Şubat 11, 2019

01:27'den 07:21'e-Tesadüfler

"İçimde yılgın rüzgarların ayak sesleri..."

Tesadüf olgusuyla ilgili pek çok düşünce var. Kimi, hiç bir şeyin tesadüf olmadığını, kimi, belli başlı tesadüflerin dikkate alınması gerektiğini ama ufak tefek olanların çok da anlam ifade etmediğini, kimi de yaşamın zaten tesadüflerle örülü olduğunu bunun doğal bir akış olarak karşılanıp üzerinde durulmaması gerektiğini savunur. Ben bu konuların, insan ırkının dünyadaki yerleşikliğinin metafizik boyutta ya da başka bir amacı olup olmadığına dair bir cevap bulunmadan çözüme kavuşmayacağını düşünüyorum.

Keşke hayatın içinden bazı görüntü, olay, insan veya olmuşları silip, geçiverseydik diğerlerine. Acaba?
Acaba bir "şeyi" sildiğimizde yerine gelecek olan "şeyleri" nasıl karşılayacaktık ki, bu değiş tokuşu dileyebiliriz? Olan olması gerekendir, olan olabileceklerin en iyisidir kabulume tutunmak bu nedenle daha kolay ve sanırım doğru geliyor.

Bu makbuza geçenlerde rastladım bir defterin arasında, bu tür şeyleri pek saklama huyum olmamasına rağmen kalmış. Beş yıl önce bu zamanlarda Cem Akaş'ın yazı atolyesine katılmıştım. Hevesle orada öğrendiklerimi siteye de yazmıştım. Yazı atolyesi ve devamında hayatımda olan değişimler neden "olması gerekenlerdi", henüz bilmiyorum. Hayatın bana anlatmaya çalıştığı "bir ders", devam ediyor olmalı, tek açıklamam bu. Uğur böceği tesadüf değil, onu, makbuzdan iki yıl sonra bir çiçeğin yaprağında kapımda belirivermesinden bu yana saklamıştım. Beş yılın sonunda, tuhaf bir şekilde emin olduğum bir şey var ki; ne yaparsam yapayım, nasıl edersem edeyim bugün olduğum yer ve durum değişmeyecekti. Diğer bütün zamanlarda bu ön kabulü şiddetle reddetsem de, farklı tepkilerin farklı etkiler yaratacağına inansam da, bu sefer içten içe durumun böyle olduğuna neredeyse eminim. Olanlar oldu ve ben, iki bin on dört şubat ayına geri geldim, bir farkla: ben o ben değilim.

"Masumlar ne anlatır yüzlerinde? Cennet, neyi yitirdikten sonra aramaya başladığımız şeydir? İçimizdeki boşluktan başka nedir ki ölüm? Bu boşlukla nereye dek gidilebilir?"


Sekiz yaşındaydım. Diğer çocuklar henüz uyuyordu. Genelde uyku sever tanınan ben o sabah kendi kendime, karıncaların adımlarının duyulacağı bir sessizliğe rağmen birden uyanmıştım. Kapı açık, soba yanıyor, süt henüz kaynamıyordu. Güneş doğmuş, açık duran kapıdan çılgın bir ışıkla içeriyi dolduruyordu.Yatağın içinde doğrulmuştum. Nenem yenice çıkıp, inekleri obanın yukarılarına bırakmaya gitmiş olmalıydı, dedem de camiye. Uyku sersemi gözlerim bir kartal netliğiyle derenin ötesini görüyordu. Derenin karşı kıyısı güneşin altında renk renk parlıyordu. Dereye doğru inen bayıra yeşil bir örtü gibi atılmıştı çimenler, yer yer kahverengi toprak, yer yer küçük gri taşlar bezeli, taşların kenarlarından sarı yabani papatyalar uzanıyordu. Bayırın bitip düzlüğün başladığı yerde çiçek tarlası başlıyordu. Tüyleri gereğinden fazla uzun, her bir ilmeği henüz dünyada görülmemiş ayrı bir renkle düğümlenmiş, bir kaç ömürde dokunmuş bir halı gibiydi karşımda görünen. Yukarıya doğru büyüyen tarlanın ucu bucağı görünmüyor, renkler uzaklaştıkça silinmek yerine güneşin altındaki harelere dönüşüyordu. Yüzlerce çeşit çiçek belli belirsiz salınıyordu. Ancak bir gelinciğin soluğu yapabilirdi bunu onlara. Gökkuşağının renkleri çoğalmış, olan olmayan bütün renkler karşımda hem ayrı ayrı hem karmakarışık duruyordu. Öyle bir hayranlıkla dışarıyı seyrediyordum ki zaman geçiyor muydu, duruyor muydu ne o gün ne bugün bin defa daha görsem karar veremem. O gün gördüğüm manzaranın çok uzun süre, şu yaşıma kadar, görüp göreceğim en güzel görüntü olacağını henüz bilmiyordum.

