Eternal Sunshine of The Spotless Mind " Sil Baştan" adıyla Türkçeye çevrilmiş ama şöyle de denebilirdi ; "Lekesiz aklın sonsuz parlaklığı"...
Neden bazı filmleri defalarca izlemekten sıkılmadığımı daha net anladım bugün; en güzel adamların en güzel kadınlarla rol kesmelerini ya da en olmadık efekt sahnelerini izlemeyi özlediğimden değil; içimde bıraktıklarını tekrar hatırlamak için... Herkes için de böyledir sanırım. İnsanın yaşadıklarından öğrendikleri, hissettikleri ile bunlarla kendine neler yaptığıdır, kişiliğini büyük ölçüde etkileyen. Anılarının izleklerinden çokta anıların bize hissettirdikleridir asıl dikkat edilmesi gereken. Gördüklerinizi, işittiklerinizi, tadını bildiklerinizi, dokunduğunuzu unutabilirsiniz, ama içinizde bir yerlerde duyumsadıklarınız, asıl anılarınız ve sizi siz yapanlardır.
Bu film aşktan bahsetmiyor... Aşk üzerinden ayrılık ve unutmak konularını inceliyor. Eh, bu anlamda aşktan bahsediyor denebilir, pardon!
İnsan; yaşamında her ne yaşayacaksa yaşayacaktır. Biraz bundan bahsediyor biraz da anılarımızı sildirmekten. Evet, yaşadıklarını zihninden sildirmeye çalışan bir çift ile karşı karşıyayız. Bir taraf kolayca sildirirken diğer taraf bunda çok zorlanıyor, silme işlemi sırasında anılarına rastladıkça bilinçaltında onları en derinlere saklamaya çalışıyor, saklanıyor, kaçıyor ama yine de onları kaybetmekten kurtulamıyor. Aslında silinirken zorlanılan; birazda kendi yaşadıklarımızın, bizi artık biz yapmış duygu ve düşüncelerinde siliniyor olması. Kendimizi de kaybediyoruz, öldürüyoruz artık. Bir diğer dikkate konu filmdeki; bunları bile bile, birbirlerini tüm anılarından sildirdiklerini bile bile tekrar karşılaştıklarında devam etmekten, tekrar sevgili olmaktan geri durmamaları... Birbirlerine söyledikleri onca kötü cümleyi, onca tanımlamayı da duymalarına rağmen. Zihinlerinden görüntülerini sildirmiş olmalarına rağmen ya hissettirdiklerini unutmadıklarından - ki tekrar karşılaştıkları yerlere sebepsiz gidiyorlar, sebepsiz kendilerini oralarda buluveriyorlar- öyle olmalı ya da birbirlerini gördüklerinde gelecekte neler yaşıyor olacaklarına aldırmaksızın şimdiki zamanın büyüsünü kaybetmek istememelerinden yine aşık oluyorlar birbirlerine.
Düşündüğünüzde bazen unutmak iyi görünür insana, birinin sizde bıraktığı anlarını, görüntülerini, kahkahalarını, sesini, oturduğu kanepedeki izini, yürüdüğü koridordaki kokusunu, dokunduğu yerdeki hissi bazen unutmak iyi görünebilir, dilenebilir...İçimizde bıraktığı hisler silinmedikçe, bizi biz yapanlar geriye dönmedikçe yani her şey her hücremiz geri saymadıkça bu mümkün olamaz çünkü...Hiç fark etmeden küçük bir anının üstüne kuruludur bir alışkanlığımız muhtemelen, bir şeyi sevmemiz, bir diğer şeyden hiç hoşlanmıyor oluşumuz o minik anılara bağlıdır... Onlar silindiğinde davranışlarımızın anlamsızlaşması kendimizle yabancılaşmamıza yol açacak her şey daha da sarpa saracaktır... Bazı anılar düşünüldüğünde şiddetle savunulabilir bu bilim kurgu, mesela; travma cinsinden olaylar, kişiyi aşırı yorgun düşürmüş insan davranışları, insanın insana yaptıkları. Ama onların bile bıraktıkları silinemeyeceğinden onunla yaşamayı öğreten bir bilim kurgu çok daha anlamlı olacaktır...
Charlie Kaufmann imzalı hikaye ve senaryo bence iyi yönetilmiş, ilginç hikaye yapısı güzel anlatılmış... Jim Carrey'in niye seçildiği çok açık, suratını ekilden şekle sokması gerekiyordu karakterin bunu da en iyi yapanlardan biri de J.Carrey'dir bence de. K.Winslet'ın en sevdiğim performansı The Reader'dır. Başka da çok iyi performans gösterdiğini çok söyleyemem, burada da ancak eşlik ediyor diyebiliriz sanki.
