Ocak 31, 2017

Geçtiğimiz Altı Ayda Çok Şey Oldu

17/07/2017
Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
bir taşla iki kuş vurdun
biri benimdi
biri de bendim sanki.

Kurumuş söğüt ağaçlarına iki mütevazı yuva inşa ettim
Kuzey ülkelerinden güney ülkelerine inerken kavmim
Nasıl beklediğime kanıt olsun diye bi’ ben göç etmedim.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
kalbin minyatür bir sapandı sanki
bu daldan buraya, bir ben, bir başıma
düşmüş olamazdım değil mi?

02/07/2017
Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Arsalarda top koşturmayı bıraktım
Çünkü büyük binalar diktiler yerine
Ağaç yapraklarından dolma yapmayı
Ağaçların kendisine vakfettim.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Ben bir yas tuttum, teselli buldum
Kovboy şapkalarını orta yerinden vurdum
Sanırsın tabancadan anlarım
Durdum bir de kendime doğrulttum
Annem çok ağladı, sırf bu sebepten
Kendime kıymaktan kendimi alıkoydum.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Kiminle uyudum, kiminle uyandım
Belki aşktan çok şey umdum
Sararma vaktim gelseydi sararırdım
Kalbim vaatlerden vaat sundu
yine de seni aldıramadım.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Kendi rızamla uykuya dalamadım
Suyla yuttum hapları,
boğazımdan geçsin diye
Nefes almadan yutkundum.
Ellerimle ektim ne varsa şu tarlaya
Sıcakları bahane edip yine ben yaktım.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Suladığım çiçekler içinde
Şaşılacak şey sanki bir ben kurudum.
Kurt postu çektim üstüme
Dedim kimseler yaklaşmasın
Bir avcı vurdu beni
Şanstan nasibimi
Tam da böyle aldım.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Nasıl işse artık beni yerimden eden fırtına
Bir tek sana uğramadı
Buna gönül koymadım.

-Sinem Sal

Ocak 28, 2017

Gülünç Olan

Bütün Aşk Mektupları

Bütün aşk mektupları
Gülünçtür.
Aşk mektubu olmazdı onlar eğer olmasalardı
Gülünç.

Ben de zamanında yazdım aşk mektupları,
Başkaları gibi,
Gülünç.

Aşk mektupları, eğer aşk varsa,
İster istemez
Gülünç.

Ama, her şey bir yana,
Asla aşk mektubu
Yazmamış olanlardır sadece
Gülünç.

Ah, yazdığım zamanlara geri dönsem
Farkında olmadan
Gülünç
Aşk mektupları...

Aslında bugün
Benim anılarımdır
Bu aşk mektuplarına dair
Gülünç
Olan.

(Vurgulanan bütün kelimeler,
Vurgulanan duygular gibi
Doğal olarak
Gülünç.)

- Fernando Pessoa

Ocak 25, 2017

Aşağıda Yolcu Kalmasın


Bahar geldi nidaları ile koştunuz değil mi oraya buraya? Nasıl da fırlatıverdiniz bütün kış sizi ısıtmış korumuş kollamış paltoları? Ah ah insansoyu böyle... Oysa daha Kars'ı, karını, soğuğunu, trenini anlatacağım size ama önce Kapadokya gezisi sonbahardan kalan, sonra kış ve nihayetinde  baharı yakalayacağız umarım... Umut iyi bir şeydir.  

Ocak 19, 2017

"Hangimiz Önce Ölecek"

Hangimiz Önce Ölecek

Her yokladığında şiddetle savuşturduğumuz
Tetik bekleyen soğuk sancı:
Kim önce ölecek içimizden?

Kendi zehiriyle mühürlü soğuk ter
Sustukça çözülen soru
Zamanının sağlamlaştırdığı saydamlıkta
Arkadaşlar: hayat akrabalığı

Rastlantıların gizli yasası:
Seçimden zorunluluğa evrilmiş
Gizli kader ortaklığı

Yanyan çatılmış haritalar
Birlikte geçilmiş yollar
Zamanla adına dostluk denilen
Sayıma gelmez nice ayrıntı

Hangimiz ölecek ilk
Ve ardında kalanlar
Nasıl var edecek onun yokluğunu?

