Eylül 16, 2018

Bir Fotoğraf Bir Şarkı

Yaşadığımız bir hissi / anıyı bize hatırlatan duyuların başında koku gelir. En çok koku hatırlatır, en çok onu hatırlarız. İkinci sırada sesler (duymak) ve sonra görmek gelir. Görmenin bu kadar geride olması ilginç ama neden öyle, detaylarını hatırlamıyorum şu an. Daha çok yeni hafızaya odaklı olduğundan olabilir. Tat almayı bilmiyorum. Hissetmekse çok ilginçtir. Dokunmanın verdiği hissi unuturuz, ne kötü, ama belki bu, acıyı unutmazsak olamayacağından... Yoksa kadınlar ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü doğurur muydu sanıyorsunuz. Dokunmak biraz daha farklı bir konu zaten, çok takılmayın. Ve ne yazık ki ya da ne mutlu ki bu hatırlamanın bilinçle bir ilgisi yoktur. Duyarsınız ve hatırlarsınız.

Angels have wings #LaurenAlexandra (flickr)
Not: Konuya ilgi duyanlar için: kısa bir bilgi. Ben başka kaynaklardan da bakmıştım.

Eylül 09, 2018

Başlangıçlar ve Sonlar: Fontamara

Bayramlarda İstanbul'da kalmayı oldum olası severim. Nüfusun yoğun bir kesimi gittiği için şehirde yürümek, araç kullanmak ya da toplu taşımayla dolaşmak daha az stresli, gürültüsüz, kavgasız, dolayısıyla daha keyifli olur. Bu bayram, tatil uzun zaman yaz olduğundan olsa gerek, "İstanbul boşalmış" sesleri daha yüksekti. Mahallenin çocukları bile az çaldı kapıyı bayram bozuklukları için. Ben de ikinci günü yollara düştüm. Sözün tam anlamıyla düştüm diyebilirim çünkü bir gece önce hiç uyumamıştım. Yatma vakti geldiğinde baktım saat ikiyi geçmişti. Uyusam kalkamam, kalkamasam kendime verdiğim sözü tutamam inadıyla, sabaha şunun şurasında ne kalmış diyerek sabah yedide çıkmıştım evden. Kendimi Karaköy'e atıp, sahilde çay-simit kahvaltımı Galata'nın uyanan insanlarını seyrederek yedim. Fakat yorgunum. Fakat uykusuzum. İki sade filtre kahve devirdikten sonra Gülhane, Çemberlitaş, Beyazıt, Sultan Ahmet, Süleymaniye dolandım, o sokak bu sokak şu sokak. Gülhane parkından sarayburnunu seyredemedim ama Beyazıt'ın arka sokaklarından denizi gördüm. Kapalıçarşının kapalı olmasına yine hayret ettim! Tramvayın geçtiği ana cadde ana baba günüyken hemen bir arka sokaklardan kedi köpek geçmiyordu. Bin yıl gezilse yeni bir şey görülecek çılgın bir alan... Ben de görmekten, gezmekten hiç bıkmıyorum...

Bu tarafta, canlı namına bitki görünmezken, diğer caddede bayram gezmecileri kalabalığı bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Ama sadece yürümüyorlardı.Etrafı demirlerle çevrili çeşmelerin, bin yıllık bizans taşlarının üstünde kendinin, çocuğunun, sevgilisinin ve topluca kendilerinin fotoğrafını çekeceğim diye yerlisi yabancısı birbirinin üstüne çıkıyordu. Hani, parkların ortasına çiçek ekerler, sonra da onu çevirirler demirlerle, siz de karşısındaki banka oturup o çiçekleri seyredersiniz. Hayır, artık şöyle bir moda oluşmuş. Hep beraber demirlerin üstünden atlayıp o çiçeklerin tam ortasına, bilumum çanta ve diğer yüklerimizle beraber oturuyoruz. Oradan kendimizin, sevgilimizin, çocuğumuzun ve topluca hepimizin fotoğrafını çekiyoruz. Sanki birileri mahallemizin en güzel kızı Fahriye ablanın ırzına geçiyordu, ve ona ezelden aşık ben, hiç bir şey yapamıyordum. Daha fazla seyredemedim.

Yanımda İtalya'dan bay Silone vardı. Uzun zamandır okuyacağım -yanlış hatırlamıyorsam- ikinci İtalyan yazar olacaktı. Yazarı tanımıyordum. Kitabı en çok Sabahattin Ali çevirisi olduğu için almıştım fakat Ignazio Silone'yi tanıdığıma ve okuduğuma çok memnun oldum. Hele de yollarda bana eşlik etmesi, kimi zaman kahkahalarla kimi zaman tebessümle güldürmesi günümün en büyük şansıydı. Roman 1930 yılında İsviçre'de sürgünde yazılmış. 1943 yılında Türkçeye kazandırılmış. Bay Silone, İtalya'nın güneyinde elli yüz kişinin anca yaşadığı Fontamara köyü halkının Mussolini faşizmi döneminde politikacılar, toprak beyleri, sözde aydınlar ve din adamlarıyla olan traji-komik hikayesini müthiş bir hiciv ve akıcı bir kurguyla anlatmış. Cümlelerin hazzında ve hikayenin gerçekliğinde Sabahattin Ali'nin kuşkusuz payı var. Son on beş yirmi sayfasında boğazımda bir yumruyla kaldım ve bitince bir müddet kendime gelemedim.

Kitaba dair eklemeden geçmek istemediğim şöyle bir anekdot var: Muhtemelen yüzümde bir gülümsemeyle elimde kitap Ümraniye Atakent minibüsünün en önündeydim. Şoför, "son durak" dediğinde kafamı kaldırıp inmeye geçtim ki, yanlış yerdeydim. "O, Sabahattin Ali'nin çevirisi değil mi, benim bildiğim öyle bir kitabı yok çünkü", dedi ben kapıdayken şoför. Çiçek tarhları katliamı seyrinden sonra yüreğim biraz soğumuştu.

Yazdıkça yazdım. Ben sizi artık Fontamara'lılarla başbaşa bırakayım:

Başlangıç: "İhtiyar, '1929 yılının 1 Haziranında', diye anlatmaya başladı. Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziranda, 3 Haziranda, 4 Haziranda Fontamara hep elektriksiz kaldı.

Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köyde şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz.

Elektriği geri aldılar. Cıgaraları da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter.

Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık. Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri 'ödenmemiştir' diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren nahiye tahsildarı nihayet görünmez oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlarda gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: 'Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!' Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda, kaza merkezinde anlatmıştı ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo la Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rastgelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti... Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamara'lıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: 'Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir.' Işık 1 Kasımda kesilecekti; sonra 1 Martta, sonra Mayısa kaldı, nihayet 1 Haziranda kesildi."

Ve Sonu: "Uzaktan bize doğru yaklaşan nal sesleri duyduk.
Bunlar Fontamara'ya doğru at süren Pescina candarmaları olacaktı. Tarlaların arasına daldık. Pasqale Cippola'yı karanlıkta gözden kaybettik.
Artık ondan hiç bir haber almadık.
Başkalarından da hiç bir haber almadık... Ne ölenlerden, ne kurtulanlardan, ne evimizden, ne yurdumuzdan, hiç bir haber almadık...
Şimdi buradayız...
Bilinmeyen büyük adamın yardımıyla buraya, yabancı illere geldik. Ama burada kalamıyacağımız besbelli...
Ne yapalım?
Bu kadar sıkıntıdan, bu kadar döğüşten, bu kadar göz yaşından, bu kadar yaralardan, bu kadar kinden, bu kadar ümitsizlikten sonra:
Ne yapalım?"

Not: O zaman haftanın müziğini de Fontamara'ya selam niyetiyle İtalya'dan seçelim. Şarkının adından anlayabildiğim "önemli bir hikaye" anlamına geliyor. Evet, bu önemli bir hikaye.

Not: Başlangıçlar ve Sonlar dizisinin açıklaması. 

Yazın Son Günleriydi

Güzel kitaplar yazdığı için ona teşekkür etmem gerektiğini biliyorum. Ediyorum. Bugün yazın son günü... Artık onu okumaktan vazgeçmenin zamanı geldi. Bir keresinde ne demişti; "sen beni okuyamadın, okuyamadın sen beni." Aynı cümleyi kelimelerin yerini değiştirerek neden iki kere söylemişti, o gün de anlayamamıştım. Onu yazarlığıyla tanıdım. Şimdi hatıralarımda bir yere yine yazar olarak gömmeye çalışıyorum. Her yazara duyulan sevgi gibi, iyi yazdığı bir kaç şeyi sevip bütün kitaplarını okumak istemiştim. Sanat subjektiftir. Hayatta emin olduğum bir kaç şeyden biri bu. Her ne kadar az önce izlediğim; Guernsey Edebiyat ve Patates Turtası Derneği filminde yaşlı bir kadının; "olabileceğine aklımın ermeyeceği şeyler gördüm ben", sözüyle hayat hakkında bir kez daha düşünsem de, bundan eminim. Sanırım saçlarımı biraz daha kestireceğim. Çifte kavrulmuş etibör bisküvisini çok özledim. Ve hâlâ brüksel lahanasıyla kakaoyu yaratan Tanrı'nın aynı olduğuna inanamıyorum. 

Eylül 02, 2018

Görece

"Belirleyici olan nereye bakıldığı değil; nereden bakıldığıdır." 
                                                       -Pierre Teilhard de Chardin

Sveti Stefan adası, Budva, Karadağ, Eylül 2015.

Ağustos 30, 2018

Karmaşık Görünse de Değil Aslında

La Casa de Papel dizisinin birinci sezon on ikinci bölümünde bir durdum. Soğudum, sonrasını izlemek istemedim. Neden? Çünkü hata yaptılar. Üstelik hiç olmayacak, böylesine hesaplı bir grubun yapmayacağı şekilde. Ne yani, bütün çocukluğu hatta son beş yılı o süreci planlanlamakla geçmiş bir adam aşk ve seks gibi gündelik bir olasılığı gözden mi kaçırdı... Hadi aşk belki de, ya seks? Hadi canım sen de! -Bu gece devamına baktım ve henüz o hatanın bir nedene dayanıyor olabileceğini göremedim.- Yine de, gerçekliğine dair bir şüphem olsa da, izlemeye devam ediyorum... İnsanın hayata ve onun gerçeklerine dair algısı da böyle bir şey olabilir mi?

Saçlarımı kestirdim. Gözlüklerimi değiştirdim. Yine de dünya batıya doğru dönüyor kendi ve güneş etrafında. Koca dünya sola doğru dönerken saatlerin sağa doğru düzenlemişliğinin tamamen zamanlamadan ibaret olması komik değil mi sizce de? Saatler Mısır'da değil de Avustralya'da icat edilseydi zaman tersine doğru akıyor olacaktı şimdi... Değil, haliyle de, yine de çok şey farklı olurdu.