Gün gelir birinin, bir şeyin bize hissettirdiklerini bile unutabiliriz elbet ama bu birinin yüzünü, sesini veya bir şeyi unutmakla aynı şey değildir kesinlikle... Hiç olmadık bir yerde aynı his yakalayıverir sizi eğer yaşarken bir şeyler hissettiyseniz...Zihninize bıraktığı izlerin unutulmamasının ya da hatırlatan en küçük bir detayda aslı gibi hissedilir olmasının nedeni; yaşarken hissettiklerinizdir , yaşarken aklınıza yazdıklarınızdır...
Film bununla ilgili sanırım...
Bu film aşktan bahsetmiyor... Aşk üzerinden ayrılık ve unutmak konularını inceliyor. Eh, bu anlamda aşktan bahsediyor denebilir, pardon!
İnsan; yaşamında her ne yaşayacaksa yaşayacaktır. Biraz bundan bahsediyor biraz da anılarımızı sildirmekten. Evet, yaşadıklarını zihninden sildirmeye çalışan bir çift ile karşı karşıyayız. Bir taraf kolayca sildirirken diğer taraf bunda çok zorlanıyor, silme işlemi sırasında anılarına rastladıkça bilinçaltında onları en derinlere saklamaya çalışıyor, saklanıyor, kaçıyor ama yine de onları kaybetmekten kurtulamıyor. Aslında silinirken zorlanılan; birazda kendi yaşadıklarımızın, bizi artık biz yapmış duygu ve düşüncelerinde siliniyor olması. Kendimizi de kaybediyoruz, öldürüyoruz artık. Bir diğer dikkate konu filmdeki; bunları bile bile, birbirlerini tüm anılarından sildirdiklerini bile bile tekrar karşılaştıklarında devam etmekten, tekrar sevgili olmaktan geri durmamaları... Birbirlerine söyledikleri onca kötü cümleyi, onca tanımlamayı da duymalarına rağmen. Zihinlerinden görüntülerini sildirmiş olmalarına rağmen ya hissettirdiklerini unutmadıklarından - ki tekrar karşılaştıkları yerlere sebepsiz gidiyorlar, sebepsiz kendilerini oralarda buluveriyorlar- öyle olmalı ya da birbirlerini gördüklerinde gelecekte neler yaşıyor olacaklarına aldırmaksızın şimdiki zamanın büyüsünü kaybetmek istememelerinden yine aşık oluyorlar birbirlerine.
Düşündüğünüzde bazen unutmak iyi görünür insana, birinin sizde bıraktığı anlarını, görüntülerini, kahkahalarını, sesini, oturduğu kanepedeki izini, yürüdüğü koridordaki kokusunu, dokunduğu yerdeki hissi bazen unutmak iyi görünebilir, dilenebilir...İçimizde bıraktığı hisler silinmedikçe, bizi biz yapanlar geriye dönmedikçe yani her şey her hücremiz geri saymadıkça bu mümkün olamaz çünkü...Hiç fark etmeden küçük bir anının üstüne kuruludur bir alışkanlığımız muhtemelen, bir şeyi sevmemiz, bir diğer şeyden hiç hoşlanmıyor oluşumuz o minik anılara bağlıdır... Onlar silindiğinde davranışlarımızın anlamsızlaşması kendimizle yabancılaşmamıza yol açacak her şey daha da sarpa saracaktır... Bazı anılar düşünüldüğünde şiddetle savunulabilir bu bilim kurgu, mesela; travma cinsinden olaylar, kişiyi aşırı yorgun düşürmüş insan davranışları, insanın insana yaptıkları. Ama onların bile bıraktıkları silinemeyeceğinden onunla yaşamayı öğreten bir bilim kurgu çok daha anlamlı olacaktır...
Charlie Kaufmann imzalı hikaye ve senaryo bence iyi yönetilmiş, ilginç hikaye yapısı güzel anlatılmış... Jim Carrey'in niye seçildiği çok açık, suratını ekilden şekle sokması gerekiyordu karakterin bunu da en iyi yapanlardan biri de J.Carrey'dir bence de. K.Winslet'ın en sevdiğim performansı The Reader'dır. Başka da çok iyi performans gösterdiğini çok söyleyemem, burada da ancak eşlik ediyor diyebiliriz sanki.
Gün gelir birinin, bir şeyin bize hissettirdiklerini bile unutabiliriz elbet ama bu birinin yüzünü, sesini veya bir şeyi unutmakla aynı şey değildir kesinlikle... Hiç olmadık bir yerde aynı his yakalayıverir sizi eğer yaşarken bir şeyler hissettiyseniz...Zihninize bıraktığı izlerin unutulmamasının ya da hatırlatan en küçük bir detayda aslı gibi hissedilir olmasının nedeni; yaşarken hissettiklerinizdir , yaşarken aklınıza yazdıklarınızdır...
Film bununla ilgili sanırım...
