Ekim 18, 2017

Olacak İş Değildi...

Oldum olası komik bir çocuktu Serdar. "Kozanlı olmasam hiç bir şey olmayacak. Ulan, bir ilçenin yarısı polis olur mu? O gün okulun kapısındayım, uzattım kimliği: 'hıı, demek Kozan'lısın, geç bakalım şu tarafa', dedi biri yine. O gün Kozan'lıyız diye bir değişik dayak yedik. Hadi başka şehirleri anlıyorum da, Kozan ne yahu! Ertesi sabah Mehtap'lardayız tabi." Balkonda oturmuş yine gülüyorduk anlattıklarına. Songül uzattı kafasını, bir an sustuk. Ve hatırladık. Sonra bir an zamana geri döndük. Bir an içeriden çıkıp, gülüvericek gibi geldi bize, gelmedi ama. Ne çok gülerdi Serdar'a ve her şey eskisi gibiydi oysa. Ben, Serdar, İdris, Hanife, Leyla, Güler,  herkes bir anının ucundan tutuyordu. Herkes bir kelimeyle yakınlaşmaya, yakın durmaya çalışıyordu.  

İyi insanlar istedikleri zaman ölmeli... Madem dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, başka türlüsü reva olmamalı. 

Okulun ilk günüydü. Yavruağzı renkli saç örgüsü desenli bir kazak, beyaz paçaları kıvrık bir kot pantolon, mavi beyaz bir spor ayakkabısı vardı üzerinde. Çoraplarının turuncu desenleri bile gözlerimin önünde. Anıları silen zaman değil belki de; yıllar ve yıllar geçmiş gitmiş... Çeyrek asırdır o günkü gülüşünü unutmadım, demek ki ben ölene kadar da unutmam. "Sen hangi bölümsün?" Sen mi ben mi sormuştu bak bunu hatırlamıyorum, tipik ben işte biliyorsun. Aynı sıraya oturuşumuzu, o gün bana hesapsız kitapsız en samimi gülüşünle cafe corner 'da (Beşiktaş Kazan'ın solundaki yer, herhalde Garanti Bankası var yerinde şimdi, ne tuhaf.) ısmarladığın hamburgeri, vedalaşmamızı ve ertesi sabah tekrar okulda buluşmamızı hatırlıyorum ama. Niye, çünkü yemek var işin içinde. Yurttan kaçışlarımız, bir göz odalarda, bir uykuyla uyuyup, en komik sabahlara uyanışımız... Hangi kelimelerle, hangi sırayla, hangi zaman aralığında birleştireyim cümleleri bilemiyorum... Gülüşünün güzelliğinden, çevrene kattığın neşeden, herkesi, her şeyi toparlamandan mı? Kendi kardeşlerinin ablası, sırdaşı, yoldaşı, önderi, annesi ve babası oldun, yetmedi, kocanın bütün kardeşlerinin aynıları oldun... Ah, her güne bir şey kattın, çok az aldın belki... Hepsini konuşsak, hepsini ansak, hepsinden teşekkür etsek, yetişemeyiz sanki sana... Göğsümün ortasında bir taş, boğazımda bir yumru, dilimde ince bir sancı gibi kaldın. Aklımın almadığına dilim yetmiyor, anlatamıyorum nasıl bir arkadaşımdın sen... Güzeldin, güzel bir insandın... İyilik bıraktın arkanda, iyilikler... 

En büyük eserin; kızın. Nasıl sıcak sarılıyor bize şimdi bir görsen. Dün akşam o sarıldıkça ben şaşırdım. Yanağımı onda bırakmak geldi içimden. Sanki biz ona değil o bize omuz oluyor, güç oluyor, sanki kendi yüreğini büyütüyor, sendeki parçasıyla birleştiriyor, kocaman olup çarpıyor aramızda, çarpıyor ki ona dokundukça sana değiyoruz sanki... 

Çok güzel anılar, çok güzel bir insanlık bıraktın bize. Umuyorum istediğince bir ömür yaşadın, ama biliyorum istediğin adamla evlendin, sevdin, sevildin, istediğin insanlarla yaşadın, sıcacık, kendin gibi bir evlat yetiştirdin, gururunu yaşadın, yaşattın. Kapın herkese açıktı, kimse geri dönmedi, kimse aç uyumadı evinde, kimse aç çıkmadı. Çok "sağollar" aldın ama yetmedi. Sen bize yettin, biz sana yetemedik, yetişemedik. Kalbinin ışığı nurun olsun, gözlerinin sevinci huzurun. Mekanın cennet olsun. Adın burda yaşasın, Mehtap'cığım... 

Ekim 16, 2017

Eğer Öyleyse Neden Yetmiyor?: "Mother"

Film bittikten sonra, ismi anne olan bir filmin ortalarına kadar geldiğimde neden filmde bir bebek ya da çocuk olmadığını hiç sorgulamadığımı düşündüm. Çünkü algılarım filmde bir çocuk olduğunu hissediyor fakat göremiyordu, sonradan aklıma gelmesi bu yüzdendi. Gözler sonradan görür ne de olsa. Fakat filmin başından itibaren başrol oyuncusu genç ev sahibesinin saçlarının neden gri ila yeşil arasında anlam veremediğim bir renkte olduğunu düşünüp durmuştum. Bir zaman sonra, bir taş bebek misali biçimli, beyaz, genç ve taze yüzün göründüğü kadar genç olmadığını, daha doğrusu göründüğünden başka bir adı olduğuna bir işaret olduğunu anladım saçların.