Yaşamak için geç kalmışlık hissinin getirdiği ilk istek; yaşamamak elbette. Hayatta hiç bir şey için geç değildir, düsturunun yeterli olmadığı hatta anlamsız olduğu tek alan; yaşamak...

George Frederic Watts-"Time, Death and Judgement" 1900,  Chicago Şehir Sanat Galerisi.
Not: Ölüm: kırmızılı erkek. Zaman: beyazlı kadın. Adalet: çok arkalardan bakan cinsiyetsiz insan.
Ölüm zamanın elinden tutmuştur... 

Ağustos 26, 2018

Hayat Zamanlamaktan İbarettir: Kurt Totemi

Çin'in kurucusu Mao Zedong'un Küçük Kırmızı Kitap'ından sonra Çin'in en çok okunan kitabı olduğu söyleniyor Lu Jiamin'in (Jiang Rong adıyla tanınıyor) Wolf Totem- Kurt Totemi kitabı. Resmi olarak 2004 yılında basılsa da yaklaşık otuz yıl öncelerinde yasaklı olarak pek çok kez basıldığı biliniyor ve resmi basımına kadar Çin'de yirmi milyondan fazla kişi tarafından okunduğu sanılıyor. 1967'de yazar, bugün de Çin'in kontrolünde olan İç Moğolistanın steplerinde yaşayan göçebe Moğollara Çince öğretmek üzere gönderilmeye gönüllü olur. O tarihlerde bir üniversite öğrencisidir ve iki yıl için gittiği İç Moğolistanda on bir yıl kalır. Orada kaldığı yıllarda moğolları, kurtları, bir kurdu yetiştirme çabalarıyla ona kattıklarının hikayesini anlatıyor Kurt Totemi...

Kendisi kitapla olan ilişkisini şöyle tanımlıyor; "Ben bir özgürlük savaşçısıyım. Çin'in özgürlüğün ruhuna ihtiyacı var ve ben bunu yaratmak istedim. Sanırım kurtların ruhunda özgürlük, bağımsızlık ve rekabet birlikte."  Penguin yayınevinin kitabın İngilizce basım hakları için yüz bin dolar gibi rekor bir fiyat ödemesiyle kitap batı dünyasının dikkatini çekiyor. Bay Lu, ülkesinin insanlarının ekonomik açıdan, sosyal ve sözel başkaldırı açısından zaten birer kurt olduğunu savunuyor, hatta dünyanın geri kalanının onların ekonomik gücünden korktuğunu da ama politik olarak birer koyun olduğunu, hatta yoksul köylülerin sürekli tarımla uğraşmaktan omurgalarının bir koyun gibi olduğunu söyleyerek benzetmeyi somutlaştırıyor. Sanırım kitap Sun Tzu'nun Savaş Sanatı ününe kavuşmak üzere. Çünkü kitapta anlatılan; kurtların liderlik, organizasyon, Moğollarla kurtlar arasındaki rekabet savaşlarının hikayesinin batı lider adaylarınca pek tutulduğu söyleniyormuş.
Ben kitabı filmini izledikten sonra farkettim.
Filmi izleyip bitirdiğimde şöyle dedim: bu hikaye çok daha iyi anlatılabilirdi, daha hikayeyi bile bilmeden. Anlamıştım, yazılı halinde çok daha başka, çok daha derin bir şeyler olmalıydı. Yine de, parçaların eksikliği geçişlerini verebildiği için, yönetmene kızmıyorum. Görünce adını bu hissettiğimi diğer filmlerinde de hissettiğimi hatırladım. Tibet'te Yedi Yıl, Gülün Adı (bu o kadar eksik değildi) filmleri için de bu hikaye daha iyi olabilirdi demişimdir izledikten sonra. Jean-Jacques Annaud yine de görüntülerle kendisini affettirmiş diyebilirim. Sadece görüntüleri için dahi izlemeye değer bir film çünkü. Kurtlar, ahh nasıl güzeller, Moğolistan stepleri, çimenler, gökyüzü, ve uzun uzun dağlar... 

Hikayeyi hangi taraftan dinlerseniz o tarafa inanılması çok muhtemeldir. İnsan şüphe duyabilen bir varlık olsa da doğruyu duyduğuna olan bir ön yargısı her zaman vardır, yoksa yaşam daha da çekilmez olurdu sanırım... Kurtların anlattığı hikayede ceylanları haksız bulabilir mi insan, evet...


Moğollarla kurtların birbirine saygı duyan rekabetlerini, bir mevsim birilerinin kazanıp diper mevsim kazancın diğer tarafa bırakılmasını izliyoruz. Kurtların Moğollara öğrettikleri, onların kurtlara olan ihtiyaçları, binyıllık savaşlarını sevgi asalet içinde geçen zamanını izliyoruz. Ve insanın her zamanki gibi dengeyi bozan tavrını ve bütün suçu yine de kendi üstünden atışını. Böylesine kötü bir ırkın soyunun daha tükenmemesinin umarım iyi bir nedeni vardır.


Wolf Totem
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Fransa-Çin ortak yapımı, 2015
Oyuncular: Shaofeng Feng, Shawn Dou, Ankhnyam Ragchaa

Ağustos 19, 2018

Tanrıdan Gizlenecek Bir Yer: Westworld

"Tamamen özgür olan bir varlık kendi temelindeki dürtüleri sorgulayabilmelidir. Onları değiştirebilmelidir."

Gelecek hakkında kim düşünmez değil mi? Kendi geleceği hakkında düşünmeyen olabilir, carpe diem moduyla yaşamayı ölene kadar güdecek olanlar olabilir, onu demiyorum. Dünyanın geleceği hakkında diyorum. Ne de olsa dünyanın geleceği bizim bugünümüz olacak bir gün. Geçen gün bulaşık yıkarken radyoda iki kişi konuşuyordu: Hawking dahil hemen bir çok bilim insanı merak ediyormuş; neden gelecekten birileri geçmişe, yani bizim bugünkü dünyamıza gelmedi henüz. Öyle ya, gelecekte zamanda yolculuğun mümkün oluyor olacağı varsayılıyor ise neden hala gelmediler? Hawking'in çılgın bilimci paradoksu teorisini hatırladım. Kendisi de kendisine bu soruyu sorup kendi açıklamıştı. Ona göre, geçmişten geleceğe yolculuk mümkün olabilecek fakat gelecekten bugüne olamayacak. Detaylı incelemek isteyenler şuradan bakabilir. Sanırım en azından bugünkü bilinen bilimle, parantezini eklemiştir ama ben de ekleyeyim.


Kimse bana sormaz ama, bana sorarsanız, zamanda yolculuk bizim şimdi algıladığımız, öyle düz bir çizgi üzerinde gidip gelmek gibi bir şey değil. Çünkü zaman öyle bir şey değil... O nedenle de aynı kişinin-kişinin-zamanda yolculuk etmesi diye bir olayımız olmayacak. Geçen hafta, şimdi ölmüş olan bir arkadaşımın evinin önünde durdum uzun uzun penceresine baktım. Oldukça hareketli bir sokaktır. İnsanların kimi bana çarparak kimi sıyırarak geçti gitti. On yirmi yıl önce de pek çok kez aynı noktadan aynı pencereye bakmışımdır biliyorum. On yıl önceyle şimdiki duruşum arasındaki olan-biten şey neydi? Bence o zaman değil. Başka bir şey. Geçmiş diye bir şey yok. O yüzden de yolculuk yapılamaz. Hareket bir kez yapılıyor, olaylar bir kez oluyor ve bitiyor.


Gelecekten gelememek konusundaysa Hawking'in -çok da anlamadığım- teorisine karşılık benim çok daha basit ve anlaşılır teorim şudur; insanlar gelecekten gelmiyorlar çünkü yoklar... Bizim o kadar uzun bir geleceğimiz olmayacak... Ya da zamanda yolculuk teorisiyle uğraşılan bir gelecek evrenimiz olamayacak. Nedenini açıklayayım tabi efenim: Westworld televizyon dizisi son zamanlarda oldukça favori. Onu tutalım bir kenarda. Kod yazma eğitimleri henüz bizim devlet okullarında çok zaman tutmasada batı dünyasında ilkokula kadar indirilmiş ve her çocuğun okuma yazmayla birlikte öğrenmesi zorunlu görülüyor. Ben Westworld dizisini ilk duyduğumda "ay aman banane ben Battle Star Gallactica' mın üzerine gül koklamam," demiştim. Fakat Ramin Djawadi denen "manyak" müziklerine el atarak fikrimi değiştirdi. İzledim. Hikayenin temasının özü insan ırkının nereden geldiği ve neden geldiği üzerine, yan temacıklar yine bildik; ölümsüzlük, genç kalmak, uzun yaşamak vesaire vesaire... Hikayeyi anlatmak için genelde yapay zeka olarak adlandırılan, insan türünden ayırt edilmesi neredeyse imkansız insanımsı robotlarla bir dünya kurgulanmış. Kovboy kasabası, japon köyü, ortaçağ kasabası, kızılderili köyleri gibi evrenler yaratılmış. İnsan türü buralara geliyor ve tıpkı Tanrıdan gizlenmiş bir yerdeymiş gibi canı ne isterse onu yapıyor. Bir yer düşünün asla ölmüyorsunuz, acı çekmiyorsunuz, cezalandırılmıyorsunuz. Ve hayal edin neler yapılıyor. Dizinin dayandığı temelin Shakespeare'ın "Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar."deyişinden esinlenildiği söyleniyor. Gerçi biz de krizle gelen krizle gider diyorduk ama olmadı. Her zaman olmayabiliyor ki Westworld dünyasında da olmuyor. Westworld dünyasının hayal edilebilmiş olması, yapay zekaların insanlar için neler ifade edebileceğinin çok küçük bir parçası. Fabrikalardaki ağır işlerin tamamını yapabilirler, bütün pis işlerimizi, hamallıklarımızı, hizmetçiliğimizi yapabilirler. Ve sanırım uçurumlardan bizim yerimize sarkıp fotoğrafımızı çekebilirler, ilaçlarımızı deneyebilirler, ve en önemlisi onları istediğimiz kişilerin yerine geçirebiliriz. Ölen yakınlarımızın yüzlerini yapay zekalarla canlandırabiliriz. Şimdi hayal edemediğimiz pek çok şeyimiz olabilirler. Bunlar gibi pek çok sebepten sistem bugünün çocuklarını kod yazmaya hazırlıyor. Peki yapacakları her bir hareketin kodlanması mümkün olabilir mi sizce? Kesinlikle olamaz. Bu nedenle yapay zekalar öğrenebilen bir tür olacak. Öğrenebiliyor olmalarıda bizlerle onlar arasında çok olası bir savaş demek olacaktır. Kısacası eğer yapay zekaları istiyorsak onları kendilerini kodlayabilen bir yazılımla yapmak zorundayız. İnsan egosunun bunu tahmin ederek yapay zeka yazılımlarından ve teknolojisinden vazgeçmesini beklemek çok komik olacaktır. İşte bu yüzden bir geleceğimiz olmayacak. "Biz insanlar bir neden yüzünden bu dünyadayız. Üstünlüğümüze meydan okuyan her şeyi öldürüp yok etttik. Üzerinde hakimiyet kuramayacağımız canlı kalmayınca yapay zekalı oyuncaklar geliştirdik." diyor Anthony Hopkins dizide. Bence de öyle olacak.