Hepimizin kalbini birbirimizden habersiz yoklayan
Dilsiz kurşun, uğursuz kuşku:
Önce kim ve sonra nasıl
Sürdürecek eksilmiş toplamı
İçimizden biri ölmeden bilmek
Yokluğunun nasıl bir hayat yaptığını

Hayat eksiltememişken bizi birbirimizden
Ölüm hangimize verecek sırasını? "

-Murathan Mungan

2.11.2017

Ocak 16, 2017

İyi Adamları Dinlemek: "Yol Ayrımı"

12.12.2017

Şener Şen'in oynadığı Yol Ayrımı filmini çok sevdim denemez. Ana akım sosyal medyadaki bütün kötü eleştirileri biliyordum. Uğur Vardan hakkında genel geçer yazmıştı. Ekşi Sözlük'de yarısında çıkanlardan küfür edenlere, figüranından bütün karakterlerine kadar yerden yere vuranları biliyordum. Bile bile gittim. Evdeki muhtemel sinema, kitap, müzik, sıcak kahvemle ağaçları seyretme konforumdan vazgeçtim, soğuk havada yollara düştüm. Bile bile izledim. Sevmeyeceğimi anlasaydım baştan, yine de giderdim. Çünkü filmi izlemeye gitmemiştim. 

buyulugerceklik.com

Ben, bize, yaşamları boyunca çok hikaye anlatmış iki güzel adamın yeni söyleyeceklerini dinlemeye gitmiştim. Bunlardan biri; Badi Ekrem, Paşa Lütfi, Vecihi, Maho, Ziya, Ziver bey, Züğürt Ağa, Mesudiyeli Mesut, Muhsin Bey, Şakir, Baran ve Avcı Ferman karakterlerini yaratmış Şener Şen'di... Diğeri, Tosun Paşa,
buyulugerceklik.comSultan, Banker Bilo, Davaro, İffet, Fahriye Abla, Şekerpara, Züğürt Ağa ve dahi Çiçek Abbas, ve de Muhsin Bey, ve Eşkiya filmlerinin, İkinci Bahar ve Süper Baba dizilerinin senaryolarını yazmış, Fahriye Abla, Muhsin Bey, Eşkiya, Gönül Yarası gibi filmleri yönetmiş Yavuz Turgul'du. 

Bir zamanlar söylediklerini sevmiş olmamız, yeni söyleyeceklerinin değerini garanti etmeyebilir, fakat iyi bir hikaye olabilme ihtimalini kimse göz ardı edemez. Bahsettiğimiz filmler sadece büyük çoğunluğun eğlendiği, sinemadan keyif aldığı hikayeler değildi. Neredeyse her biri Türk sinema tarihine birer çizik atmış, bazıları bir dönem başlatmıştı.