Darren Aronofsky insan hırsıyla uğraşan bir yönetmen. Bu ezber bilgiyle, bir yerlerde bir talepkârlık, rahatsız edici bir uyumsuzluk, bencillik, tamah etmeyen bir kişilik aramaya başladım.


Ellilerinde bir adam, otuzlarına şimdi gelmiş ya da gelmek üzere bir kadın. Yeni yeni tamir edilen, iki kişi için oldukça büyük, üç katlı, verandalı, balkonlu, yeşillikler içinde ahşap bir ev. Adam ünlü bir şair.  Ev, adama ailesinden kalmış. Büyük bir yangında neredeyse kül olan evi, sanki sevgisinin bir ispatı gibi taş taş tahta tahta yeniliyor kadın. O gün bugün şairin ilhamı kaybolmuş, yazamamakta. Kocasına olan düşkünlüğü, başka bir şeye, insana, çevreye ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı her sahnede göze çarpılan kadın, bütün gün evin içinde derliyor, topluyor, pişiriyor, yıkıyor, temizliyor, koruyor ve kolluyor. Ertesi sabah kaldığı yerden devam ediyor. Kocasının yazamaması, üretememesi, evde sıkılıyor olması kadının tek mutsuzluğu gibidir. Bir tek kalem hareketiyle yüzünün rengi sıcağa döner. Her akşam bekler; sessizce karşısına oturur sessizce yazabilmesini, kendiyle ve onunla  mutlu olmasını bekler kocasının. Adam, naziktir, sevgili ve saygılıdır. Fakat huzursuz görünür. Her kapı çalınışında kadın ne kadar ürkek ve tedirginse, adam o kadar heyecanlı ve keyiflidir. Kadının ayakları ne kadar yere basıyorsa, adamın başı o kadar göğe bakmaktadır.


Bir gün, kadının bütün isteksizliğine ve karşı çıkışına rağmen adamın daveti ve izniyle evlerine bir adam, ardından adamın karısı ve iki oğlu gelir. Peşlerinde sorunları, sorunlarının arkalarında yeni insanlar getirirler. Ev ve içindeki her şey nazik, dingin ve huzurlu maviden, kırmızıya döner... Sanki, dünyanın bakir bir yerini insanlar keşfetmiştir artık ve kaçınılmaz son başlamıştır...


Koca, gelişen olaylardan rahatsız görünse de devamlılığına da izin vermektedir. Derken, bir şeyler olur, karısı hamile kalır. Evin içinde olup bitenler her türlü akıl ve mantık sınırlarını aşmaktadır bu arada. Bütün o gürültüyü bir anlığına doğan çocuğun bir çığlığı sustursa da, önünü alamaz. Kalabalığın çılgınlığı devam eder. Koca, karşılıksız ve sonsuz sevgiyi değil bütün tehditlerine, tehlikelerine, risklerine, üzüntülerine rağmen riskli, belirsiz, ancak yücelten, tapan sevgiyi tercih eder. Kadını dinlememekte, ne olursa kendisine sunulan yüceliğin peşinden gitmektedir. Kadın çaresizdir. Bütün acılara neredeyse boyun eğmektedir. Ta ki, bebeğinin ondan koparılmasına kadar. İşte o zaman filmin sonuna ve de hayatın yeniden başlayan döngüsüne döneriz.


Hemen bütün toplumlarda kadınlar erkeklere nazaran beş on yıl daha uzun yaşarlar. Bir takım sosyolojik ve bundan sebep biyolojik sebepleri olmakla birlikte, bana daha anlamlı gelen bir başka sebep var. "Çünkü kadınlar, hayat verendir, fazladan beş on yıl onlara armağandır," demişti bir hocam. Tıpkı doğa gibi...


Çok fazla metaforla insan, tanrı, sevgi, doğa, vermek, almak, kibir, kötücül ve iyicil konularında fazlasıyla bir şeyler söylenmeye çalışılmış filmde; Sevginin çok verilen ama yetmeyen hali, Tanrı'nın insanlarla ilişkisi, insanların doğayla ilişkisi, insanların birbirleri ile ilişkisi gibi pek çok şey. Zor bir film bir yandan bir yandan sanatın hep sorduğu sorular... Anlamaya çalışmak, insan ırkının yok olana kadar peşinden kopmayacağı bir düşüncedir ki, bu da onlardan biri...

Diğer yandan, Michelle Pfeiffer hala çok güzel, Ed Harris'in gizemli gülüşü yine duruyor, Javier Bardem harika, Jennifer Lawrence kendini aşmış oyunculukta. Yönetmen birilerine özenmiş, felsefe kitabı yazmaya çalışmış. