Nisan 30, 2018

Yalnız Kuş

şarkının linki
Hepsi O Kadar


Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar. 

-Süreyya Berfe

Nisan 23, 2018

Aykız'ın Kolyesi III

Ay insanlarından Aykız'ın hikayesini hatırlayanlar halen varmış. Hikayeyi bilenler, "ne oldu ki Aykız'a?" sorularını duydukça bir yerlerde konuşulduğunu anlarlarmış. Demek ki bir yerlerde birileri Aykız'ı hatırlıyordu, böyle düşünürlermiş. Henüz yirmisekiz toplantılarına katılamadan yok olmuştu Aykız. Pek çok ay insanı neden bu kadar çabuk vazgeçtiğini konuşmuş bir müddet. Öyle ya, pek erken giden olmazmış Ay insanlarının ülkesinden. Yeterince kış gördüğünü düşünen ay yaşlıları gün olur, artık sabahları uyanmaktan vazgeçtiğini düşünür ve kendini doğum nehrine bırakırmış. Kimseyle vedalaşmaz, kimseye bir söz bırakmazmış. Ki aklında söyleyecek sözü kalan veda edecek insanı tutan, bu vazgeçme hakkından da mahrum olabilirmiş. Tıpkı Aykız'ın annesi gibi... Gelin görün ki ağaçların altında, nehrin kenarında, yirmi sekiz toplantılarında, çocukların okulunda, kadınların ve erkeklerin yataklarında Aykız'ın birden yok olması konuşmaları zamanla yerini ay insanlarının neden bir kelebek olarak doğduğu konusuna bırakmış. Aykız'ın birden kaybolması ona özel bir durum olmalıydı. Bunu anlamak için de doğumundan kaybolduğu güne kadar Aykız'ın neyinin farklı olduğunu konuşmaya başladılar.

Bir şey yoktu bilinen ya da hatırlanan. Herkes gibi doğmuştu Aykız da. Hepsi gibi doğum nehrinin kenarında annesinin kalbinden düşmüştü. Sonra bunu konuşmaya başladı önce yaşlı ay insanları. Gelmiş geçmiş diğer insanların farklı doğup doğmadıklarını düşünmeye en uygun onlardı ne de olsa. Böyle böyle daha çok konuşmaya başladılar. Bu, kolay kapanası, her yirmi sekiz toplantılarında değişen konular gibi günden güne unutulası çeşitten değildi. İlk defa bir Ay insanı ne doğum nehrinde ne de uykusunda ortadan kaybolmamıştı. Birden hiç olmamış gibi her izi silinmişti. Hiç olmamış gibi... Fakat ne yaşlılar ne de yetişkinler ne de her şeyi bilen henüz büyümüş çocuklar ne Aykız'ın ne de başkasının farklı doğup doğmadını bilmiyordu. Böyle böyle konuşmalar birbirine eklenirken kimi kadın ve erkekler bunun bir tek çaresi olduğuna kanaat etmişti; doğum nehrinin ucuna gidilecekti. Ancak o şekilde nasıl doğduklarını tam olarak anlayabilirler ve Aykız'ın farklı olup olmadığını ve belki hatta nasıl kaybolduğunu bulabilirlerdi.

İki, yetişkin olmamış ama büyümüş çocuk, bir yetişkin kadın, bir çocuk, üç cinsiyet işaretini sildirmiş yaşlı, ayın yirmi sekiz gününü doldurduğu gün yola çıktılar. Böylelikle geceleri de gündüz gibi aydınlıktan faydalanabileceklerdi. Nehrin şelalesinin döküldüğü küçük çukuru şimdiye geçen sadece yetişkin kadınmış aralarında. Diğer altısı arkadan o önden gidiyormuş bu yüzden. Nehir, üzerine eğilen sazlıkların ışığıyla yer yer gölgeli, koyu yeşil renkli, sakin bir keman gibi akıyormuş yanları sıra. Geniş, çizilmiş gibi düzgün patika ve boylarınca sümbüller, güzel bir yerde yaşadıklarını hatırlatıyormuş onlara. Şelale gölünden sonra patika oldukça daralmış, tek sıra halinde yürümek zorunda bırakmış onları. Ağaçlar sıklaşmış, yaprakları önlerini kesmeye başlamış. Gün inmiş, ay yükselmiş, aydınlık azalmış. Yürümeye devam etmişler. "Buralara az insan geliyor olmalı", demiş çocuk. "Henüz ağaçlar azalmamış, nehir çıldırmamış değil mi", demiş kadın. "Çok güzel", demiş yaşlılardan biri.  