Sultan filmi, ikinci köprünün yapımı esnasında İstanbul-Armutlu gece kondu mahallelerinin direnişini öyle ya da böyle anlatan tek Türk filmidir belki. Tosun Paşa, Davaro, Banker Bilo, Şekerpare, Züğürt Ağa filmleriyle feodal yapıdan kentsel yaşama geçişi izliyorduk. Yetmişlı yılların ülke sanayileşmesinin köydeki Züğürt ağayı İstanbul sokaklarında kafasında tepsiyle çiğ köfte satmaya kadar götüren hikayesi, çok fazla kişinin hikayesiydi... Banker Bilo keza benzerdir. Şekerpare, Tosunpaşa ayrı ayrı hala en komik ironileri sunar bize. Yine Çiçek Abbas hala bir başyapıttır ve seksenli yılların kent-köylü toplumunun değişen kabuğunu çok iyi yansıtmıştır. Fahriye Abla ve İffet filminin anlamını erkek okuyuculara bırakıyorum. Ben ömrü hayatımda bir erkek tanımadım ki İffet filmini ve taksi sahnesini bilmiyor olsun. Bu bile bir filmi insan hayatında önemli bir yere koyar kanımca... Muhsin Bey, Uğur Yücel'i sinemada yaratan filmdir demek çok iddialı olmayacaktır. Hemen bütün eleştirmenlerce 100 Türk filmi arasında gösterilen en iyi dramlardan biridir. Ah Eşkiya!, doksanlı yıllarda hepimizin yüreğini dağladı ama onun ötesinde Türk sinemasını yeniden yazmış, önünü açmış, "sinemada türk filmi izlenmez" algısını kökünden değiştirmiş bir filmdir Eşkiya... Ondan sonra çekilen pek çok Türk filmi artık sinemada izlenir olmuştur. 2,5 milyon kişilik izlenme oranıyla rekor kırmıştır. İkinci Bahar ve Süper Baba dizileri keza TV dünyası için çok önemlidir. İkinci Bahar Ozan Güven ve Nurgül Yeşilçay'ı doğurmuştur bence. Dizinin yayınlandığı akşamlar biz bankada mesai yapmazdık. Böyle bir şeylerdi Yavuz Turgul'un hikayeleri... Şener Şen'in yarattığı Vecihi, Şakir, Ziver Bey, Muhsin Bey ve Baran gibi karakterlerin üzerine Türk sineması çok değişmiş, Z. Demikubuz, R.Erdem, P. Esmer, O.Ünlü gibi şimdilik sayabileceğim pek çok iyi yönetmen iyi şeyler söylemiş olsa da, bu karakterler halen bizim için canlıdır, kare taşlarıdır.

buyulugerceklik.com

Yol Ayrımı filminde Yavuz Turgul kapitalist sistemin biz insancıklara neler yaptığını anlatmış... Bu, son yıllarda pek çok sanat biçiminin anlattığı bir hikaye. Dolayısıyla bundan sonra anlatılacakları ayırd eden nasıl anlatıldığı olacaktır. Yine de şunu unutmamak gerekir; bu öyle bir konu ki nasıl anlatılırsa anlatılsın kişi ancak dinlemek, görmek ve anlamak istediğinde içine dokunabileceği bir konu. O yüzden, hikayenin biz izleyicilerde derin bir etki bırakmaması çok normal. Bana sorarsanız iyi yazmış ama iyi çekememiş. Çoğu filminde yaptığı gibi başka bir yönetmene bıraksa senaryosunu belki ticari açıdan daha avantajlı olabilirdi. Hikaye dokunmayınca geriye teknik olarak bir sinema şöleni ummak gerekiyordu, o da pek Turgul'un işi değildir. Fantastik özel efektler bekleyemiyorduk. Sinema anlatımı olarak keyif vermiyordu fakat satır aralarında güzel şeyler söyleniyordu. Filmdeki Mazhar bey Altan dostunun (Rutkay Aziz) kapısını çalıyor çok uzun zaman sonra. "Haber vermeden geldim kusura bakma" diyor. "Ne zamandır dost dosta haber veriyor kapısına gelirken", diyor arkadaşı Altan. Ben de düşündüm; ne zamandır...

buyulugerceklik.com

Hiç çekinmeden doğrudan mesaj veriyor film. Bu haliyle oldukça tiyatro vari. Yaşadığımız hayatın kısalığından ve hangi bedeller uğruna neleri feda ettiğimizi gözümüze sokmaya çalışıyor. Bence, söylediği farklı ve önemli bir şey, değişimin ne olduğu ya da sistemi nelerin rahatsız ettiği üzerineydi. Mazhar Bey'in kararı sonucu ailesinde kimse maddi açıdan mağdur olmayacak olmasına rağmen, kapitalizmin hep daha fazlasını isteme halinin aile bağlarına kadar inmesi, kişiler izin verse dahi insanın, sistemin devamlılığını kendi bekası için gerekli görme anlayışının çarpıklığını anlatabilmesi iyi detaylardı. Diğer yandan, finalinin umut vaad ediyor olması genel geçer gerçekliğe ters düştüğü için inandırıcı ve devamında etkileyici değildi. Tersi olsaydı daha çarpıcı olabilirdi, fakat diyorum ya, doğrudan anlatıyordu ne demek istiyorsa yönetmen. Yalana dolana, dolaşmaya gerek kalmadan.