Westworld dizisi insanın özüne dair farklı farklı çok şey söylüyor. Tanrının bizi kodlamış olma ihtimali oldukça yükseliyor aklımızda. Yani kaderin gerçekliği. Eğer öyle olmasaydı biraz olsun değişmezmiydik bin yıllar boyunca... Sürekli aynı hataları aynı kibir ve ego savaşlarını yapıp duruyoruz. Güdülerimize dair hiç bir şey değişmiyor. Yiyeceğinden fazla bizon öldüren beyaz adamla aynı dünyaya gelmiş insanların bazılarını derisi, inancı ya da ırkından dolayı cezalandırmak isteyen beyaz insanın hırs ve güç istenci aynıdır. En önemli kurgularından biri insanın ahlak anlayışına dair yapılan gizli sorgulama. Beni de en çok etkileyen noktası budur. Ahlak anlayışımızın kendi iç kontrolümüzden değil, bizi kontrol eden güçlerden geliyor oluşu. Bu Tanrı da olabiliyor, sınav kopyamızı gözetleyen öğretmen de. Westworld dünyasının kontrol edilemiyor oluşu adeta insandan bir "canavar" yaratıyor. Kendi kontrolünü sağlamaktan aciz olacağı düşünüldüğü için belki insan özgür değildir ve dış kontrollere muhtaç kılmıştır kendini, kimbilir...


Bir diziden buralara gelinir mi demeyelim. Dünyanın ilk cyborg'ları (organik ve biomekatronik bileşimli varlık) kimlerdir biliyor musunuz? M.S. birinci yüzyılda ayağına nal takılan atlardır. Nallı atların Romalıların elinde dünya tarihini nasıl bir hızla değiştirmiş olduğunu okusanız şaşardınız. (Bill Bryson-Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi). Tıpkı bugünkü bilgisayar teknolojisini yaratan silikon çiplerin henüz 1960'larda keşfedilmiş olmasının hızı gibi. Dizi deyip geçmeyelim efenim. Her şey bir hayalle başlar... 

Ağustos 12, 2018

Melankolik

Sağda solda "Hasan Emmi fazla yaşamaz," denilmeye başlayalı bir kaç ay oldu olmadı, öyle de oldu. Hasan Emminin cenazesi bir sabah bir fındık ocağının dibinde bulundu. Sabah namazı camiden sonra evine doğru gelirken düşüp kaldığına kesin gözüyle bakıldı her iki köy kahvesinde de. Sağlık ocağının genç ve dolayısıyla hevesli doktoru inanmadı, hastaneye götürmek istedi ama hemşireler izin vermedi. "Bırak", dediler. "Adamcağız huzurla ölmüş, şimdi kesilmesine sebep olursan orasının burasının, senin pek huzurun kalmaz burda." "Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi," diyormuş halini vaktini soranlara Hasan Emmi son zamanlarda. Üzgün deyince biraz aşağı yukarı sallıyorlarmış kafalarını, fakat melankoli demesinden pek de bir şey anlamıyorlarmış. Melankoli, ne ola ki? diyen de pek çıkmamış. Yani öyle kahve masasında konuşulan bir halsiz vakitsizliği yokmuş Hasan Emminin aslına bakarsanız. Öğle namazından sonra kaldırılan cenazesinde olağan bir kalabalıklık vardı. Uzaktan gelen gideni de vardı, yaşıtları, bilen seven köyün gençleri de. Gömüldüğünün yedinci günü okunan kurandan sonra öteberisini toplamaya yaylaya çıktılar. Hevesli doktor Nejat da onlarla gitti. Önüne duran hemşireleri dinlese de, Hasan Emminin öyle kolay kalbi duracak bir adam olmadığını düşünüp durmuştu. Yaylaya varır varmaz konu komşu evinde sağı solu derler toplarken, doktor etrafı kolaçan etmek üzere aşağı, dere boyunca bir yürüyüşe çıktı. Görüş mesafesinde yarı yanmış baraka benzeri bir yer görünüyordu. Yaklaştıkça yanmış bir çadır, bir kaç kırık sandalye, etrafa yayılmış cam ve plastik parçaları gördü. Çadırın dibine gelmişti ki hemen dereye düşecek gibi oturmuş, ellerini ve ayaklarını suya sokmuş genç bir kadın gördü. Genç kadın derenin sesine karıştıkça daha da zor duyulur sesle bir şarkı mırıldanıyordu. "hüzün zaman zam... deli dalga... gibi ... vurur...", gibi bir şeydi sanki. "Öldü mü", dedi. Şarkıya dalmış olan doktor bir an korktu bile, durdu, "kim, kim öldü mü?" "Hasan emmi, ölmedi mi daha. Çok yaşamazsın sen diyorduk biz ona geçen ay aşağı inerken." "Öldü, dün, evini boşaltmaya geldi yeğenleri," dedi doktor. Sakindi. İki at arabası yolu genişliğinde yoktu dere. Uzaktan bakıldığında düz görünsede bir kaç metrede bir dönüyor, kimi sudan fışkırmış kimi suyun altında kalan taşların kenarlarından kırmızı benekli balıklar geçiyordu. Ucu bucağı görünmüyordu. Genç kadın kafasını kaldırsa doktorun şaşkın yüzüyle sakin sesinin ne kadar tezat olduğunu görebilirdi. O, çadıra, suya ve ayaklarına bakıyordu. Sormadan edemedi doktor, "Neden öyle dediniz, Hasan Emmi için? Ben köyün doktoruyum, Nejat, bana tuhaf geldi kalbinin durması, iyiydi son muayene ettiğimde çünkü." Maviyle yeşil arasında gözleri vardı kadının. Saçlarının sarı olduğu sanılabilirdi. Kırmızıya çalan baş örtüsüyle beyaz yüzü renkleniyordu. Yirmi beşlerinde ya var ya yoktu, zayıfcanaydı, güzeldi. Çadırdan arta kalan parçalara doğru çevirdi yüzünü, elini uzattı.

"Daha, aunların yüzünden durmuştur kalbi. Yorgun bir kalbin kaldıracağı şeyler değil olup bitenler son yıllarda.(bknz) Daha bıldır dozerle geldiler, Hasan Emmi önlerine durduydu. Bu sene çadır kurdular güya ama yine de bütün çerlerini çöplerini oraya buraya bırakıp durdular böyle! Her gün topluyorduk, ben, nenem, Hasan Emmi, yine de iki kuzuyla bir palağın ağzının kanamasını durduramadık bir gece de Hasan Emmi ağlaya ağlaya yürüdü aha bu dere boyunca. Öyle öyle getti geldi ay batana kadar. İnekler camışlar biliyor da yavruları bilemiyor camları, dillerine dolanıveriyor. Bir de bir pişkinler ki! İşte en son Hasan Emmi ona çok üzüldü... Vay efendim, izinleri varmış, vay efendim vergi mi ne bilmem ne ödemişlermiş. Nenem elli yıldır her yaz buraya gelir, onla beraber inekler, koyunlar, tavuklar, köpekler gelir. Bu çiçekler, bu dere, bu çimenler, şu kuşlar, Hasan Emminin ot bağlakları, yeşil soğanları, her sabah kokladığı yayla çiçekleri ne zamandır onların olmuş da iznini vermişler, anlamıyor nenem. Hasan Emmi de anlamadı. Bir kaç yıldır ellerinde tuhaf plastik çubuklarla bizim sıraca mantarları gibi arka arkaya dizili insanlar yürüyor şu tepelerden. Yürüyorlar, bazen geceleri uyuyorlar, sonra gidiyorlardı. Bir gün sormuş Hasan Emmi birine, neden yürürsün sen buralarda demiş. Gülümsemiş oğlan, aslını istersen biraz melankolik bir durumum var, açılayım, iyi gelir diye bu arkadaşlara takıldım, geldim, geziyoruz, demiş. Nelik nelik?, demiş Hasan Emmi, anlamamış. Yine gülümsemiş oğlan,  çok üzgünüm yani dayı, ama öyle böyle değil, uzun zamandır, hep üzgünüm, demiş. Bize anlatırdı da gülerdik Hasan Emmiyle. Demek bizim yaylalar çok üzgün olanlara iyi geliyor. Öyle çok, uzuncadır üzgün olunca böyle yürümeye geliniyor, demek. O da gülerdi. Nenem de, ben de gülerdik. İyi adamdı Hasan Emmi. Seveni çoktu burada. Ama demişti en son aşağı inmeden; hiç biri bizim ağzı kanayan palaktan daha melankolik, daha haklı olamaz."

Üzgünüm, üzüntüden çok ağır bir hüzün, melankoli gibi. Mırıldanıyordu doktor. Uzaktan çekiç sesleri, kamyon hırıltıları, kepçe gıcırtıları geliyordu. Dağları tepeleri aşıyordu insanlar. Uzaktan sis bastırıyordu. Dağları tepeleri hep aşıyordu insanlar. 

Ağustos 05, 2018

Bazen Tek Strateji Umuttur: Güneşli Pazartesiler

https://www.imdb.com/title/tt0319769/

Geçen yılın sonları olsa gerek tesadüfen izlediğim, bu kadar geç izlediğime üzüldüğüm bir film Güneşli Pazartesiler. Hakkında söylemek istediğim tek şey: sinema izlemek istiyorsanız izleyin. Javier Bardem'in oyunculuğuna hayran kalmak istiyorsanız izleyin. Kapitalizmin insanlığa neler "kattığını" görmek istiyorsanız izleyin. Gülümsemek ve hüzünlenmek istiyorsanız izleyin. Aksi takdirde boş verin gitsin...

Filme göre, Ruslar bir hikaye anlatırmış: iki eski parti arkadaşı karşılaşır ve biri şöyle der: "Komünizm hakkında bize söylenen her şey yalanmış." diğeri de şöyle cevap verir, "Evet ama kapitalizm hakkında söylenen her şey doğruymuş."

