Ekim 16, 2017

Eğer Öyleyse Neden Yetmiyor?: "Mother"

Film bittikten sonra, ismi anne olan bir filmin ortalarına kadar geldiğimde neden filmde bir bebek ya da çocuk olmadığını hiç sorgulamadığımı düşündüm. Çünkü algılarım filmde bir çocuk olduğunu hissediyor fakat göremiyordu, sonradan aklıma gelmesi bu yüzdendi. Gözler sonradan görür ne de olsa. Fakat filmin başından itibaren başrol oyuncusu genç ev sahibesinin saçlarının neden gri ila yeşil arasında anlam veremediğim bir renkte olduğunu düşünüp durmuştum. Bir zaman sonra, bir taş bebek misali biçimli, beyaz, genç ve taze yüzün göründüğü kadar genç olmadığını, daha doğrusu göründüğünden başka bir adı olduğuna bir işaret olduğunu anladım saçların.


Darren Aronofsky insan hırsıyla uğraşan bir yönetmen. Bu ezber bilgiyle, bir yerlerde bir talepkârlık, rahatsız edici bir uyumsuzluk, bencillik, tamah etmeyen bir kişilik aramaya başladım.


Ellilerinde bir adam, otuzlarına şimdi gelmiş ya da gelmek üzere bir kadın. Yeni yeni tamir edilen, iki kişi için oldukça büyük, üç katlı, verandalı, balkonlu, yeşillikler içinde ahşap bir ev. Adam ünlü bir şair.  Ev, adama ailesinden kalmış. Büyük bir yangında neredeyse kül olan evi, sanki sevgisinin bir ispatı gibi taş taş tahta tahta yeniliyor kadın. O gün bugün şairin ilhamı kaybolmuş, yazamamakta. Kocasına olan düşkünlüğü, başka bir şeye, insana, çevreye ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı her sahnede göze çarpılan kadın, bütün gün evin içinde derliyor, topluyor, pişiriyor, yıkıyor, temizliyor, koruyor ve kolluyor. Ertesi sabah kaldığı yerden devam ediyor. Kocasının yazamaması, üretememesi, evde sıkılıyor olması kadının tek mutsuzluğu gibidir. Bir tek kalem hareketiyle yüzünün rengi sıcağa döner. Her akşam bekler; sessizce karşısına oturur sessizce yazabilmesini, kendiyle ve onunla  mutlu olmasını bekler kocasının. Adam, naziktir, sevgili ve saygılıdır. Fakat huzursuz görünür. Her kapı çalınışında kadın ne kadar ürkek ve tedirginse, adam o kadar heyecanlı ve keyiflidir. Kadının ayakları ne kadar yere basıyorsa, adamın başı o kadar göğe bakmaktadır.


Bir gün, kadının bütün isteksizliğine ve karşı çıkışına rağmen adamın daveti ve izniyle evlerine bir adam, ardından adamın karısı ve iki oğlu gelir. Peşlerinde sorunları, sorunlarının arkalarında yeni insanlar getirirler. Ev ve içindeki her şey nazik, dingin ve huzurlu maviden, kırmızıya döner... Sanki, dünyanın bakir bir yerini insanlar keşfetmiştir artık ve kaçınılmaz son başlamıştır...


Koca, gelişen olaylardan rahatsız görünse de devamlılığına da izin vermektedir. Derken, bir şeyler olur, karısı hamile kalır. Evin içinde olup bitenler her türlü akıl ve mantık sınırlarını aşmaktadır bu arada. Bütün o gürültüyü bir anlığına doğan çocuğun bir çığlığı sustursa da, önünü alamaz. Kalabalığın çılgınlığı devam eder. Koca, karşılıksız ve sonsuz sevgiyi değil bütün tehditlerine, tehlikelerine, risklerine, üzüntülerine rağmen riskli, belirsiz, ancak yücelten, tapan sevgiyi tercih eder. Kadını dinlememekte, ne olursa kendisine sunulan yüceliğin peşinden gitmektedir. Kadın çaresizdir. Bütün acılara neredeyse boyun eğmektedir. Ta ki, bebeğinin ondan koparılmasına kadar. İşte o zaman filmin sonuna ve de hayatın yeniden başlayan döngüsüne döneriz.


Hemen bütün toplumlarda kadınlar erkeklere nazaran beş on yıl daha uzun yaşarlar. Bir takım sosyolojik ve bundan sebep biyolojik sebepleri olmakla birlikte, bana daha anlamlı gelen bir başka sebep var. "Çünkü kadınlar, hayat verendir, fazladan beş on yıl onlara armağandır," demişti bir hocam. Tıpkı doğa gibi...