buyulugerceklik.com


buyulugerceklik.comŞener Şen her zamanki gibiydi. Uzun zamandır, Gönül Yarası, Kabadayı, Avcı filmlerinde olduğu gibi. Onu tanıyıp da sevmemek mümkün değil artık bir sinema adamı olarak. Fakat diğer oyunculardan eğreti duranlar vardı açıkçası. Mert Fırat, Şener Şen'i tanımayanlar için filme seyirci çekmek için mi seçilmiş, düşünmeden edemedim. Zira oynadığı karakterin kapsamı geniş olsa da rol ona çok küçüktü. Nihal Yalçın son zamanlarda sevdiğim kadın oyunculardan ama o da atolyeci solcu işçiyi çok ezberden oynuyordu. Bir şeyler fazlaydı oyunculuğunda şimdi ifade edemediğim. Oysa başka projelerde çok iyi işler çıkarmışlığı var. Asıl söz edilmesi gerekli oyuncu her haliyle filme ağırlığını koymuş Çiğdem Selışık Onat'dı. Hayatı Amerika'da geçmiş, orada oyunculuk ve yönetmenlik doktorası yapmış yıllardır hocalık yapan bir kadın. İstanbul Kırmızısı filminde görmesek Mazhar beyin annesi hayatta sanabilirdik. Kendisi rolü kabul etmesini şöyle açıklıyor; "Teklif geldiğinde kadroda tanıdığım Şener bey vardı. Kendisini Muhsin Bey'den tanıyordum. Onunla oynamak benim için bir hediye oldu. Çok keyif aldım." Ve müzikler Anjelika Akbar, onun piyanosunun eşlik ettiği yağmur sahnesi bence de harikaydı...

buyulugerceklik.com,

Bugün Tarık Akan filmlerini izlerken gözümde hep bir hüzün oluyor. Artık yeni rollerinde izleyemeyeceğimi bilmek içimde bir ağrıyı canlı tutuyor. Sadece bu sebepten bile Şener Şen'in hayat verdiği  Mazhar Bey'i izlemek keyifli olacaktı. Oldu da. Belki bir Çiçek Abbas'ın Şakir abisi değildi ama, kim hayatında unutulmaz anları onlarca defa yaratabiliyordu ki... 

Yol Ayrımı, 2017, Yönetmen: Yavuz Turgul, Senaryo: Yavuz Turgul,
Oyuncular: Şener Şen, Çiğdem Selışık Onat, Mert Fırat, Tilbe Saran, Nihal Yalçın, Rutkay Aziz, Defne Kayalar, Ruhsar Öcal

Ocak 13, 2017

Bir Sarı Çiçek: "İşe Yarar Bir Şey"

28.11.2017

Çello çalan bir kadın kadar güzeldir çello dinleyen bir kadın. Okurken dinlemeniz tavsiyedir: Hildur Gudnadottirden 'Strokur.'
  

"İlk cümle Allah vergisidir,"  diyor filmde Leyla. Avukatlık yapan bir şair. Şairler kendine şair demezmiş, ki kişisel tarihlerine bakıldığında geçinebilmek için başka işler yaptıkları malumdur. Bu konuda Sait Faik'in inadını hatırlıyorum. "Yazmak başlı başına bir iştir", mi "iş olmalıdır" mı, öyle bir şey demiştir. O da pek tabii ailesinin mal varlığı ve annesinin desteği ile idare ediyordu.


