Mayıs 30, 2017

Çalışkan İkilergillerden

Ne yersem yiyeyim kırk fırın ekmek yemeden bitmeyecek bu tez çalışması, biliyorum. Leblebi, elma ve çikolatayı aynı anda yemekle acaba çalışmayı baştan sabote mi ediyorum? Leblebi yediğimde açlığımı bastırdığını ve acıkmamı geciktirdiğini düşünsem de elma yediğimde tam tersi bir süreci başlatıyorum. Dahası, çikolata yediğimde enerji ve mutluluğumun artacağını planlasam da, hızla geçen ilk haz anı sonrası kanıma dolan şeker stresimi artıyor sanki.                                                                                                      
Hayır hayır, bu çalışma süreci ile ilgili daha olumlu cümleler kurmalıyım; uzman arkadaşlarımız öyle diyor çünkü... Evet, ciddiyetimize geri dönersek; tez çalışmamla ilgili çok önemli bir aşamaya geldim. Bakın gerçekten; Artık bitirebileceğime inanıyorum. Bunu hissedince süreç kısa, basit ve yapılacaklar kolay gelmeye başladı. Sırayla olacak her şey... Henüz somut bir ilerleme olmasa da kafamda yazma aşamasına geldim bile. Her şey kafada başlıyor ve de bitiyor diyorlar ya, sahiden de öyle. O zaman sorun yok. Değil mi? Yalnız, her şey beyinde oluyor deniyorsa diğer organlar, özellikle de kalp neci? Mesela bazen aklım salimken kalbim ağrıyor... Dün danışman hocamı gördüm. Uluslararası kongreye gelmiş o da benim gibi. Çok sarıldık, öpüştük, selamlaştık. İkimiz de tez çalışmamdan hiç bahsetmedik... Sözün özü, Sayuri' yi dinleyelim... 

Mayıs 27, 2017

Teşekkür

Beş buçuk otobüsünü yakalamak üzere ofisten beş buçuğa beş kala çıktım. Yakalayabilirdim; şehir içinde o kadar hızlı araba kullanmasa herkes. Otobüs yolun karşısındaydı ve ben sadece geçemiyordum. El salladım, söylendim, yola atlamaya çalıştım ama nafile. Göz göre göre gözümün önünde gitti. Bir sonraki otuz dakika sonraydı ve bugün hiç yürümek istemiyordum. Yoksa on beş-yirmi dakikalık bir mesafeydi. Ve yağmur yağıyordu. Nedir dedim, acaba bu gözümün önünden kayan anın bana kazandırdığı nedir ey hayat, gösterirsin umarım. Aynen böyle dedim.

Yürümeye başladım. Yağmur, oksijen ve serin hava hoşuma gitti. Ta ki bu gülleri görene kadar. 

















Bu güllere, bahçeye, güllerin ağaca tırmanmasına, parmaklıkları aşmasına, kırmızılarının iç gıcıklayışına ve kokularına değil hoşuma gitmek bayılmıştım. Demek göreceğim bir güzellik varmış, diyerek gülümsedim. Yetiştirenlere ve dikenlere teşekkür ettim. Biraz seyrettim, mutlu oldum ve yürümeye devam ettim. 

Durağa geldiğimde uzun bir kuyruk vardı. Kokunun etkisi geçmeye başlamıştı anlaşılan, çünkü yine de sitemkârdım otobüsü kaçırıp kuyruğun en arkasında olmak zorunda kaldığıma. Durakta bir kadın ağlıyordu, hafif titriyordu. Etrafında bir kaç başka kadın ilgileniyordu. Ben de kalabalık yaratmamak adına yürümeye devam ettim. Aklım neredeydi bilmiyorum bir kaç dakika sonra duydum ve hatta gördüm olanları: "Aa ne hale gelmiş baksana şuna. Hem de Audi. Şu şoför galiba. Çocuk daha yahu. İyi de bu araba oraya nasıl dönmüş. Şöyle vurmuş olamaz. O yandan vursa burnu Kızılay'a bakardı. Çocuk korkmuş çok, titriyor baksana. İyi de bir araba daha olmalı, bu trafikte hızlı da olamaz. Neyse ki ölen yok galiba. Şükür. Yine de ambulans geldi? Baksana hala titriyor çocuk, ondan herhalde." Önümde, durağın biraz ilerisinde bir araba, önü parça arkası paramparça kendini refüje dayamış yolun ortasındaydı. Biz kuyruğun arkasındakiler olayı anlamaya çalışıyorduk henüz. Öyle mi böyle mi derken otobüs geldi. Binerken, daha aşağıda iki araba daha vardı. Biri durağa girmiş, diğer az ilerde. Birinin arkası parçalanmış, diğerinin yanı. Otobüse doğru ayağımı atarken, az önce ağlayan kadın yanındakine anlatıyordu: "Elim ayağım boşaldı. Araba durağa girdi çarpmanın etkisiyle. Nasıl, nereye kaçtığımı anlayamadım. İşte o arkadaki çarpınca bu hızını alamadı, bu beyaza da çarptı hatta." Otobüs ilerlerken hâlâ arabalara bakakalmıştım.

Haklısın, bir teşekkür borçluyum hayat. Ediyorum... 