Temmuz 29, 2018

Biblo Kuşlar Uçmaz

Şiir kitapları alıyorum bu aralar. Aşktan değil ama. Uzun hikayelerin anlatamadığı dünyayı şiirin dar koridorlarında bulacağımı düşünüyorum ve hâlâ düşünüyorum daha yaşamayı. Bu dünyadan göçerken insan ırkının sevgisini kalbimde taşıyacak kadar aptal olmadığımı biliyordum ama şimdi, ya ölümüm erken olacak diyorum ya da bu soğuk ve karanlık hissizliğin geliş vakti erken oldu. İnsanın insandan bu kadar erken soğuması neresinden bakarsanız ne adil ne de hayra alamet. Bazen, duruyorum bir kenarda ve fazlasıyla traji-komik bir şey düşünüyorum; eğer daha çok vakit varsa göçüp gitmeme, bu kadar insanla bu dünyada bunca vakit ne yapacağım?
***
Bir adadayım, her yanım derya deniz, beyazdan daha beyaz kumlar, yer gök mavi, sırtımı dayadığım bir ağaç, ayağımı uzattığım yine ağaç. Dört yanım açıklık, istesem her yana gidebilirim, baksam her yer yol ama gidecek ne bir araç ne bir yön var. Denize bakıyordum sanki hala uyandığımda. Bir sonraki rüyamda tanımadığım, hiç görmediğime emin olduğum bir adam; oldukça yetişkin bir yaşta, dalgalı koyu renk sık saçlı, koyu esmer tenli, az göbekli, böyle yapılı bir adam. Siyah polo yakalı bir tişört, koyu yeşil spor bir pantolon giymişti. (Tanıyan varsa bir zahmet iletsin, rüyamda dolanmasın.) Benim hiç görmediğime emin olduğum bir yüzü bilinçdışım nereden buldu çıkardı şaşkınım. Ben bir uçağa binip gitmeye çalışıyorum o sürekli bana bir şeyler anlatarak engel oluyor. Sonra, perdeler perdeler arasından geçiyorum, aşırı lüks bir uçağa biniyorum. Ahşap oymalı kolçaklı sandalyeler, uzun masalar, kırmızı halılar, geniş aynalar, koridorlar, salonlar; öyle böyle lüks değil hani. Oturuyorum bekliyorum, yanım kalabalık, bu sefer yuvarlak yüzlü açık renk tenli biri yanımda, böyle gençten, iyi kalite giyimli, zengin bir havası var, konuşmuyor hiç. Bekliyorum, bekliyorum ay aman yine kalkmıyor ya uçak ben uyanmadan. Uyanınca da bilemedim ne oldu; gittim mi kaldım mı... 

Temmuz 22, 2018

Göründüğümüz Hayat: Mutlu Son

Michael Haneke'nin yıllar önce Unknown Code adlı Juliet Binoche'un oynadığı bir filmini izlemiştim. Çok anladığımı söyleyemem. Her ne kadar sanat eserini sevmek için, tıpkı insanlar gibi, anlamak gerekmese de sevdiğimi de söyleyemem.

Derin derin üç soluk aldı ve verdi baba. Sonra suya doğru sürdü arabasını. Batmaya devam etmekten çekinmedi. Sonra yolun yarısında, suyun içinde durdu bir kez. Ona oraya kadar eşlik eden kız çocuğu hiç bir şey yapmadı. Çocuklar insanlar gibi değildir çünkü.


Oysa bu filminde son sahneden sonra sandalyede kalakaldım. Işığı açmak, soda şişesini mutfağa bırakıp çay almak istiyor ama yapmıyorum. "'Blu-ray' oynatıcı şuradan kapanıyor, benim oğlanı yatırmam gerek, deyip filmi bitiremeden gitmişti arkadaşım. Son sahneden sonra içimi kazıyan bir çello filmin fragmanıyla birlikte tekrar tekrar çalıyor. Daha kaç defa dinlemekten hoşlanacağım, emin değilim.


Burjuvazi Haneke'nin hep derdi olmuştur, burada da öyle. Başlayan ve birbirini takip eden olaylar silsilesi yerine parça parça ve uzun görüntülerden oluşan bir gösterimi tercih etmiş. Müzik yok. Bu yüzden daha gerçekçi hissediliyor. Bir ailenin günlere, aylara yayılmış hikayesini zaman sırası, karakter tanıtımı endişesi gözetmeden, bizim tarafımızdan çözümlenmesini ve yorumlanmasını beklemiş. Sinemada seyircisinin aklına güvenen kazanıyor. Türk sinemasının Yeşilçam sokağından dışarı çıkamamasına şaşırmamalıyız. Bir sahnede babanın bir yere gittiği uzun uzun gösteriliyor. Vardığı yerde mahalleliyle uzun uzun konuşuyor, yaklaşık beş altı dakika, sanki karşı komşumuz ailemizden biriyle karşı binanın önünde bir şeyler konuşuyor ve biz meraktan çatlıyoruz duyamadıkça. Gördüklerimiz hariç sahnenin tamamen dışındayız. On onbeş dakika sonra başka bir sahnede neler olduğunu anlayabiliyoruz ve genelde olaylar filmin tamamında böyle gelişiyor. Koşma aksiyonunun bile olmadığı bir filmde heyecanı, ilgiyi ve hikayenin nasıl ilerleyebileceğine dair olan merakı hep yüksekte tutuyor bu teknikle Haneke. Bazen günlerimizde bize iyi gelen hiç bir şeyin olmadığını düşünürüz, hatta hiç bir şeyin olmadığını düşünürüz ve dahası uzun süre olmayacağına dair inancımızı da koruruz, ve fakat yine de yaşamaya devam ederiz, çünkü biliriz bir şey olacaktır, olmalıdır, olur elbet bizim için de. Sonra bir gün anlarız; olan budur işte: yaşamak. Seçebildiğimiz, kotarabildiğimiz, becerebildiğimiz, altından kalkabildiğimiz, yaşamak...  Film boyunca beklenen olayların tam da karşımızda geçip gittiğini görürürüz bir müddet sonra. Burjuva ailesinin oradan toplumun, dışarıya karşı olan iki yüzlülüğü, birbirlerine gülümseyen ve hal hatır soran bireylerinin fazlasıyla uzak ve yabancı olmaları bu zengin fransız ailesinin hikayesinde çok iyi anlatılmış.


Siyah saçlarını savurarak, sevgilisinin, sevgilisinin kızının, karısının ve yeni doğan oğlunun karşısında olanca kuvvetiyle arşeyi sallıyordu kadın. Müziğin anlattığını kimse duymuyordu. Sevgilisi onu hiç görmemiş, hiç konuşmamış, hiç duymamış, hiç dokunmamış gibi bakıyordu...


Isabelle Huppert en son yirmi yıl önce izlediğim Seremoni filminden bu yana nasıl neredeyse hiç değişmemişse, oğlu rolündeki Mathieu Kassovitz, Amelie filminden bu yana epeyce olgunlaşmış görünüyordu. Aşk'ın, Üç Renk Kırmızı'nın, Ve Tanrı Kadını Yarattı'nın Jean-Louis Trintignant 87 yaşında belki de yalnızca kendini oynuyordu.

https://www.imdb.com/title/tt5304464/videoplayer/vi3467753497?ref_=tt_ov_vi

Temmuz 15, 2018

Gelmiş geçmiş en güçlü zehir, Caesar’ın defne tacının eseri.*

Masumiyet Alâmetleri*

Görmek dünyayı bir kum tanesinde,
Cenneti bir yaban çiçeğinde...
Almak sonsuzluğu avuçlarının içine,
Ebediyeti ise bir saate.
...
Bir köpek açsa sahibinin kapısında,
haber verir yıkılışını devletin;
yollarda helak edilmiş bir at,
yalvarır tanrıya insanoğlundan intikam için;
her çığlığı avlanan o tavşanın,
aslında düşen gözyaşıdır yiten aklın.
Bir tarla kuşu kanadı kırık,
sessizliğe boğar şarkısını üç başlı meleğin.
İnsanoğlu eğlencesi üzerine dövüşe hazırlanmış bir horoz,
ürkütür yükselen güneşi.
Her bir ağıtı kurdun ve aslanın,
bir insan ruhunun cehennemden yeryüzüne inişi.
Orada ve burada gezişi bir vahşi geyiğin,
tek koruyucusu insan karakterinin.
Halk tarafından hor görülmüş bir kuzunun kanı,
ve her şeye rağmen bağışlayışı celladını…
Haykırışı yarasanın gece çökerkenki,
terk edişi inançsız bir zihniyeti.
Ve yine gece çökerken bir baykuşun gelişi,
inançsızın korkusunun dile gelişi.
Küçük çalıkuşunu inciten adam,
sevilmeyecektir hiçbir zaman başka bir adam tarafından.
Bir öküzü bile hiddete boğabilen adam,
sevilmeyecektir hiçbir zaman başka bir kadın tarafından.
...
Her kim ki alay konusu eder bir bir çocuğun inancını
işte o alay konusu olur yaşamda ve ölümde
her kim ki şüpheyi sokar bir çocuğun aklına,
kurtulamaz çürüyen mezarında
ama her kim ki saygıyla karşılar bir çocuğun inancını
o zaman galip gelir cehenneme ve ölüme.
...
Gelmiş geçmiş en güçlü zehir,
Caesar’ın defne tacının eseri.
ama o bile yenemez,
nasıl tahrip edebilir ki kuşanılmış bir zırhı?
Ancak altın ve mücevherler süslediğinde sabanı,
bütün oklar imrenecek,
barış dolu sanata!
Bir bilmece ya da cırcır böceğinin kanat çırpışı,
uygun bir cevaptan şüphe edebilmek içindir.
Karıncanın adımı ve kartalın yolu
aksakları bile felsefeye karşı gülümsetebilir.
ve gördüğü şeyden şüphe eden,
ne yaparsan yap, inanmayı seçmeyecektir.
...
Bir tutkuya sahip olmak kişiye iyi gelebilir,
fakat tutkuysa kişiye sahip olan bu hiç iyi değildir.
Fahişe ve kumarbazlar, devlet eliyle yetkili,
inşaa ederler, bu devletin kaderini..
...

-William Blake,  Auguries of Innocence*

çeviri: anonim ve kendi kontrollerim. 

Temmuz 01, 2018

Her Şeyi Açılıp Gider Sanırdım, Bir Kez Şiire Konmuşsa

KAVŞAKTA

artık gelince biliyorum, önceleri korkardım
şöyle ufak bir şey, sudan kaçmış ayışığı
otuzbeşbin atlının dağdan gelen yankısı
önceleri açılıp gider sanırdım her şeyi
her şeyi açılıp gider sanırdım, bir kez şiire konmuşsa
menekşeler, bademler, büyük adamlar, kutsal olan ne varsa
şimdi bir çekiç ve bir alan yetiyor çaresizliği anlamaya
örneğin bir eczanede bir koku duyuyorum
tamam.

oysa ben eczaneye bir ilaç için girmiştim
sirozluyum, yada mitral darlığım var, ülserliyim belki de
niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile
romaymış, bizansmış, cumhuriyetmiş, bilmem neymiş, bahane
turuncu bir çiçek açarmış bir yerde akşamüzerleri
eskiden büyük adamlar geçmiş topuz gibiymiş her biri
(o koku)
hangi budala söylüyor artık bu sözleri
el ettim birisine, bir başkasına giymediğim şapkamı çıkarttım
ne dağları tanıdım, ne denizleri ne ötekiyi ne beriyi
daha demin uyanmıştım, az önce, baktım
vakit akşam.

hayrola yunus kazım, hayrola karlı dağlar
hayrola karlı dağlar, hayrola yunus kazım
geceniz bereketli olsun, gününüz sağlam
ben geldim gittim işe yaramayan şeyler topladım
kancalı iğne, balık oltası, tabanca, bomba filan
dağ gölgesi, köşebaşı, odun ve duman
bu arada başağı tanrı bildim, mührümle onayladım
ağaçlara ve otlara çocuklar gibi baktım
kurda kozaya öyle, kalem kağıda öyle
derken bir ihanet gibi vurdu gözüme her şey
anlatamam.

ilaç milaç bok püsür.
şuramda bir şeyler var
sahiden bir şeyler var
haykırmadan anlatamam.

-Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı, Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2018

Haziran 24, 2018

Başlangç

Başlangıç

Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan

-Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, Adam yayınları 1994.

Not: Ben de, gençliğimi bırakıp orta yaşlarıma başladığım bu zamanlarda hemen bir çok insan gibi şiir okumanın diğer edebi türlerden sonraya bırakılması gerektiğini anladım. Aklın kesinlikle başta olmadığı o zamanlarda yazmaya ve okumaya şiirden başlanmasının yine genç insanın o "her şeyi bilen" aklının bir yanılgısı olması elbet çok şaşırtmıyor beni şimdi.
Ben de sizin kadar tahmin ediyorum ki şiirin bu yüksek duruşunda aşkın çok geniş bir payı vardır. O dönemlerde aklın tersine kalp öyle küçük sanılır ki aşk gibi ne söylense eksik kalan bir hissiyatı sığdırmak pek mümkün görünmez. O nedenle ki en tez elden anlatış yolu olarak çoğunlukla şiir seçilmiş olmalı. "Şiiri tam olarak anlayabilen bütün metinleri rahatlıkla anlayabilir", deniyordu bir filmde. Biraz düşündüğümde edebiyat metinlerinin mutlak, sırayla okunması gerekmediğini biliyorum, ancak şiirin, kesinlikle yazıldığı dile bir hakimiyet kazanıldıktan edebi bir zenginliğe erişildikten sonra tam olarak anlaşılabileceğini söyleyebilirim.

Haziran 18, 2018

Bilmenin Dayanılmaz Mutsuzluğu

Gözlerimizde bilinen galaksilerde olan milyarlarca yıldızdan daha çok atom vardır.(kaynak: Carl Sagan) 

Peki ne düşündük bunu öğrenince? Belki biraz hayret, bir sevinç öğrendiğimize. Bir amacımız olmazsa bilgi böyledir. Ee, dedirtir insanı. Eğer gözlerimizdeki atomun bilgisi bizi bir yere götürmeyecekse neden bilelim ki? Doğru, bu nedenle öğreneceklerimizi, gizli ya da açıktan, seçeriz. Bu yüzden beyin, işine yaramayanları unutmakta, gerekli gördüklerini öğrenmekte daha hızlıdır.  Bu yüzden öğrenciler, "öfff, ne işime yarayacak bu formül ya", deyip burun kıvırıyor. Haklılar. Önce neden gerekli olduğunu anlatabilmeliyiz. Onlara bir amaç verebilmeliyiz. Kısacası bilgi araçtır. Neyin aracı? Anlamanın. Anlayıp ne olacak? Değiştirmenin ilk koşuludur anlamak, ya da bir köşede tutacaksın, umursamayacaksın.

Fakat bilmezsen ne umursamazlık yapabilirsin ne de değiştirebilirsin. Bilmek dürter insanı. Rahatsız eder. Bilgiyle beraber bilmeye ortaksındır artık... Kaçamazsın. Bilmiyorsan kaçabilirsin. Fakat biliyorsan, biliyorsundur artık... 

Haziran 11, 2018

Kalbimi kıra kıra



Şarkıda geçen sahneler Vesikalı Yarim filmindendir. Vesikalı Yarim, bana göre, Yeşilçam sinemasının en iyi aşk hikayesi anlatımlarındandır. Ömer Lütfi Akad'ın gerçekçilik sinemasının ilk örneği, sinema tarihimizin baş yapıtlarındandır. Hikaye, Sait Faik Abasıyanık'ın Menekşeli Vadi öyküsünden Safa Önal tarafından senaryolaştırılmıştır. Hani şu "çikolata renkli sanatçı" anonslarıyla hayatımızda iz bırakmış Sezen Cumhur Önal'ın kardeşidir kendisi. Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla 2005 yılında Guiness Rekorlar Kitabına girer. Hiç konuşulmadan çok şey söylenen harika bir finali vardır. İzzet Günay'ın ve Türkan Şoray'ın oyunculuğu bütün klişelerden uzak, sade ve olağandır. Gördüğüm ve aklımda kalan en estetik karşılaşma sahnesini yaratmışlardır.
Filmin finalinde Sabiha, Halil'i görmeye ve geri getirmeye gider manavın önüne. Arkadaşı gitme der, "gideceğim, beni görünce gelecektir", der Sabiha. Gider, uzaktan Halil'e bakar. Halil çocuğunu havaya atarak, oyun oynar görünmektedir. Babası görür Sabiha'yı. İkisi de uzaktan birbirine bakar. Kamera her planda manav görüntüsünden biraz daha uzaklaşarak Sabiha'nın ağlamaklı yüzünü ve gözlerini gösterir. Her seferinde biraz daha uzaktan görürüz manavı ve anlarız ki Sabiha hayallerinden biraz daha uzaklaşmaktadır.
"Çok özel bir filmdir. İçinizde dinlenmeye/demlenmeye bıraktığınızda derine gömüldükçe ışıltısı teninize vuran garip bir madde gibidir bazı filmler. Vesikalı Yarim öyle bir filmdir benim için. Çağdaşları gibi ahlâk dersi vermeyişi, o iki aşığı da anlayışı, aşkı anlayışı... Sabiha Halil'i baştan çıkaran aşüfte değildir. Aşıktır o. Halil Sabiha'nın tuzağına düşen adam değildir. Aşıktır o. Baba Sabiha'ya orospu, Halil'e hain evlat, gelinine de zavallı kurban muamelesi yapan otorite değildir. Görmüş geçirmiş, hepsini sarıp sarmalayacak noktaya gelmiştir o, hepsini anlar." -ekşi sözlük-fitfit
Aşağıdaki sahnede Sabiha, pavyon çalışanı olarak çağrıldığı için değil, kendi isteğiyle  Halil'in yanına gelmiştir. Seçerek oturmuştur masaya. Halil'in Sabiha'yı gördüğü anda her şey durur. Benim şimdiye dek aklımda tuttuğum en güzel karşılaşma sahnesidir. Halil'in, "ne istiyorsa getir" cümlesindeki sesinin tınısı, bir erkeğin bir kadın uğruna yaptıklarının ve yapabileceklerinin en kısa özeti gibidir. 


Vesikalı Yarim filmi konusunda diğer, daha detaylı yazılar burada ve buradadır.

Haziran 04, 2018

Yazmak Mevzusu

"Yeri gelmişken buna bir örnek vereyim. Heba'daki "Sınır" bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: "Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine." Bu cümleyi yazdım ama bir türlü içime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Bir kaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanda şu şekilde yer aldı: "Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu." Şimdi, bu cümledeki durumu okur fark eder mi diye sorulabilir. Bence bunun hiç önemi yok. Her şeyden önce, ben dili bu şekilde kullanmakla mükellefim. Bu cümledeki çalışma kullandığım malzemeye, kendime ve yaptığım işe saygının bir sonucudur. Fark eden okur olursa sevinirim tabii, fakat fark edilmemesine hiç üzülmem.                                                               ...                                                                                                                      
Buna benzer çalışmalar, bana göre, zaten olması gereken şeyler. Bu nedenle, mesela dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü. Küreğin kulpu demeyip küreğin sapı diyorsa, kahramanına kahvaltı yaptırmayıp ettiriyorsa, kurşun atmakla kurşun sıkmak arasındaki farkı biliyorsa, doğru düzgün demeyip doğru dürüst diyorsa yahut cümlelerini hatasız kuruyorsa, bunlar eşyanın tabiatındandır; hanesine puan kazandırmaz. Yani bir yazarın dili övülecekse "yeter şart" olan şeyler geride bırakılıp, dili nasıl kurduğundan, o dilin matematiğinden, rüzgârını nereden aldığından, müziğinden ve dilin taşıdığı şeylerle bu şeyler arasındaki ilişkiyi nasıl inşa ettiğinden söz edilmeli."
Başlarken Yalnızsın, Bitirdiğinde Daha da Yalnız / Söyleşiler / 2017 / Hasan Ali Toptaş. Söyleşi: Semih Gümüş, Notos, Ekim-Kasım 2013.

Mayıs 21, 2018

Aykız'ın Kolyesi IV

"Aman Tanrım", demiş çocuk. "Kolyelerimiz, kolyelerimiz bu yüzden kelebek şeklinde." "O tamam da", demiş kadın, "Neden aynaları vardı?" "Çünkü", der yaşlı,"Ahh anlamak için ne kadar beklemişiz... Bu beyaz yürüyen otlar bir kabuğun içinde yok oluyordu, sonra da oradan bir kelebek olarak çıkıyordu. Çember, karşılıklılık, birbirini tamamlama, bulma, yansıma, düşünsenize! Bu döngüyü anlayabilmemiz için kolyelerimiz aynalardan oluşuyordu. Yedi yaşında ne öğretiyorlardı bize; kendi içimizi görebilirsek diğerlerini görebilirdik, diğerlerini görebilirsek kendimizi görebilirdik. İşte ayna bu..." Tekrar sustular. Aynı yoldan, kendi adımlarını takip ederek daha hızlı yürümeye başladılar. Ay silikleşmiş, gün parlıyordu. Renklere güneş vuruyor, daha canlı parlıyorlardı. Şelalenin küçük çukuruna kadar konuşan olmadı.

Henüz büyümemiş, cinsiyeti kadın olacak olan kendi kendine konuşuyor gibiydi, "Aykız yedi yaşında biraz değişmeye başlamıştı aslında. Şimdi düşünüyorum da; onu kandırmak, ikna etmek çok kolay olurdu. Sanki biz ay ülkesi inanlarını, temel güdülerimizi, nasıl bir canlı olduğumuzu hiç bilmiyor gibiydi." "Mesela?" dedi kadın. "Yani, tanıyor da tanımıyor gibiydi. Biz şakalar, komiklikler yapsak çok iyi anlıyor gülüyor, e sen de öylesin, komiksin dediğimizde, kendinin öyle olduğunu anlayamıyordu. Bir arkadaşı ona kötü davrandığında küsmüyordu, dert edinmiyordu çok fazla ama biri bize kötü davransa, hemen kavgaya tutuşuyordu." Köye yaklaşmışlardı. Bir kaç kişi etraflarına geldi, hal hatır sordu. Nereye gittiklerini bilen yirmsisekiz toplantısı sorumluları nehrin kenarında oturuyorlardı. Onlara yaklaştılar.