Bir ara filmde, Arjantinli yazar Julia Cortazar'ın Bir Sarı Çiçek öyküsü anlatılıyor. Ne yazık başını hatırlamıyorum ama ölmek üzere olan bir canlıyla (insan mıydı hayvan mı, onu da hatırlamıyorum) bir küçük sarı çiçek bir gün göz göze geliyorlar. Çiçek uzun uzun canlıya bakıyor o ölmeden önce. Aslında hatırladığım tek şey bir küçük sarı çiçekle gözgöze geldiğimdi benim de. Film başlı başına bu esasla örülü. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bizi hayata bağlı tutabilecek, bulduğumuz, var olduğunu sandığımız, yarattığımız ya da kaybedince yeniden aradığımız sarı çiçeklerle... Bir yolculukla başlayıp, geri dönüş yolunun başında bitiyor film. Tren, yol, kadınlar, kadınların hikayeleri, hayatında artık bir sarı çiçek olmadığına ve olamayacağına kanaat getirmiş olan Yavuz ve yol boyunca onlara eşlik eden 'strokur' şarkısı... 'Strokur' Danimarka dilinde dokunmak anlamına geliyor. Besteyi yapan ve muhteşem yorumlayan Hildur G., en son Reha Erdem'in Jin filminin de müziklerini yapmış ve Frankfurt film festivalinde en iyi müzik ödülünü almıştır.


Sinemadan çıktığımda, üç yıldır Kızılay'ı ilk defa sevdiğimi düşündüm. Uçan bir poşet geçti gözümün önünden, bir adam bir kadının kolundan sıkıca tuttu, iteleyerek öteledi, bir çocuk mendil uzattı, bir taksici kapısını çarptı, kokoreç kokusu genzimi yaktı, sigarasının dumanı burnumu deldi geçti birinin. Mavi, sarı, yeşil ışıklar, kadın, çocuk, adam, kısa, uzun, şişman ve zayıf insanlar. Taşları kırılmış kaldırımlar, üstüme yürüyen otobüsler, çöp yığılmış, kirletilmiş duvar dipleri, kahkahalarla gülenler ve kızgınca küfredenler. Ve aklımda yine de hep, eğer dinliyorsanız 'strokur' çalıyordu. Yaşam dedim, işte o ihtimaller dünyası yaşamı her ne ise, o kılan. Uyanılan her gün, hesaplanan tüm kesin sonuçlarına rağmen koca bir belirsiz ihtimaller zinciridir. "Ne de olsa insan yalnız, ölmek zorundadır." (M. Heidegger)


Finali epeyce düşündüm. Olmasını istediğim ile olmasından korktuğum arasında gidip geldim. Sonra Yavuz'u düşündüm. Ben, onun adına nasıl düşünebiliyordum ki... Tanımıyordum bile kendisini. Yaşam dediğimiz neydi? Yönetmen Pelin Esmer bunu soruyormuydu filmde bilemiyorum, fakat, neydi yaşam? Katılmak mı, seyretmek mi? Her zaman birinden biri olmak zorunda mı? Yavuz katılamadığı için mi terk etmek istiyordu? Yaşama katılmak dediğimiz neydi ki?


Filmi görmeye gitmemde en büyük pay Başak Köklükaya'nın güzelliği ve oyunculuğudur... Bir kadın olarak bir kadının güzelliğinden bahsetmem tuhaf mı geliyor? Bence güzellik kişiyi olduğu bütünle duyumsamakla ilgili. Estetiğin insanda yarattığı hazla ilgili ve bu güzel bir his. Kendisini Çağan Irmak'ın Mustafa Hakkında Her Şey filminden beri takip ederim. Nasıl güzel bir kadın! Pelin Esmer'i ise bu filmle keşfettim sayılır. Ardından Gözetleme Kulesi filmini izledim. Her iki filmindeki kadınları üzerinden anlattığı hikayeye, sunumun netliğine ve paklığına hayran oldum. Her iki filmde de oldukça ağır konuları işlemiş olmasına rağmen, hiç dramatize etmeden anlatmayı başarmış. Bizim Türk sinemasında maalesef, genel insanımızın halinde de var olan, bir "her şeyi bilme" ve dolayısıyla "her şeyi anlatma" telaşı var. En iyi örneği, Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm filmidir. Fimde, hem göç, hem terör, hem yoksulluk, toplumsal cinsiyetçilik ve dahası homoseksüellik temaları işlenmişti. Kendi başına ben şahsen izlemekten çok rahatsız olmasamda, hatta beğensem de, böyle bir anlatı sinemada bir şeyleri bozuyor. Sanatın sunumunda bozuyor aslen. Gerek yok. Milyonlarca insan milyonlarca konunun içinden birini anlatabilir. Siz bir karıncanın bir günlük yiyecek bulma telaşını film konusu yapabilirsiniz. Bu sizin bütün hayvanları tanıdığınızı göstermez  ve sizi diğer hayvanların gözünde cahil yapar belki fakat karıncalar için bir bilen/sanat yapan olursunuz... İlla kısaca söylemek gerekiyorsa, İşe Yarar Bir Şey, sarı bir çiçeğe bakabilmeyi anlatıyor.