"Ağaçlara bakın", demiş diğer yaşlı. Siyah, kırmızı ve beyaz renkli tuhaf meyveli ağaçlarla sıklaşmış etraflarında. İlk defa böyle, aynı anda farklı renkleri olan meyveler görüyorlardı. Köylerinde çok meyve ağaçları vardı pek tabii, ama böyle minicik yuvarlakların bir araya geldiği, üstelik her bir yuvarlağında siyah noktalar olan, evlerinin pencere kollarına konan kuşların burunları gibi bir şeyleri ilk defa görüyorlardı. Çocuklar yaşlılara sormuş, yaşlılar önde giden kadına; hiç gören olmamıştı bunlardan. Patika giderek silinmiş. Nehir kenarından ister istemez içerilere doğru kaymışlar. Bol yapraklı bol dallı geniş gövdeli renkli meyveli ağaçlar arasından yürüyorlarmış artık. Ayın ışığı yukarılarda daha da parlak görünüyormuş. Bunu farketmişler ilk defa. Memesinden göğsüne yayılan bir sızı hissetmiş kadın.Sırtının tam ortasından arkadan öne doğru gelen, içinden geçip göğsünde son bulan ince bir sızı. Çocuğa doğru bakmış kadın. Henüz büyümüş ama yetişkin olmamışlardan biri kaşlarının çatıldığını kadının, ellerini bir aşağı bir yukarı kalbinin üzerinde gezdirdiğini görüyormuş. Ağrıdığını anlamış o da. Bir şeye doğru yaklaştıkları besbelliydi. "Acaba", der yaşlılardan biri, "aramıza bir de yetişkin erkek mi getirseydik."

İki kelebek düşmüştü yetişkin kadının kalbinden şimdiye kadar. İkisi de kendi cinsindendi. Nadir bir şeydi bu ay insanları arasında, peş peşe ve sadece dişiler bulmuş olmak avuçlarında. Bu yüzden Aykız'ı ancak onun hissedebileceği düşünülmüştü ve haklılardı galiba. Önden arada düşerek ama koşarak giden çocuk "sessiz olun", dedi fısıldayarak. "Yapraklar konuşmaya başladı, duymuyor musunuz." Duymuyorlardı. "Ah, siz yetişkinler," dedi çocuk. "İyi ki beni göndermiş yirmi sekiz toplantısı sorumluluları. Şu beyaz yürüyen otları da görmüyor musunuz?" diyerek durmuştu çocuk. Hemen bütün ağaçların üstünde beyaz, meyvelerinin iki katı uzunluğunda ama onların genişliğinde hareket eden bir şeyler vardı. Ayakları yoktu, köy meydanlarında gördükleri solucanlara benziyorlardı ama onlar gibi ince ve uzun değillerdi. Daha kalın ama onlar gibi ilerliyorlardı. Bir farkla; sürekli yaprakları ısırıyorlardı ve yutuyorlardı. Ağaçların kimi delikli yapraklı, kimi yarısı yenmiş yapraklı, kimi de gülsüz bahçeler gibi kuru dallarla kalmıştı. Her yer ama her yer, çocuğun deyişiyle bu hareketli otlarla dolmuştu bir anda. Kadın iyice kalbini ovalamaya başladı. Varmışlardı. Doğum nehrinin başladığı yer burasıydı, çünkü su, ağaçların altından çıkıyordu. "Bunca zaman anlamalıydık", dedi yaşlılar aynı anda. Ay insanlarının beyaz tenlerini, birbirlerine olan bağlılıklarını, gözlerindeki hareli elalığı nereden aldıklarını anlıyorlardı. Bu hareketli otların beyazlığı, ağaç köklerinden çıkan doğum nehri ve onun akan yeşilliğini görmüşlerdi yıllar ve yıllar ay insanların her birinde.