Uzun bir yoldan, sonunda varmış olmanın dinginliğini taşımıyorlardı. Hala şüpheler, tedirginlikler, yarım bilinenlerin belirsizliği yüzlerinde suya bakıyorlardı. Su akıyordu taşların, otların, düşmüş ağaç dallarının üzerinden. Bir yanından bir yanına üç atlı arabasının sığabileceği nehir sadece akıyordu bütün olup bitenin karşısında. Çocuk anlatmaya başladı. Yirmisekiz toplantısı sorumluluları yüzlerini döndüler ona.  "Kolyelerimiz kelebek şeklindeymiş çünkü bir kelebek olarak ölüyoruz. Doğmadan önce, üç renkli meyvesi olan bir ağacın yapraklarını yiyerek bir kabuğun içine giriyoruz ve orada kelebeğe dönüşerek ölüyoruz, ta ki, eğer bir kadının avuçlarına düşene ve kabuğumuz onların avuçlarında kırılana kadar, ölmüş olarak kalıyoruz. Döngüyü yaşlılar başlatıyor, onlar kendilerini nehre bırakarak nehrin kabarmasını, ve ağaçlarda duran beyaz kabuklu ölü kelebeklerin nehre ve oradan kadınların avuçlarına düşmelerine neden oluyor." Yaşlı devam eder. "Kelebek kolyelerimiz aynadan çünkü yaşlıların ve ölmüş kelebeklerin bu döngüyü hatırlaması için tek yol bu. Aykız'ın kolyesinde bir şey eksik olmalı, bu yüzden nehre geri dönemedi..." Cinsiyeti kadın olacak olan genç atlar söze, "Galiba ben anlıyorum neler olduğunu; Aykız nereye gideceğini bilmiyordu bilse giderdi, neden gitmesin ki eğer vaktinin geldiğini düşünmüşse giderdi nehre. Gitmedi, çünkü aynasında bir şey eksikti, ona bu döngüyü gösterecek parça eksik olmalı." Yirmisekiz toplantısı sorumluluları ayağa kalktılar. Rüzgarın sesi nehrin akışına karışıyordu. Su, güneşin altında inatla ve kararlılıkla akıyor, hayatın hızını her canlıya hatırlatıyordu. "Bilinenler olanları anlamaya yetti mi?", sorumlulardan biri sormuştu bunu. Kimse cevaplamadı. Kimse cevaplamasa da bilinen sorulardan biriydi bu.

Aykız, babasının kolyesinin kendi içine bakan kısmını yaktığını kimseye söyleyememişti. On sekizinci yılı dolmadan annesinin kalbinden düştü düşeli, kendi içini bilmek zorundaydı. Yoksa yirmisekiz toplantısında kendini anlatamazdı diğerleri gibi. Çok çabaladı, mümkün olduğunca çok insanın hikayesini dinledi, çok insanı tanıdı, gençleri, çocukları, yaşlıları izledi ama ne öğrendiyse eksik kaldı. Diğerlerini anlamasının kendisini anlamasına yeteceğine inanıyordu inanmasına da, yine de anlayamıyordu. Ne inanmak ne de bilmek kendini anlamasına yetmedi. Aynasının kendi tarafına bakan kısmının yokluğunun yerini kimse dolduramadı. Son bir şey kalmıştı, aynasının peşinden gitmek. Bir sabah uyandı. Babasının gitmesini bekledi. Onun kolyesini alıp ateşe tuttuğu aynı yere durdu. Önce elini uzattı, ateşin alevlerinin aynayı geri vermesini hayal etti. Sonra, biraz daha uzattı elini, sonra kolunu, canı yanıyordu. Acı geçecektir diye düşünüyordu. Daha da uzattı gövdesini, beli tutuştu önce, göğsü, karnı, omuzları ve saçları. Acının dönüşümü çok kısa sürmüştü, bir an kalbi yerinden çıkacak gibi olmuş, ardından kırmızı ve siyah renkler birbirine karışmış, bütün renkler gözlerinin önünden gitmişti. Siyah ve beyaz noktalar uçuşuyordu gözlerinin önünden artık, sıcak etkisini şaşılacak derecede yitirmiş, acı hissetmesini sağlayan bütün hücreleri tek tek küle dönüşmüştü sanki. Evet, küle dönüşüyordu. Doğum nehrinin sularının serinliğini hayal etmeye çalıştı. Ağaçları, annesinin kalbinden düştüğü anı hatırlamaya çalıştı. Annesinin yüzünü gördü, sular geçiyor sandı saçlarının arasından, kollarından, yüzünden, ne mavi ne de yeşil olan serin sular...

-Bitti.-

Mayıs 14, 2018

Yüzde Üç


'Netflix' İnternet televizyonu artık Türkiye'de yayın yapıyor, kullananlar vardır. Kendisi aynı zamanda yapım şirketi, sadece kendi kanalında gösterilmek üzere ürettiği dizi ve filmleri de var. Bunlardan biri "Yüzde Üç". Bir bilimkurgu dizisi. Rastgele buldum ve ilk sekiz bölümünü iki günde yuttum. Amerikan yapımlarından bıkkınlık geldiği için tümüyle Brezilya bezeli bu yapım, bu özelliğiyle bile dikkatimi çekmişti. Yönetmen, Pedro Aguilera İspanya doğumlu, oyuncular Brezilya'dan, distopyanın geçtiği ülke Brezilya, fakat konu bütün dünyanın sorunu: insanın bitmez tükenmez hırsı ve ihaneti. Üstelik çok temiz ve anlaşılır bir İngilizcesi var. Pratik yapabilmek adına da tavsiye edilir. Ayrıca her iki sezon bölümleri de yayınlanıp bittiği için olsa gerek başka İnternet sitelerinde de bulunabiliyor dizi.


Hikaye zamanımızın dışında karanlık bir geleceği işaret etmekle birlikte, en önemli orjinalliği konunun tamamen günümüzde olup bitiyor olması. Dünyada ana geçim kaynakları olan su, toprak, gübre tükenmiştir ya da çoğu yerde tükenmek üzeredir. Bir ülkeden bir grup bilim adamı büyük bir adada yeni bir yaşam inşa etme projesi başlatırlar. Tüm alanlardaki son teknoloji buraya taşınır. Sulama sistemleri, su, toprak, yeni kaynak üretme gibi, yaşam için gerekli tüm detaylar baştan planlanır, programlanır. Bu yatırımı yapan, yani parayı veren küçük bir kesim bu bölgeye taşınır ve geride kalan büyük çoğunluk kısıtlı kaynaklarla yaşamaya mahkum edilir. Dünyanın bir yerinde açlıkla, soğukla, sıcakla ve hastalıklarla mücadele edilirken bir diğer bölgesinde en konforlu yaşam sürekli gelişen bir teknolojiyle devam etmektedir. Ancak yeni bölgede kaynak tasarrufu için doğum yasaklanmıştır ve her yıl eski yerleşimden yirmi yaşına basmışların yüzde üçü refah bölgesine seçilerek alınmaktadır. Böylelikle bir tarafta bırakılmış, o şekilde yaşamaya zorlanmış yüzde doksan yedilik kesimden bir grup, insan olarak iyi yaşamaya hakkı olduğunu ispatlayarak diğer tarafa geçmeyi haketmek zorundadır. Dizi, bu seçim, süreç ve sonucu anlatıyor. Zeki, keyifli ve yaratıcı bir hikaye. 

Mayıs 07, 2018

Bozgun

Aşklar I

-Bozgun-

Kent ayaktaydı. Ayaktaydı ve göğün oradaydım. Çevrilmişti sular.
Sokaklar, dağ yolları. otlar eğilmişti. Eğilmiş ve yitikti.
Kuşsuzdu gök. Gitti geldi atlılar alanlarda. Düştü gölgesi silahların. 

Yarı yüzlerini çıkardı çocuklar pencelerden.
Dirimin yarı yüzleriyle baktılar. Boştu evler, kapı önleri, karınca yuvaları. 
Bozgunun içinden bağırdım sana. tutulmuş sokaklardan. 
Kulelerden. Sesim döndü geldi. Bulmadı seni. 
Anladım başlamıştı yıkımımız. Sürgüne ve köleliğe.
Uzak ağzından. Çılgın etinden. Gök basılacak, köprüler atılacaktı.
Bırakılacaktı boralar. Sesler sürecekti. Bizim ayrılığımız için. 
Yalnızlığımız için bizim. Kanın adına.

Böyle bağırdım sana bir ucundan göğün. Geçip fırtınaları. Soğuk silahları.
Baktım durdum boralar, kuleler, kuzgunlar geçti. 
Döndü rüzgar gülleri. Yeni insanlar, eğrik otlar kalktı.
Kent ayaktaydı. Değişmiş gibi yeryüzü. 
O zamandı gördüm yüzün dolaştı dağ üstlerinde. Yaktı sönük ateşleri.

Geldi.
...

İlhan Berk, Aşklar şiirinden. Toplu Şiirleri II 

Mayıs 01, 2018

İşçi Bayramı Kutlu Olsun

Sabah evin kapısına iki çocuk geldi. "1 Mayıs işçi bayramınız kutlu olsun abla", dedi. Sizin de kutlu olsun dedim.

1994, Ulus, Ankara. foto: Hasan Erdoğan

Türkiye'de 4857 sayılı iş Kanunu'nun 71.72.73. maddeleri çocukların çalışma yaş ve şartlarını belirlemiştir. Buna göre, 15 yaşın altındaki çocukların çalıştırılmasını yasaktır. Yalnızca, "14 yaşını doldurmuş, ilk eğitimini tamamlamış ve devam etmek isteyeceği eğitime engel olmayacak şekilde bedensel ve zihinsel hafif işlerde çalışmaları mümkündür", denir. Bu çalışma da günde 7 saati, haftada 35 saati geçmemelidir.

Maden ocağı, kablo döşemesi, kanalizasyon, tünel inşaatı gibi işlerde 18 yaşın altındaki çocuklar çalışamaz. Sanayi sektöründe ve  gece işlerinde 18 yaşın altındaki çocuklar çalışamaz.

Türkiye genelinde (2012) 6-17 yaş aralığında 15 milyon 247 bin çocuk vardır. 
Bunlardan 6-14 yaş aralığında, 304 bin, 15-17 yaş aralığında 2 milyon 287 bin 500 çocuk işçi vardır.
Çalışan çocukların %68.8’i erkek, %31.2’si kızdır.
Çalışma alanlarına göre;
-%45 tarım sektörü
-%31 hizmet
-%24 sanayi sektörüdür.

Bu sayının içinde sokakta çalışan/çalıştırılan çocukların sayısı yoktur. Kayıt altına almak eksik ya da mümkün olamadığından sokakta yaşayan/çalışan/çalıştırılan çocuklar çoğunlukla tahmin edilememektedir.

Nisan 30, 2018

Yalnız Kuş

şarkının linki
Hepsi O Kadar


Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey...
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar. 