Bu arada, senaryo Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı ortak çalışması olduğu için film boyunca Barış Bıçakçı'nın şiirleri, sözleri geçip gidiyor. Filmin içinde Leyla'nın çok güzel okuduğu, kendisi için yazılmış bir Barış Bıçakçı şiiri de aşağıda.


BİR KİTABIN SAYFALARI

Baktım rüzgarsın sen.
Baktım çamaşır ipini zorluyorsun
Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim
Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun.
Ayağına terlik giy, bildiğimiz şeylerin taşında,
Yalın ayak geziyorsun.
Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim,
Üzerimizde kara bir leke
Biz satranç oyuncusuyuz.
İnanmıyoruz ceketlerin düğmelerine,
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
İşte yitirdik bütün taşlarımızı
Darmadağınık oyun tahtası.
Bir tek şahımız kaldı sevgilim
O da evli iki çocuk babası.
Kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim
Uykumuzu bölüyor burdan çocukluğumuza kadar,
Burdan çocukluğumuza kadar bir telaş…
İçi boş kuşları kovalıyoruz,
Hep bir sebep arıyoruz herkese küsmek için.
Hemen o cumartesi buluyoruz, hemen o pazar.
Yaşamak, çukur yerlere doluyor diyorlar,
Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan.
Ama yıkıldığımız yeter sevgilim.
Biraz da kekik toplayalım.
Kıymetini bilmediğimiz şeyler var.
Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim.
Geçen günlere üzüldük.
Tamam yola düşelim.
Düşelim, başka günlerin duvarı daha sağlam,
Düşelim, başka günlerin sokağı daha neşeli,
Başka günlerin kadınları, erkekleri tam bir kahraman.
Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde,
Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman.
Ama baktım, sen rüzgarsın sevgilim.
Kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun.
Başucunda bir bardak su,
Beni başucunda bir bardak su gibi avutuyorsun.

-Barış Bıçakçı

Ocak 10, 2017

Kırık Hava*

buyulugerceklik.com
Öyle görünüyor ki bu sene Ankara'ya Mayıs Temmuzda gelecek. Sırtımda bir soğuk dolanıyor sürekli. Ayaklarım ısındığında sabah olmuş oluyor. Yeleğimi giyiyorum, kış sanmayayım diye çıkarıyorum biraz sonra. Dünden beri ikidir kapıda bir tıkırtı var. Bir anahtar dönüyor gibi sonra vazgeçiyor ben birden bakınca. Korku soğuk olur derler ya da soğuk korkak olur. Bir tutam ateşten korkar, bir verimlik nefesten korkar. Buzdolabının ayarını yanlış hatırlamışım içindeki her şey donmuş, yoğurt bile. Dolabı açarken aynadaki elimden korkuyorum bilmem ben de soğuktan mı? Tuhaf olan, karanlıktan değil ama aydınlıktan korkuyorum bu ara. Mutfak camının önünden bir adam geçiyor, gri bir mont var üzerinde, elleri cebinde. Hayat bir çember diyor dervişler, her şey başladığı gibi biter. 

Ocak 07, 2017

Çalışkan İkilergillerden

Ne yersem yiyeyim kırk fırın ekmek yemeden bitmeyecek bu tez çalışması, biliyorum. Leblebi, elma ve çikolatayı aynı anda yemekle acaba çalışmayı baştan sabote mi ediyorum? Leblebi yediğimde açlığımı bastırdığını ve acıkmamı geciktirdiğini düşünsem de elma yediğimde tam tersi bir süreci başlatıyorum. Dahası, çikolata yediğimde enerji ve mutluluğumun artacağını planlasam da, hızla geçen ilk haz anı sonrası kanıma dolan şeker stresimi artıyor sanki.                                                                                                      
Hayır hayır, bu çalışma süreci ile ilgili daha olumlu cümleler kurmalıyım; uzman arkadaşlarımız öyle diyor çünkü... Evet, ciddiyetimize geri dönersek; tez çalışmamla ilgili çok önemli bir aşamaya geldim. Bakın gerçekten; Artık bitirebileceğime inanıyorum. Bunu hissedince süreç kısa, basit ve yapılacaklar kolay gelmeye başladı. Sırayla olacak her şey... Henüz somut bir ilerleme olmasa da kafamda yazma aşamasına geldim bile. Her şey kafada başlıyor ve de bitiyor diyorlar ya, sahiden de öyle. O zaman sorun yok. Değil mi? Yalnız, her şey beyinde oluyor deniyorsa diğer organlar, özellikle de kalp neci? Mesela bazen aklım salimken kalbim ağrıyor... Dün danışman hocamı gördüm. Uluslararası kongreye gelmiş o da benim gibi. Çok sarıldık, öpüştük, selamlaştık. İkimiz de tez çalışmamdan hiç bahsetmedik... Sözün özü, Sayuri' yi dinleyelim... 

Ocak 04, 2017

Değişmez

Dünya yıkılır insan değişmez.



Sezen'i özlemişim.*

Ne insan değişti, ne Sezen'in güzel yorumu...
(Hangisi hangisine bedel acaba.)

*Bu arada biliyor musunuz, ekşi sözlükte "Sezen Aksu'ya Sezen diyen, orta yaşlı hafif tombul kadın," diye bir tanım var. O benim:-)

Ocak 01, 2017

Eğer Öyleyse Neden Yetmiyor?: "Mother"

Film bittikten sonra, ismi anne olan bir filmin ortalarına kadar geldiğimde neden filmde bir bebek ya da çocuk olmadığını hiç sorgulamadığımı düşündüm. Çünkü algılarım filmde bir çocuk olduğunu hissediyor fakat göremiyordu, sonradan aklıma gelmesi bu yüzdendi. Gözler sonradan görür ne de olsa. Fakat filmin başından itibaren başrol oyuncusu genç ev sahibesinin saçlarının neden gri ila yeşil arasında anlam veremediğim bir renkte olduğunu düşünüp durmuştum. Bir zaman sonra, bir taş bebek misali biçimli, beyaz, genç ve taze yüzün göründüğü kadar genç olmadığını, daha doğrusu göründüğünden başka bir adı olduğuna bir işaret olduğunu anladım saçların.


Darren Aronofsky insan hırsıyla uğraşan bir yönetmen. Bu ezber bilgiyle, bir yerlerde bir talepkârlık, rahatsız edici bir uyumsuzluk, bencillik, tamah etmeyen bir kişilik aramaya başladım.


Ellilerinde bir adam, otuzlarına şimdi gelmiş ya da gelmek üzere bir kadın. Yeni yeni tamir edilen, iki kişi için oldukça büyük, üç katlı, verandalı, balkonlu, yeşillikler içinde ahşap bir ev. Adam ünlü bir şair.  Ev, adama ailesinden kalmış. Büyük bir yangında neredeyse kül olan evi, sanki sevgisinin bir ispatı gibi taş taş tahta tahta yeniliyor kadın. O gün bugün şairin ilhamı kaybolmuş, yazamamakta. Kocasına olan düşkünlüğü, başka bir şeye, insana, çevreye ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı her sahnede göze çarpılan kadın, bütün gün evin içinde derliyor, topluyor, pişiriyor, yıkıyor, temizliyor, koruyor ve kolluyor. Ertesi sabah kaldığı yerden devam ediyor. Kocasının yazamaması, üretememesi, evde sıkılıyor olması kadının tek mutsuzluğu gibidir. Bir tek kalem hareketiyle yüzünün rengi sıcağa döner. Her akşam bekler; sessizce karşısına oturur sessizce yazabilmesini, kendiyle ve onunla  mutlu olmasını bekler kocasının. Adam, naziktir, sevgili ve saygılıdır. Fakat huzursuz görünür. Her kapı çalınışında kadın ne kadar ürkek ve tedirginse, adam o kadar heyecanlı ve keyiflidir. Kadının ayakları ne kadar yere basıyorsa, adamın başı o kadar göğe bakmaktadır.