Çocuk istemsiz bir şekilde yürüyen otlara doğru uzattı elini. Bir şey vardı yanlarında hemen hepsinin. Ondan daha beyaz, biraz daha büyük ama hareketsiz bir şey. Kuşların burnu gibi sert ama daha yumuşak; daha çok yumurtalarının kabuğu gibi. Eline aldı çocuk, gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözlerini kapattı. Kapalı beyaz şeklin içinden bir ses geldi. Yürüyen otlar ona doğru hareketlendi. Kapalı beyazın içinden daha da yüksek bir ses geldi. Bir şey vurarak kabuğu kırmaya başladı. Kırdı, kırdı, küçük bir kanat görünene kadar kırdı. Çırpınan bir kanat, sonra bir diğer kanat ve yürüyen beyaz otların baş kısımlarına benzeyen bir baş, beyaz kabuğun içinden çıktı ve anında çocuğun ayaklarının dibine düştü. Ölmüştü. Henüz yetişkin olmamış çocuklardan biri koştu, o zaman yaşlılardan biri onun erkek olacağını anladı, koştu kelebeği aldı ve kadına doğru getirdi, ama kelebek çoktan ölmüştü. Yanlış yerde kabuğundan çıkmıştı. Bir yetişkin kadının kalbinden ellerine düşmesi gerekiyordu ama "çocuk" ona dokunduğu için kendini ay insanlarının köyüne yakın sanmış, kabuğundan çıkıvermişti. Erkek olacağı anlaşılan ve cinsiyet işareti oluşmaya oracıkta başlamış büyümüş ama yetişkin olmamış çocuk kelebeği hala elinde tutuyor ve kadına bakıyordu. Kadın ona baktı, ellerini öptü, "Şimdi olmaz", dedi. "Ne sen ne de ben onu yaşatabiliriz. Onu emziremem. Üstelik kalbimin dışında doğdu. Belki yaşardı ama yine de şimdi olmaz. Ay insanlarının ne zaman doğacağını biz hep nehre bakarak karar veriyorduk. Eğer nehir üzerinde yakamozlar akmaya başlamışsa bu, yeterince yaşlının vazgeçtiğini, kendilerini nehre bıraktığını gösterirdi bizde. Biz de az ay insanı kaldığına kanaat getirerek, erkeklerin kalbimize dokunmasına izin verirdik." 

Yürüyen beyaz otlar, yeşil yaprakları yiyor. Doyanlar kabuklarını örmeye başlıyor. Kabukları bitenler öylece duruyorlardı. Bir yaşlı kabuğa doğru yaklaştı ama dokunmadı. "Biz nehre katıldığımızda sular kabarıyor olmalı ve nehir geri geri dolarak bu ağaçların gövdelerini kaplıyor olmalı. Böylelikle hem bu beyaz kabuklu yürüyen otlar, hem de ağaçların yaprakları suya karışıyor. Siz nehri gözetleyen kadınlar, yaprağın yeşiliyle beyazın karışımını ışıklar şeklinde görüyor olmalısınız. Bizim gidişimizi değil de, kelebeklerin gelişini görüyordunuz. Anlaşılıyor ki bu yürüyen otlar kabuklarını havada, dalların üzerinde örüyorlar. O yüzden kelebek olarak çıkıyorlar. Ancak havada hayatta kalabileceklerini öğrenmiş olmalılar." "Şaşırtıcı", dedi diğer yetişkin olmamış olan. "Peki ama, neden, nasıl kadınların avuçlarına düşer düşmez küçük bir insana dönüşüyorlar." "Çünkü", der çocuk, "Havaya değil bir tene düştüğümüzü anlar anlamaz ona dönüşüyoruz. Canımız acıyor, ağlıyoruz, bağırıyoruz, uçmaya çalışıyoruz ama havadan önce değdiğimiz ilk maddi şeyi kabuğun dışındaki tek dünya sanıyoruz. Ona dönüşmezsek o dünyada var olamayacağımızı sanıyoruz. Böylelikle, kabuğunu kaybetmiş, hatırlayan ama bulamayan, uçmayı bilen ama unutmuş bir kelebek olan insanlar oluyoruz. Şimdi anladım demiş" çocuk devam ederek, "neden gitmek istediğimde, üzüldüğümde, bir köşede büzülüp kaldığımı, başımı dizlerimin arasına sokarak, sanki bir kabuğum varmış gibi kendimi bir topa dönüştürdüğümü, şimdi anladım." Duymanın ve anlamanın sessizliği geldi, durdu onlarla birlikte.Yaprakların yenilirken çıkardığı sesten ve nehrin sularının kayalara çarpmasından başka duyulan bir ses yoktu. 

