Ocak 14, 2018

Çocuk İşçiler

1800'li yılların başına kadar İngiltere'de devletin sosyal politikaya dair bir işlevi yoktu. Dahası var olan genel geçer uygulamalar işçi sınıfına yapılan baskılarla toprak ve fabrika sahiplerinin işine yarıyordu. Ailesi olmayan, olsa da çoğunlukla yoksulluklarından dolayı çalıştırılan çocuklar fabrika sahiplerine işçi olarak satılıyor, anlaşmalar yapılarak fabrikalarda çalışmaya zorlanıyordu. İlerleyen yıllarda dokuma sektörünün hızla gelişmesi buralarda çalışacak büyük bir işgücünü gerektirdi. Dokuma tezgahlarının küçük makine parçaları için biçilmez kaftan olan çocukların elleri uzun zaman fabrika sahipleri için büyük nimet oldu. Çocukların bazıları dört, beş, altı yaşlarında işe başlatılıyordu. İş saatlerinin kontrolü ya da kısıtlayıcılığı olmadığından fabrika sahipleri istedikleri saatlerde istedikleri kadar çalıştırıyorlardı çocukları. Sabahları doğuşuyla çalışmaya başlayan çocuklar sabah yarım saat, öğlenleri bir saatlik yemek molaları dışında akşam altı yedilere kadar mola vermeden çalışırdı. Tezgah başında uyuya kalan çocuklar sert vuruşlarla uyandırılır, sabahları fabrikanın sağlıksız ortamlarında yaşayan ve uyanmakta zorlanan çocukların yine sert fiziki cezalarla uyandırılırdı. Su içmek ya da tuvalete gitmek gibi ihtiyaçlarını ancak yemek saatlerinde karşılamaları beklenirdi. Dört beş yaşlarındaki çocuklar fabrika içine dökülmüş yünleri toplayıp bir yere yığıyor, altı yedi yaşlarındakiler tezgah başında daha büyükler de taşıma işlerine bakıyordu. Oxford Üniversitesinin bir araştırmasına göre 1800'lerde 350 bini 7-10 yaşlarda olmak üzere, en az 1 milyon çocuk fabrikalarda istihdam edildi. Ve yine bu dönemde toplam iş gücünün yaklaşık %15'i çocuklardan oluşuyordu.

Çocuk koruma konusundaki ilk adım 1802'de Sir Robert Peel tarafından atıldı ve onun çabaları ile ilk kanun çıkarıldı. Çocuklar en fazla on iki saat çalıştırılabilecek ve geceleri çalıştırılmayacaktı. Maalesef bu kanun sadece sahipsiz, ailesi kalmamış çocukları kapsıyordu. Yürüyen sefalet ile yakından ilgilenen, Robert Peel, Robert Owen, John Wood, ve John Fielden'in çabaları ile fakat ancak otuz yıl sonra 1833 yılında kanunda güncellemeler yapıldı. Ve, dokuz yaşından küçüklerin dokuma sanayiinde çalıştırılması yasaklandı, gündelik çalışma saatleri sınırlandırıldı. Daha iyisi, 1847 yılında kadınlar ve on sekiz yaşından küçük çocuklar için gündelik çalışma on saat ile sınırlandırılır. (-kaynak: Walter A. Friedlander)

İngiltere, 1800'li yıllar. 
Şimdi sormak istediğim; bu kısa tarih bilgisinden çıkarılabilecek en çarpıcı sonuç ve sonuçlar nelerdir size göre? Ben kendi fikrimi bir sonraki yazıda söyleyeceğim. Görüşmek üzere.

not: Türkiye'deki ve çoğu ülkedeki şartlar maalesef 19.yy şartlarının çok çok ötesinde değildir. Fakat bugünkü konumuz bu değildir. 

Ocak 05, 2018

Münir Özkul

"An insanın kaybedeceği tek şey, çünkü hakkını vermesi koşuluyla sahip olduğu tek şey." -Dücane  Cündioğlu

Bugün büyük usta oyuncu Münir Özkul öldü. (1925-2018) Uzun zamandır yatağa bağımlı ve artık yaşadıklarından bir şey hatırlamayan biri olarak yaşamla bağı nasıldı içten içe merak etmiyor değilim. Kimine sorsanız kurtuldu, kimine sorsanız çoktan hayattan çekilmişti. Ne dersek diyelim, o bugün öldü. Bu koca adam kişisel hayatımda çok hoş bir seda bıraktı, çok eğlendim, çok keyif aldım, çok ağladım sayesinde. Ruhu şad olsun. 

Bu son bir kaç yıl içindeki kayıplarımın bana hatırlattığı bir şey var ki, belki de yaşlandığımın bir kanıtı, insanların filmlerde neden ölümsüz olmayı tercih etmediklerini anlıyor oluşum. Sizi siz yapan, anılarınızı oluşturan, keyif aldığınız, dertleştiğiniz, ağladığınız, bildiğiniz insanlar, canlılar, hele de dünyanın görüntüsü değişiyorsa eğer uzun zamandır, yaşamak çok anlamsız olabilirdi. Bunu ara ara hissediyorum artık... 