Mayıs 21, 2017

Kırık Hava*

buyulugerceklik.com
Öyle görünüyor ki bu sene Ankara'ya Mayıs Temmuzda gelecek. Sırtımda bir soğuk dolanıyor sürekli. Ayaklarım ısındığında sabah olmuş oluyor. Yeleğimi giyiyorum, kış sanmayayım diye çıkarıyorum biraz sonra. Dünden beri ikidir kapıda bir tıkırtı var. Bir anahtar dönüyor gibi sonra vazgeçiyor ben birden bakınca. Korku soğuk olur derler ya da soğuk korkak olur. Bir tutam ateşten korkar, bir verimlik nefesten korkar. Buzdolabının ayarını yanlış hatırlamışım içindeki her şey donmuş, yoğurt bile. Dolabı açarken aynadaki elimden korkuyorum bilmem ben de soğuktan mı? Tuhaf olan, karanlıktan değil ama aydınlıktan korkuyorum bu ara. Mutfak camının önünden bir adam geçiyor, gri bir mont var üzerinde, elleri cebinde. Hayat bir çember diyor dervişler, her şey başladığı gibi biter. 

Mayıs 12, 2017

İnisiyatif*

- Allah vere de çok bombalamasalar. 
- Niye la? Korkuyon mu?
- Yok ya, babam kemiklerimi bulamaz.
- Pohhhaa! Bu mudur aklına gelen şimdi. Hadi hadi eline davran. Sığınağı buldu bulacaklar. 
- Buradan çıkış yok, belli oldu Selim. Ne olacaksa olacak. 
- Hem senin baban varmıy dı la? Hiç demediydin.
- Olmaz mı salak. Herkesin babası var. Annem değil de, babam çok gariptir benim. Pek üstümüze düştüğü, öyle akıl filan vererek adam etmeye çalıştığı yoktu pek. İşte okuyalım, bakalım başımızın çaresine, elimiz ekmek tutsundan bir babaydı. Evlilik torun morun gibi şeyler yani. Ama hep bilmek isterdi neredeyiz, ne yapıyoruz. Ona göre dua edecekmiş.Tuhaf işte. 
- Öyle, öyle Metin. Genel babalık durumları yani.
- Yani. Ben de her hafta ararım. İyiyim, hayattayım derim. Başka da bir şey demem. O da tamam der.
- Şimdi burada olduğumuzu biliyor mudur yani?
- Yok yok onu sanmam. Ama buradan çıkamayınca aramayınca anlayacaktır, aramaya başlayacaktır tabi.
- Aman, o bilmese de, söylerler merak etme. Dışarıdakiler bizden iyi biliyor bizi.
- Yaklaştılar galiba.
- Galiba. Niye bilmek ister ki babalar-anneler neredeyiz ha bire Metin?
- Sevmekle ilgili herhalde. Birini o kadar sevmedim bilemiyorum ama, sevmekle ilgili olmalı. İstanbul'a gitmekle tehdit ederdim onu kızınca arada. O da; burada kalın bu köye tıkılın, demiyorum. Ama bileyim neredesiniz, iyi misiniz, ara da bir göreyim yeter, derdi hep.

Baba Kemal Gün'ün iki oğlu da aynı sene içinde örgüt üyesi oldukları sebebiyle askeri güçlerce öldürülür. 07 Kasım'da ölen oğlunun kalan kemiklerini alabilmek için 77 gündür açlık grevi yapıyor Kemal Gün. Haber burada. 

Önce, kimsesizler mezarlığına gömülen kemiklerin tespiti yapılır. Orada oğluna ait kemik olmadığı anlaşılınca kendisinin talebiyle bombalanan sığınak tekrar açılır. Aralarında yine kendisinin de olduğu bir grup insan, tek tek elleriyle kalan kemik ve parçaları toplar ve savcılığa teslim eder. Ancak kemikler hava bombardımanın etkisiyle aşırı ısıya maruz kaldığından DNA tespiti sonuç vermez. Savcılık bu sebeple hiç bir parçayı veremeyeceğini iletir. Fakat o gün oğulun o sığınakta olduğu bilinmektedir. Kemal Gün, şöyle ifade ediyor talebini; "Bir oğlum da 2016 yılının 4 Nisan’ında Geyiksuyu’nda öldürüldü. Onun cenazesini verdiler, aldık götürdük memlekette gömdük. Onun bir mezarı var, gidip dua ediyorum. Bunun cenazesini de alıp onun yanına gömmek istiyorum. Başka bir şey istemiyorum." Belirsizlik için talebi ise, hepsini, bütün çocukların kemiklerini verin tutanakla, aynı yere gömeyim. Aylardır başka arayan yok bu çocukları. Olur da gelen soran olursa, tutanak belli, yerleri belli. Kim isterse gelir görür mezarlarını, şeklindedir. 

*1. Öncecilik, üstünlük. 2. Karar verme yetkisi. 3. Gerekli kararları almayı bilen kişinin niteliği. (TDK)

Mayıs 11, 2017

Yakarış

hsk-raporu-eski-savci-sisman-haber-almasina-ragmen-miti-suclamak-icin-reyhanli-saldirisina-goz-yumdu

Ben dahil hatırlayanımız kalmadığı üzere; 11 Mayıs 2013'te Hatay-Reyhanlı bombalı saldırısında beşi çocuk elli iki kişi yaşamını yitirmişti. Yüz elli beş kişi de yaralanmıştı. Bugün yıl dönümü sebebiyle de yapılan açıklamalara göre,  savcı saldırıdan haber almışmış da, birilerini suçlu çıkarmak, kızdırmak, vs. vs. vs. adına söylememişmiş, bildirmemişmiş, önlem aldırmamışmış...
"İnsanın" dibinin dibi yok, kimileri ne kadar yukarı haykırırsa haykırsın!