Aykız'ın neden birden yok olduğunu hala anlamamışlardı yine de. Eğer o da hepsi gibi doğduysa, neden hepsi gibi kaybolmamıştı...

devam edecek. 

Nisan 16, 2018

Hafıza

                                             

Nisan 09, 2018

Beşyüz lira*: Kelebekler ve Tolga Karaçelik filmleri

büyülügerçeklik.com
soldan sağa: müzik yapımcısı;Ahmet K. Bilgiç, yapımcı; Diloy Gülün,
yönetmen; Tolga Karaçelik, oyuncu; Tuğça Altuğ 
'Sundance' film festivalinde Dünya Sineması dalında Büyük Jüri ödülünü aldı Kelebekler filmi. Ödül, getirdiği parasının yanında, prestijli bir festivalin ödülünden aldığı imajla Amerika'da geniş bir çevrede gösterime girerek Türk sineması, yönetmen ve oyuncular için yeni kapıların yolu olabilme ihtimalini de getirmesi bakımından önemli görünmektedir. Ya da, yanda gördüğünüz kazanmanın hazzıdır belki en önemlisi.

Film tam olarak şöyle: Çok iyi. Şelalesinin sesi gelen nehir gibi akıyor, ne oldu ne bitti kim ne dedi derken bir bakıyorsunuz muhteşem final cümlesi yüzünüzü yıkamış geçmiş. Biz insanlar, içerde kızdığımız kocamıza olan hıncımızı halıdan çıkarırız, çırpar çırpar dururuz delice. Kavgacı yetişkinlerin sevilmeyen çocukluklarının izlerini taşır kendi çocukları. Kadınlar, "babamız bizi sevmedi", iç çekişleriyle hırpalar adamları. Aynı adamlar aynı babaların şiddetiyle canından bezdirir kadınları. Doksan dakikada oynanıp bütün hafta konuşulan futbol maçı gibidir hayat. Olmuş olanın çoktan olduğunu anlamamız bir ömür sürebilir. Bazı olmuşların izleri olacakları gölgeler durur. "Dar alanda kısa paslaşmalarla" geçen hayatların alt katlarından uzananlar, gökdelenleri başka gezegengenlerin kaya parçaları zanneder. Sivri tellerle çevrili gökdelenlerde yaşayanlar hep iyi, hep güzel, hep akıllı, hep yeni, hep lezzetli, hep bilenler olarak bütün diğerlerine hep eksilerin kaldığına emindirler. "Kapalı dükkana kira ödeyen", aşklarla doludur hemen herkesin hayatı. Karşılıksız, habersiz ya da ümitsiz. 

büyülügerçeklik.com

Cemal(Tolga Tekin), Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan (Tuğçe Altun) babalarının aramasıyla nerdeyse otuz yıldır gitmedikleri köylerine doğru yola çıkarlar. Hemen bir çok filmde var olan bu yol ve varma hikayesi komik, trajik ve trajikomik fakat bütünüyle politik bir açıyla işlenmiş. Babalarıyla ilgili problemleri bir yana, kendileri de çocukluklarından beri ayrı ayrı yaşamışlardır. Her biri anne ve babalarından kalan yaralarla büyümüş, yürümeye çalışmaktadırlar. Yola çıkarlar, köye varırlar ve Kelebekleri beklerler. Filmin kalan atmosferi Türkiye panaromasıdır. 