Çok fazla metaforla insan, tanrı, sevgi, doğa, vermek, almak, kibir, kötücül ve iyicil konularında fazlasıyla bir şeyler söylenmeye çalışılmış filmde; Sevginin çok verilen ama yetmeyen hali, Tanrı'nın insanlarla ilişkisi, insanların doğayla ilişkisi, insanların birbirleri ile ilişkisi gibi pek çok şey. Zor bir film bir yandan bir yandan sanatın hep sorduğu sorular... Anlamaya çalışmak, insan ırkının yok olana kadar peşinden kopmayacağı bir düşüncedir ki, bu da onlardan biri...

Diğer yandan, Michelle Pfeiffer hala çok güzel, Ed Harris'in gizemli gülüşü yine duruyor, Javier Bardem harika, Jennifer Lawrence kendini aşmış oyunculukta. Yönetmen birilerine özenmiş, felsefe kitabı yazmaya çalışmış. Kimi zaman olmuş -sahneler ve oyunculuklar göz dolduruyor-,  kimi zaman olmamış -fazla metafor olayları söndürmüş ve filmi, yönetmenin beynini, belli etmeden anlatmaya çalışan sessiz sinema oyununa çevirmiş-. Filmin tanıtımı kendisinden daha ürkütücü görünüyor. Korku değil, biraz gerilim, biraz fantastik olduğunu söylenebilir.
Yönetmen: Darren Aronofsky
Başrol oyuncular: Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Michelle Pfeiffer, Ed Harris, 2017 ABD,



Ekim 01, 2017

Daha Az Önce Eylüldü

Bir kızılderili atasözüne göre uykusuz kaldığımız gecelerde başkalarının uykusunda uyanıkmışız.

Bu yazıya henüz Eylül bitmeden başlamıştım, daha ikinci cümlede Ekim ayı gelmiş. Zaman nasıl geçmiş! Daha da korkunç bir şey; geçen yıl Ekim başında yazdıklarıma baktım, bir arpa boyu yol olmamış alınan.

Eylül ayı zordur benim için; babam, anneannem, en yakın arkadaşlarımdan biri bu ayda öldü. Geçen gün gazetede bir trafik kazası haberi okuyorum; "22 Eylül'de olmuştu yeni itiraf ediyorum. Arkadaşım üstlenmişti, dayanamadım yazıyorum.", vesaire vesaire bir şeyler. Okudukça gözüm sürekli tarihte, başka bir şey vardı bu tarihte neydi yahu bir yandan, bir yandan "vay şimdi mi aklı başına gelmiş, vay şov yapıyor, vay yalana bak",  yorumlarına bakıyorum, nedir bu 22 Eylül'ün tanışıklığı diye düşünüyorum hala. Şimdi geldi aklıma; babamın öldüğü gün. Unutmuşum.

22.30'dan bu yana film mi izlesem uyusam mı düşünürken hiç birini yapmadım. Saat 00.23. Arada Kübik geldi, onu dinledim biraz. Hemen, "onca saat mi!" diye veryansın etmeyin yani.

Bu, "diye" kelimesini sık kullanıyorum, yerine bir şey bulamıyorum ve bundan hiç hoşlanmıorum. Ve bağlacını da. Bağlanmak benim hem iyileştiricim hem bu hayattaki dersimmiş. Vedik astrolojiye göre haritamı çıkardı bir arkadaşım, karmam öyle söylüyormuş.

Geçen gün yaşlıların çok fazla yorulmamasına rağmen neden daha uzun saatler uykuya ihtiyaç duyduklarını anladım: hayata katlanmak giderek zorlaşıyor ve uyumak atlatmanın en kolay yolu. En çok alışveriş yapılan kitle çocuklar, en az yaşlılar. Dünya döndükçe yaşam döngüsünün ucundakileri aşağı atmaya çalışıyor. Yetmiş seksen yaşından sonra satın alınan şeyler etrafın gözünde iki katına çıkıyor. İlk söylenen cümlelerdendir: "ne yapacaksın bu yaştan sonra?" "Sana ne beraber mi kullanıyoruz ömrü?", diyemez kimse. Alınanların faydasızlığına kendi de inanır çünkü. Oysa ömür başından sonunadır. Kimin hakkı var ki bir yerinde yavaşlatmaya...

Kübik uyudu galiba müziğin sesi azaldı. Kişi kendisi konudan konuya atlayarak yazarken, algılandığı gibi sular üstünde taştan taşa atlayarak uçmuyor. Duruyor, bekliyor, düşünüyor, anılar ve hikayeleri öğütüyor, inceliyor, eliyor. Birinin ucundan bir şey yakalayıp yazıyor. Okuyucu aradaki durakları bilmediği için bu tür yazıları okumak iç karartıcı ve sıkıcı olabiliyor, biliyorum.

Ne kadar yazsam olmuyor gecelerinde yazmamak en iyisidir. Gecelerinde deyince aklıma "Kadın Kokusu" filmi geldi tuhaf. Al Pacino müthiş bir adam. Biraz daha uyanık kalayım...