-Süreyya Berfe

Nisan 23, 2018

Aykız'ın Kolyesi III

Ay insanlarından Aykız'ın hikayesini hatırlayanlar halen varmış. Hikayeyi bilenler, "ne oldu ki Aykız'a?" sorularını duydukça bir yerlerde konuşulduğunu anlarlarmış. Demek ki bir yerlerde birileri Aykız'ı hatırlıyordu, böyle düşünürlermiş. Henüz yirmisekiz toplantılarına katılamadan yok olmuştu Aykız. Pek çok ay insanı neden bu kadar çabuk vazgeçtiğini konuşmuş bir müddet. Öyle ya, pek erken giden olmazmış Ay insanlarının ülkesinden. Yeterince kış gördüğünü düşünen ay yaşlıları gün olur, artık sabahları uyanmaktan vazgeçtiğini düşünür ve kendini doğum nehrine bırakırmış. Kimseyle vedalaşmaz, kimseye bir söz bırakmazmış. Ki aklında söyleyecek sözü kalan veda edecek insanı tutan, bu vazgeçme hakkından da mahrum olabilirmiş. Tıpkı Aykız'ın annesi gibi... Gelin görün ki ağaçların altında, nehrin kenarında, yirmi sekiz toplantılarında, çocukların okulunda, kadınların ve erkeklerin yataklarında Aykız'ın birden yok olması konuşmaları zamanla yerini ay insanlarının neden bir kelebek olarak doğduğu konusuna bırakmış. Aykız'ın birden kaybolması ona özel bir durum olmalıydı. Bunu anlamak için de doğumundan kaybolduğu güne kadar Aykız'ın neyinin farklı olduğunu konuşmaya başladılar.

Bir şey yoktu bilinen ya da hatırlanan. Herkes gibi doğmuştu Aykız da. Hepsi gibi doğum nehrinin kenarında annesinin kalbinden düşmüştü. Sonra bunu konuşmaya başladı önce yaşlı ay insanları. Gelmiş geçmiş diğer insanların farklı doğup doğmadıklarını düşünmeye en uygun onlardı ne de olsa. Böyle böyle daha çok konuşmaya başladılar. Bu, kolay kapanası, her yirmi sekiz toplantılarında değişen konular gibi günden güne unutulası çeşitten değildi. İlk defa bir Ay insanı ne doğum nehrinde ne de uykusunda ortadan kaybolmamıştı. Birden hiç olmamış gibi her izi silinmişti. Hiç olmamış gibi... Fakat ne yaşlılar ne de yetişkinler ne de her şeyi bilen henüz büyümüş çocuklar ne Aykız'ın ne de başkasının farklı doğup doğmadını bilmiyordu. Böyle böyle konuşmalar birbirine eklenirken kimi kadın ve erkekler bunun bir tek çaresi olduğuna kanaat etmişti; doğum nehrinin ucuna gidilecekti. Ancak o şekilde nasıl doğduklarını tam olarak anlayabilirler ve Aykız'ın farklı olup olmadığını ve belki hatta nasıl kaybolduğunu bulabilirlerdi.

İki, yetişkin olmamış ama büyümüş çocuk, bir yetişkin kadın, bir çocuk, üç cinsiyet işaretini sildirmiş yaşlı, ayın yirmi sekiz gününü doldurduğu gün yola çıktılar. Böylelikle geceleri de gündüz gibi aydınlıktan faydalanabileceklerdi. Nehrin şelalesinin döküldüğü küçük çukuru şimdiye geçen sadece yetişkin kadınmış aralarında. Diğer altısı arkadan o önden gidiyormuş bu yüzden. Nehir, üzerine eğilen sazlıkların ışığıyla yer yer gölgeli, koyu yeşil renkli, sakin bir keman gibi akıyormuş yanları sıra. Geniş, çizilmiş gibi düzgün patika ve boylarınca sümbüller, güzel bir yerde yaşadıklarını hatırlatıyormuş onlara. Şelale gölünden sonra patika oldukça daralmış, tek sıra halinde yürümek zorunda bırakmış onları. Ağaçlar sıklaşmış, yaprakları önlerini kesmeye başlamış. Gün inmiş, ay yükselmiş, aydınlık azalmış. Yürümeye devam etmişler. "Buralara az insan geliyor olmalı", demiş çocuk. "Henüz ağaçlar azalmamış, nehir çıldırmamış değil mi", demiş kadın. "Çok güzel", demiş yaşlılardan biri.  

"Ağaçlara bakın", demiş diğer yaşlı. Siyah, kırmızı ve beyaz renkli tuhaf meyveli ağaçlarla sıklaşmış etraflarında. İlk defa böyle, aynı anda farklı renkleri olan meyveler görüyorlardı. Köylerinde çok meyve ağaçları vardı pek tabii, ama böyle minicik yuvarlakların bir araya geldiği, üstelik her bir yuvarlağında siyah noktalar olan, evlerinin pencere kollarına konan kuşların burunları gibi bir şeyleri ilk defa görüyorlardı. Çocuklar yaşlılara sormuş, yaşlılar önde giden kadına; hiç gören olmamıştı bunlardan. Patika giderek silinmiş. Nehir kenarından ister istemez içerilere doğru kaymışlar. Bol yapraklı bol dallı geniş gövdeli renkli meyveli ağaçlar arasından yürüyorlarmış artık. Ayın ışığı yukarılarda daha da parlak görünüyormuş. Bunu farketmişler ilk defa. Memesinden göğsüne yayılan bir sızı hissetmiş kadın.Sırtının tam ortasından arkadan öne doğru gelen, içinden geçip göğsünde son bulan ince bir sızı. Çocuğa doğru bakmış kadın. Henüz büyümüş ama yetişkin olmamışlardan biri kaşlarının çatıldığını kadının, ellerini bir aşağı bir yukarı kalbinin üzerinde gezdirdiğini görüyormuş. Ağrıdığını anlamış o da. Bir şeye doğru yaklaştıkları besbelliydi. "Acaba", der yaşlılardan biri, "aramıza bir de yetişkin erkek mi getirseydik."

İki kelebek düşmüştü yetişkin kadının kalbinden şimdiye kadar. İkisi de kendi cinsindendi. Nadir bir şeydi bu ay insanları arasında, peş peşe ve sadece dişiler bulmuş olmak avuçlarında. Bu yüzden Aykız'ı ancak onun hissedebileceği düşünülmüştü ve haklılardı galiba. Önden arada düşerek ama koşarak giden çocuk "sessiz olun", dedi fısıldayarak. "Yapraklar konuşmaya başladı, duymuyor musunuz." Duymuyorlardı. "Ah, siz yetişkinler," dedi çocuk. "İyi ki beni göndermiş yirmi sekiz toplantısı sorumluluları. Şu beyaz yürüyen otları da görmüyor musunuz?" diyerek durmuştu çocuk. Hemen bütün ağaçların üstünde beyaz, meyvelerinin iki katı uzunluğunda ama onların genişliğinde hareket eden bir şeyler vardı. Ayakları yoktu, köy meydanlarında gördükleri solucanlara benziyorlardı ama onlar gibi ince ve uzun değillerdi. Daha kalın ama onlar gibi ilerliyorlardı. Bir farkla; sürekli yaprakları ısırıyorlardı ve yutuyorlardı. Ağaçların kimi delikli yapraklı, kimi yarısı yenmiş yapraklı, kimi de gülsüz bahçeler gibi kuru dallarla kalmıştı. Her yer ama her yer, çocuğun deyişiyle bu hareketli otlarla dolmuştu bir anda. Kadın iyice kalbini ovalamaya başladı. Varmışlardı. Doğum nehrinin başladığı yer burasıydı, çünkü su, ağaçların altından çıkıyordu. "Bunca zaman anlamalıydık", dedi yaşlılar aynı anda. Ay insanlarının beyaz tenlerini, birbirlerine olan bağlılıklarını, gözlerindeki hareli elalığı nereden aldıklarını anlıyorlardı. Bu hareketli otların beyazlığı, ağaç köklerinden çıkan doğum nehri ve onun akan yeşilliğini görmüşlerdi yıllar ve yıllar ay insanların her birinde.

Çocuk istemsiz bir şekilde yürüyen otlara doğru uzattı elini. Bir şey vardı yanlarında hemen hepsinin. Ondan daha beyaz, biraz daha büyük ama hareketsiz bir şey. Kuşların burnu gibi sert ama daha yumuşak; daha çok yumurtalarının kabuğu gibi. Eline aldı çocuk, gözlerinden yaşlar akıyordu. Gözlerini kapattı. Kapalı beyaz şeklin içinden bir ses geldi. Yürüyen otlar ona doğru hareketlendi. Kapalı beyazın içinden daha da yüksek bir ses geldi. Bir şey vurarak kabuğu kırmaya başladı. Kırdı, kırdı, küçük bir kanat görünene kadar kırdı. Çırpınan bir kanat, sonra bir diğer kanat ve yürüyen beyaz otların baş kısımlarına benzeyen bir baş, beyaz kabuğun içinden çıktı ve anında çocuğun ayaklarının dibine düştü. Ölmüştü. Henüz yetişkin olmamış çocuklardan biri koştu, o zaman yaşlılardan biri onun erkek olacağını anladı, koştu kelebeği aldı ve kadına doğru getirdi, ama kelebek çoktan ölmüştü. Yanlış yerde kabuğundan çıkmıştı. Bir yetişkin kadının kalbinden ellerine düşmesi gerekiyordu ama "çocuk" ona dokunduğu için kendini ay insanlarının köyüne yakın sanmış, kabuğundan çıkıvermişti. Erkek olacağı anlaşılan ve cinsiyet işareti oluşmaya oracıkta başlamış büyümüş ama yetişkin olmamış çocuk kelebeği hala elinde tutuyor ve kadına bakıyordu. Kadın ona baktı, ellerini öptü, "Şimdi olmaz", dedi. "Ne sen ne de ben onu yaşatabiliriz. Onu emziremem. Üstelik kalbimin dışında doğdu. Belki yaşardı ama yine de şimdi olmaz. Ay insanlarının ne zaman doğacağını biz hep nehre bakarak karar veriyorduk. Eğer nehir üzerinde yakamozlar akmaya başlamışsa bu, yeterince yaşlının vazgeçtiğini, kendilerini nehre bıraktığını gösterirdi bizde. Biz de az ay insanı kaldığına kanaat getirerek, erkeklerin kalbimize dokunmasına izin verirdik." 