Bir hayat olsun ki; of'lamadığımız, sitem etmediğimiz, keşke'lemediğimiz, yetişebildiğimiz, tamamlayabildiğimiz, kısa bulmadığımız ya da uzunluğundan yılmadığımız. Olmuyor. Öyle biri olsun ki; bir sabah uyandığında bir el çırpması beklemesin olmayanları olduracak, gidenleri döndürecek, yaraları iyileştirecek. Bulunmuyor. Kelebekler filmi bize, bir ermişin hayatımızı olduğundan farklı yapmadığı gibi, bir gün yapmayacağını da söylüyor. Yaşam, sabahları iki yumurtaya ekmek banmak kadar sıradan, kısa, az ama lezzetli. Yaşamın kendimizden daha özel hiç bir detayı yok belki. Gözümüzü kapattığımız her kötülük körlüğümüz, zarar verdiğimiz her parça yaralarımız aslında diyor Kelebekler filmi. Yaşamak kapitalizmin bizden istedikleriyle bizim verebildiklerimiz arasında gidip geliyor sabah akşam, diyor.
büyülügerçeklik.com
Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki takdir edilesi bir başarı hikayesi. Kavga sahnesi son zamanlarda gördüğüm en yaratıcı kavga anlatımı olmuş. Bahsetmeden geçilmeyecek kadar çok şey katmış filme. Çektiği fotoğrafları çocukluğunda 'Greenpeace" e göndermesi, fotoğraf aşkı ve azmi açısından belirleyici görünüyor. 1991'de on dokuz yaşında TRT'ye kameraman olarak  girip, tam olarak göre göre öğrenen ve  bugünlere gelerek Sarmaşık, Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadoluda, Üç Maymun, Issız Adam gibi ödüllü pek çok filme imza atan bir yetenek. Benim oyuncu favorim Bartu Küçükçağlayan'dı. Genel beğeni Tuğçe Altun üzerinde toplanmış ki tiyatrocu olarak ilk sinema filmi. Artık ne oynasa sevdiğim, her daim favorim Serkan Keskin de iyi ki filmdeymiş.

Tolga Karaçelik'in gelişi Gişe Memuru'ndan bellimiydi emin değilim fakat Sarmaşık filminden belliydi. Aslında bütün yukarıda yazılanlar üç filmininde de ortak anlattıkları. Sarmaşık'da yoğun olarak baba, iktidar, isyan, otoritenin gizli korkaklığı, yine kapitalizm eleştirisi var. Gişe Memuru'nda Anayurt Oteli izleri var. Gişe Memuru karakterini Kelebekler filminde de kullanmış olması, Sarmaşık filminde kadınsız ve tek evrende gayet akıcı bir film çıkarmış olması, ve tavuklar gibi yaratıcı detayları kendisini Türkiye'nin dışına daha nice nice  taşıyacaktır bence. Filmlerin hepsini izlemek isteyen olursa kronolojik sırayı tavsiye ederim. Biri yeter derseniz, yönetmenin olmuş hali Kelebekler'dir. 

Nisan 04, 2018

Güne Özel

Bu haftaya özel iki yazı paylaşıyorum. Haliyle özel bir hafta, yaş dönümüm, olsun o kadar.

Bu fotoğrafdaki çiçeklere sabah yürüyüşümde rastladım. Kendime yaş günü hediyemdirler. Dileğim, geri kalan yaşamımda daha çok güzelliklere ve güzel insanlara rastlayabilmek, daha güzel bir dünyaya uyanabilmek gün ve gün...

Hayat, çok menem bir şey değil bana sorarsanız, fakat yaşamaya değer. Aynı şeyleri yaşamak şartıyla tekrar dünyaya gönderilecek olsaydım, gelirdim...

Bu yılın şarkısı da çok eskilerden, yine değişmeyen favorim: Semiramis Pekkan'dan.
Hala bu şarkıyı daha iyi yorumlayan çıkmadı. Bakın hele yani, şurada yeni dönem iyi seslerden Melek Mosso yorumlamış, ama bence berbat!

Yazı güncelleme (16:41)

Bir de şu 'google' ın kişiye özel jestlerini seviyorum. Sayesinde sevdiğim bir şahsın da bugün doğanlardan olduğunu farkettim


Maya Angelou; şarkıcı, şair, yazar, oyuncu ve sivil haklar aktivisti bir kadın. Şöyle bir sözü var çok sevdiğim: "There is no greater agony than bearing an untold story inside you."

Nisan 02, 2018

Biraz Değiştim

BİRAZ DEĞİŞTİM

Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!

Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!

Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!

Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!

Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum...

- Çisel Onat