Dünyanın eskiden daha iyi olduğunu söyleyip içine düştüğümüz karamsarlığın suçunu başkasına atarız. Orta çağda cadı denilerek yakılan kadınlar, on dokuzuncu yüzyılda gaz odalarında öldürülen çocukların özeneceği eski zamanlar mı mesela? Kimin neden patlattığı unutulup giden bombalarla ölen gençlerin anne babaları mı özenecek ölen çocukların çağına? Dünya her zaman dayanılmayacak kötüydü ve de hayran olunacak kadar iyi. İnsanlar yalnızca büyür. Yaş aldıkça dünyanın kötüye gitmesi, çocukluk masumiyetimin yok olmasından başka ne olabilir... En kötü çocukluklar, büyüdükçe görülen kötülüklerin hatırısının izini geçmez. Dünya dört buçuk milyar yıldır batıdan doğuya dönüyor, hiç değişmedi. İnsan ırkı elli bin yıldan bu yana kendiyle, diğer canlılarla ve dünyayla savaşıp duruyor, değişmedi. İnsan kendi zamanının dünyasına masum gelip yaşaya yaşaya kimi zalim, çirkin, taşlaşmış, kırık, yaralı, haksız, yoksun, kimi alim, güzel, onurlu ve haklı gider. Pek çok dört yıllar, on yıllar geçer, insan büyür, değişir...

12 yorum:

  1. Kavak Yelleri sözleri kalbimi çeldi. Bloğunuzu geç keşfettiğim için hüzünlendim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Sizin bloğunuzun konusu da benim ilgilendiğim konulardandır. Kolaylıklar dilerim,

      Sil
  2. Ben de bunu sık sık düşünürüm. Ben okurken de her şey güllük gülistanlık değildi ama görmüyordum bile. Yani dünya kötüye gitmiyor bizim masumiyetimiz kaybolunca görmeye başlıyoruz her şeyi sanırım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Değil Handan. Bizler büyüyoruz sadece. İçimizdeki çocuğu kaybetmemek dileğiyle. İyilikler.

      Sil
  3. selamlar sitenize ilk defa denk geldim takibe aldım sizi karşılıklı ziyaretler yapabiliriz artık ^_^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Site siteye denk mi acaba:) Şaka bir yana, evet artık takip yapabiliriz. Selamlar,

      Sil
    2. hahaha ince espiri ^_^

      Sil
  4. Paylaşımlarınızı severek takip etmeye çalışıyorum daha nice paylaşımlarınız olur inşaallah...Sıkılmadan dirayetle :)...Selam ve Dua ile...

    Selam ziyareti :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Sizlere de yazılarınızda kolay gelsin. Selamlar ve iyilikler. :-)

      Sil
  5. Hayat herkese başka sunuyor garip oyunlarını herşey daha iyi olur insallh

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Umarım. Her kişi ayrı bir hayat galiba. İyilikler :)

      Sil