Yürüyen beyaz otlar, yeşil yaprakları yiyor. Doyanlar kabuklarını örmeye başlıyor. Kabukları bitenler öylece duruyorlardı. Bir yaşlı kabuğa doğru yaklaştı ama dokunmadı. "Biz nehre katıldığımızda sular kabarıyor olmalı ve nehir geri geri dolarak bu ağaçların gövdelerini kaplıyor olmalı. Böylelikle hem bu beyaz kabuklu yürüyen otlar, hem de ağaçların yaprakları suya karışıyor. Siz nehri gözetleyen kadınlar, yaprağın yeşiliyle beyazın karışımını ışıklar şeklinde görüyor olmalısınız. Bizim gidişimizi değil de, kelebeklerin gelişini görüyordunuz. Anlaşılıyor ki bu yürüyen otlar kabuklarını havada, dalların üzerinde örüyorlar. O yüzden kelebek olarak çıkıyorlar. Ancak havada hayatta kalabileceklerini öğrenmiş olmalılar." "Şaşırtıcı", dedi diğer yetişkin olmamış olan. "Peki ama, neden, nasıl kadınların avuçlarına düşer düşmez küçük bir insana dönüşüyorlar." "Çünkü", der çocuk, "Havaya değil bir tene düştüğümüzü anlar anlamaz ona dönüşüyoruz. Canımız acıyor, ağlıyoruz, bağırıyoruz, uçmaya çalışıyoruz ama havadan önce değdiğimiz ilk maddi şeyi kabuğun dışındaki tek dünya sanıyoruz. Ona dönüşmezsek o dünyada var olamayacağımızı sanıyoruz. Böylelikle, kabuğunu kaybetmiş, hatırlayan ama bulamayan, uçmayı bilen ama unutmuş bir kelebek olan insanlar oluyoruz. Şimdi anladım demiş" çocuk devam ederek, "neden gitmek istediğimde, üzüldüğümde, bir köşede büzülüp kaldığımı, başımı dizlerimin arasına sokarak, sanki bir kabuğum varmış gibi kendimi bir topa dönüştürdüğümü, şimdi anladım." Duymanın ve anlamanın sessizliği geldi, durdu onlarla birlikte.Yaprakların yenilirken çıkardığı sesten ve nehrin sularının kayalara çarpmasından başka duyulan bir ses yoktu. 

Aykız'ın neden birden yok olduğunu hala anlamamışlardı yine de. Eğer o da hepsi gibi doğduysa, neden hepsi gibi kaybolmamıştı...

devam edecek. 

Nisan 16, 2018

Hafıza

                                             

Nisan 09, 2018

Beşyüz lira*: Kelebekler ve Tolga Karaçelik filmleri

büyülügerçeklik.com
soldan sağa: müzik yapımcısı;Ahmet K. Bilgiç, yapımcı; Diloy Gülün,
yönetmen; Tolga Karaçelik, oyuncu; Tuğça Altuğ 
'Sundance' film festivalinde Dünya Sineması dalında Büyük Jüri ödülünü aldı Kelebekler filmi. Ödül, getirdiği parasının yanında, prestijli bir festivalin ödülünden aldığı imajla Amerika'da geniş bir çevrede gösterime girerek Türk sineması, yönetmen ve oyuncular için yeni kapıların yolu olabilme ihtimalini de getirmesi bakımından önemli görünmektedir. Ya da, yanda gördüğünüz kazanmanın hazzıdır belki en önemlisi.

Film tam olarak şöyle: Çok iyi. Şelalesinin sesi gelen nehir gibi akıyor, ne oldu ne bitti kim ne dedi derken bir bakıyorsunuz muhteşem final cümlesi yüzünüzü yıkamış geçmiş. Biz insanlar, içerde kızdığımız kocamıza olan hıncımızı halıdan çıkarırız, çırpar çırpar dururuz delice. Kavgacı yetişkinlerin sevilmeyen çocukluklarının izlerini taşır kendi çocukları. Kadınlar, "babamız bizi sevmedi", iç çekişleriyle hırpalar adamları. Aynı adamlar aynı babaların şiddetiyle canından bezdirir kadınları. Doksan dakikada oynanıp bütün hafta konuşulan futbol maçı gibidir hayat. Olmuş olanın çoktan olduğunu anlamamız bir ömür sürebilir. Bazı olmuşların izleri olacakları gölgeler durur. "Dar alanda kısa paslaşmalarla" geçen hayatların alt katlarından uzananlar, gökdelenleri başka gezegengenlerin kaya parçaları zanneder. Sivri tellerle çevrili gökdelenlerde yaşayanlar hep iyi, hep güzel, hep akıllı, hep yeni, hep lezzetli, hep bilenler olarak bütün diğerlerine hep eksilerin kaldığına emindirler. "Kapalı dükkana kira ödeyen", aşklarla doludur hemen herkesin hayatı. Karşılıksız, habersiz ya da ümitsiz. 

büyülügerçeklik.com

Cemal(Tolga Tekin), Kenan (Bartu Küçükçağlayan) ve Suzan (Tuğçe Altun) babalarının aramasıyla nerdeyse otuz yıldır gitmedikleri köylerine doğru yola çıkarlar. Hemen bir çok filmde var olan bu yol ve varma hikayesi komik, trajik ve trajikomik fakat bütünüyle politik bir açıyla işlenmiş. Babalarıyla ilgili problemleri bir yana, kendileri de çocukluklarından beri ayrı ayrı yaşamışlardır. Her biri anne ve babalarından kalan yaralarla büyümüş, yürümeye çalışmaktadırlar. Yola çıkarlar, köye varırlar ve Kelebekleri beklerler. Filmin kalan atmosferi Türkiye panaromasıdır. 

Bir hayat olsun ki; of'lamadığımız, sitem etmediğimiz, keşke'lemediğimiz, yetişebildiğimiz, tamamlayabildiğimiz, kısa bulmadığımız ya da uzunluğundan yılmadığımız. Olmuyor. Öyle biri olsun ki; bir sabah uyandığında bir el çırpması beklemesin olmayanları olduracak, gidenleri döndürecek, yaraları iyileştirecek. Bulunmuyor. Kelebekler filmi bize, bir ermişin hayatımızı olduğundan farklı yapmadığı gibi, bir gün yapmayacağını da söylüyor. Yaşam, sabahları iki yumurtaya ekmek banmak kadar sıradan, kısa, az ama lezzetli. Yaşamın kendimizden daha özel hiç bir detayı yok belki. Gözümüzü kapattığımız her kötülük körlüğümüz, zarar verdiğimiz her parça yaralarımız aslında diyor Kelebekler filmi. Yaşamak kapitalizmin bizden istedikleriyle bizim verebildiklerimiz arasında gidip geliyor sabah akşam, diyor.
büyülügerçeklik.com
Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki takdir edilesi bir başarı hikayesi. Kavga sahnesi son zamanlarda gördüğüm en yaratıcı kavga anlatımı olmuş. Bahsetmeden geçilmeyecek kadar çok şey katmış filme. Çektiği fotoğrafları çocukluğunda 'Greenpeace" e göndermesi, fotoğraf aşkı ve azmi açısından belirleyici görünüyor. 1991'de on dokuz yaşında TRT'ye kameraman olarak  girip, tam olarak göre göre öğrenen ve  bugünlere gelerek Sarmaşık, Kış Uykusu, Bir Zamanlar Anadoluda, Üç Maymun, Issız Adam gibi ödüllü pek çok filme imza atan bir yetenek. Benim oyuncu favorim Bartu Küçükçağlayan'dı. Genel beğeni Tuğçe Altun üzerinde toplanmış ki tiyatrocu olarak ilk sinema filmi. Artık ne oynasa sevdiğim, her daim favorim Serkan Keskin de iyi ki filmdeymiş.

Tolga Karaçelik'in gelişi Gişe Memuru'ndan bellimiydi emin değilim fakat Sarmaşık filminden belliydi. Aslında bütün yukarıda yazılanlar üç filmininde de ortak anlattıkları. Sarmaşık'da yoğun olarak baba, iktidar, isyan, otoritenin gizli korkaklığı, yine kapitalizm eleştirisi var. Gişe Memuru'nda Anayurt Oteli izleri var. Gişe Memuru karakterini Kelebekler filminde de kullanmış olması, Sarmaşık filminde kadınsız ve tek evrende gayet akıcı bir film çıkarmış olması, ve tavuklar gibi yaratıcı detayları kendisini Türkiye'nin dışına daha nice nice  taşıyacaktır bence. Filmlerin hepsini izlemek isteyen olursa kronolojik sırayı tavsiye ederim. Biri yeter derseniz, yönetmenin olmuş hali Kelebekler'dir. 

Nisan 04, 2018

Güne Özel

Bu haftaya özel iki yazı paylaşıyorum. Haliyle özel bir hafta, yaş dönümüm, olsun o kadar.

Bu fotoğrafdaki çiçeklere sabah yürüyüşümde rastladım. Kendime yaş günü hediyemdirler. Dileğim, geri kalan yaşamımda daha çok güzelliklere ve güzel insanlara rastlayabilmek, daha güzel bir dünyaya uyanabilmek gün ve gün...

Hayat, çok menem bir şey değil bana sorarsanız, fakat yaşamaya değer. Aynı şeyleri yaşamak şartıyla tekrar dünyaya gönderilecek olsaydım, gelirdim...

Bu yılın şarkısı da çok eskilerden, yine değişmeyen favorim: Semiramis Pekkan'dan.
Hala bu şarkıyı daha iyi yorumlayan çıkmadı. Bakın hele yani, şurada yeni dönem iyi seslerden Melek Mosso yorumlamış, ama bence berbat!

Yazı güncelleme (16:41)

Bir de şu 'google' ın kişiye özel jestlerini seviyorum. Sayesinde sevdiğim bir şahsın da bugün doğanlardan olduğunu farkettim


Maya Angelou; şarkıcı, şair, yazar, oyuncu ve sivil haklar aktivisti bir kadın. Şöyle bir sözü var çok sevdiğim: "There is no greater agony than bearing an untold story inside you."

Nisan 02, 2018

Biraz Değiştim

BİRAZ DEĞİŞTİM

Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
Değiştim,
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil!
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın
Ne kazanabileni ne de kaybedeniyim,
Sorun değil!

Elbet alışırım,
Biraz alıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Alıştım,
Varlığını istemediğim tüm eksik yanlarıma,
Ve çokluğunu da yokluğunu da istemediğim bu iki arada bir derede duyguya alışıyorum,
Bir yanım bırak diyor bir yanım –ma,
Kesin değil!

Henüz tanıştım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Tanıdığımı sandığım bana daha da yakınım artık,
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda,
Ve aynalara ağlarken gördüklerim kendi tarafımda…
Bir yanım memnun oldum diyor, bir yanım tanıyamadım daha,
Samimi değil!

Bir hayli kırıldım,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime,
Gözlerimden tut da ciğerime kadar kırgınım!
Aslında ne sana, ne olanlara…
Kendime kırgınım…
Maziye hiç değil, an’a kırgınım.
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına,
Dinlediğim şarkılarda bana seni anlatan şarkıcılara,
Beni anlamadığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşlarına…
Bir hayli kırgınım…
Beni ben kırdım oysa,
İyi değil!

Galiba yoruldum,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar,
Kendime kalbimi kanıtlamaktan,
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan,
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum...

- Çisel Onat