Başka bir şey yine son zamanlarda düşündüğüm, ölümlerin arkasından üzülmemizin bir nedeni de gidenlerin bizlerden bir şeyler koparıyor oluşu. Azalıyor oluşumuz. İnsan bencil bir varlık. Bu bizim hayatta kalmamızın en birincil sebebi aynı zamanda. Birini kaybettiğimizde ilk aklımıza gelen artık onu göremeyecek oluşumuz, onun hayatı göremeyecek oluşu değil. Bu da sanırım aklımızı yitirmememiz için insan ırkının bulduğu bir düşünme yolu. Kalsaydı neler göreceğini ya da yaşayacağını bilemeyeceğimiz için, ilk anda ya da sürekli o açıdan üzülmek daha işin içinden çıkılmaz bir biçim alabilirdi gibime geliyor. 

buyulugerceklik.com

Ocak 01, 2018

Güncenin Güncellenmesi

Bu günceyi açtığımdan beri hangi konularda ağırlıklı olması gerektiğine bir türlü karar verememiş olmam içimde bir sıkıntıdır hâlâ. Kişisel olmasını düşünürken, kim neden benim kişisel hayatımla ilgilensin ki demişimdir ardından. Ayrıca gündelik yaşamımın ilginç bir tarafı da yoktu bana göre. İlginç olmalı mıydı, onu da bilmiyorum...

Benim için neler anlattığından bahsetmek istediğim filmler, kitaplar ve bazı önemli bulduğum olan biten hakkında yazmak en istediğim ve yapabildiğim şey olacaktı, öyle de olageldi bunca zaman. Zaman zaman kısa öykücükler, yazmaktan başka yapacak bir şey bulamadığım ruhsal hallerim kalan boşlukları dolduruyor izlediğiniz üzere. 

Günceye, yani buraya daha gündeme dair, daha kişisel yazılar yazma düşüncesi yeni yılın ilk fikirlerinden biri. Geçenlerde eski eşim annesinin bazı şeyleri hatırlamadığını ve bundan dolayı komik söylemlerde bulunduğundan bahsedince insanın unutan bir varlık olduğunu sanki yeni öğrenmiş gibi hissettim. Sanırım, anlatmayı seven ve anlatacak çok şeyi olduğunu bildiğim birinin hatırlamıyor olmasına üzüldüm. Oysa unutmak üzerine çokça düşünen biriyimdir. Tanrım yoksa ben de kendimi unutmaya mı başladım, demedim o an, bunu şimdi diyorum fakat daha kişisel, ileride hatırlamama yardımcı olacak gündeme dair yazmanın önemli olacağına karar verdim. Şu noktayı atlamadan devam etmek iyi olacak; her neden bahsedersem bahsedeyim, örneğin Kızarmış Yeşil Domatesler filmi, aslında kişisel bir şeyden bahsediyorum. Filme dair kendi söylediğim her şey, bende filmin bıraktığı iz sonuçta. Her üretim subjektiftir, değil mi? Şimdi aklıma geldi mesela; yeğenim Azra dört beş yaşlarındayken anneme kızdığında sehpaların üzerindeki örtüleri yere atıyordu, saksıdaki çiçeklerin yapraklarını yoluyordu. Annem için neyin önemli olduğunu, onların görsel ifadesinden ve ne sıklıkta özen gösterdiğinden anlamıştı. Anneme bir şey demiyordu, ağlamıyordu, bağırmıyordu, gidip yaprakları koparıyordu... 

Bunun yanında sosyal çalışma teorisi ve uygulamalarıyla ilgili daha fazla yazmak, bilgilendirici bir alan yaratmak istiyorum fakat buna da henüz burası mı, yeni bir internet sitesi mi karar verebilmiş değilim. İlerde belki başka yerde toplarım düşüncesiyle şimdilik buraya ekliyorum yazabildiklerimi. E tabi, bir de İngilizce yazma hayalim var. Onu da henüz düzenli yapabiliyor değilim. Parantez içinde; yeni yılın ağır basan bir fikri de en kısa sürede orayı toparlamak, ülke gündemine dair kısa, öz ama sürekli yazılar yazabilmek. Şimdi tez araştırması çalışmalarım esnasında okuduğum makalelerden daha net anlıyorum ki tarih, bir anlamıyla geçmiş, hemen yaşandıktan sonra okunabilen bir şey değil. Daha da önemlisi, üç farklı tarih var; yaşananlar, hatırlananlar ve anlatılanlar. Tarih öğretim görevlisi bir arkadaşım Kore Gazileri ile sözlü tarih çalışması yapmıştı. Geçenlerde tezine baktığımda da dikkatimi çeken bir noktaydı bu geçmişi bilmek meselesi. Kore gazilerinin o döneme dair anlattıklarıyla bilinen bazı gerçeklerin farklı olduğunu not etmişti arkadaşım. Bilerek ya da bilmeyerek insan farklı hatırlayabiliyor, daha doğrusu bugünden bakarak düşündüğünde geçmişi farklı yorumlayabiliyor.

Kişiselden kastım yine de çoğul olarak kendime dair olmayacak, daha çok gündemin ben de bıraktığı izler gibi diyelim. Hani Yıldızlararası  filminin açılış sahnesi var. Orada bir kaç yaşlı insan bazı olan bitenlerin şimdi yaşananların sinyallerini verdiğini ama onların bunu hiç göremediği gibi bir şeyler söylüyor. Ya da başka filmler de. İşte onun gibi. Beş on yıl sonra buraya ben ya da birileri baktığında; "aa, bak aslında o zamandan belliymiş bugün böyle olacağı.", desin diye, ve dünyanın bundan öncesinin ve bizim yaptığımız gibi yine de bildiğini okumaya devam etsin diye...