Bir gün, kadının bütün isteksizliğine ve karşı çıkışına rağmen adamın daveti ve izniyle evlerine bir adam, ardından adamın karısı ve iki oğlu gelir. Peşlerinde sorunları, sorunlarının arkalarında yeni insanlar getirirler. Ev ve içindeki her şey nazik, dingin ve huzurlu maviden, kırmızıya döner... Sanki, dünyanın bakir bir yerini insanlar keşfetmiştir artık ve kaçınılmaz son başlamıştır...


Koca, gelişen olaylardan rahatsız görünse de devamlılığına da izin vermektedir. Derken, bir şeyler olur, karısı hamile kalır. Evin içinde olup bitenler her türlü akıl ve mantık sınırlarını aşmaktadır bu arada. Bütün o gürültüyü bir anlığına doğan çocuğun bir çığlığı sustursa da, önünü alamaz. Kalabalığın çılgınlığı devam eder. Koca, karşılıksız ve sonsuz sevgiyi değil bütün tehditlerine, tehlikelerine, risklerine, üzüntülerine rağmen riskli, belirsiz, ancak yücelten, tapan sevgiyi tercih eder. Kadını dinlememekte, ne olursa kendisine sunulan yüceliğin peşinden gitmektedir. Kadın çaresizdir. Bütün acılara neredeyse boyun eğmektedir. Ta ki, bebeğinin ondan koparılmasına kadar. İşte o zaman filmin sonuna ve de hayatın yeniden başlayan döngüsüne döneriz.


Hemen bütün toplumlarda kadınlar erkeklere nazaran beş on yıl daha uzun yaşarlar. Bir takım sosyolojik ve bundan sebep biyolojik sebepleri olmakla birlikte, bana daha anlamlı gelen bir başka sebep var. "Çünkü kadınlar, hayat verendir, fazladan beş on yıl onlara armağandır," demişti bir hocam. Tıpkı doğa gibi...


Çok fazla metaforla insan, tanrı, sevgi, doğa, vermek, almak, kibir, kötücül ve iyicil konularında fazlasıyla bir şeyler söylenmeye çalışılmış filmde; Sevginin çok verilen ama yetmeyen hali, Tanrı'nın insanlarla ilişkisi, insanların doğayla ilişkisi, insanların birbirleri ile ilişkisi gibi pek çok şey. Zor bir film bir yandan bir yandan sanatın hep sorduğu sorular... Anlamaya çalışmak, insan ırkının yok olana kadar peşinden kopmayacağı bir düşüncedir ki, bu da onlardan biri...

Diğer yandan, Michelle Pfeiffer hala çok güzel, Ed Harris'in gizemli gülüşü yine duruyor, Javier Bardem harika, Jennifer Lawrence kendini aşmış oyunculukta. Yönetmen birilerine özenmiş, felsefe kitabı yazmaya çalışmış. Kimi zaman olmuş -sahneler ve oyunculuklar göz dolduruyor-,  kimi zaman olmamış -fazla metafor olayları söndürmüş ve filmi, yönetmenin beynini, belli etmeden anlatmaya çalışan sessiz sinema oyununa çevirmiş-. Filmin tanıtımı kendisinden daha ürkütücü görünüyor. Korku değil, biraz gerilim, biraz fantastik olduğunu söylenebilir.
Yönetmen: Darren Aronofsky
Başrol oyuncular: Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Michelle Pfeiffer, Ed Harris, 2017 ABD,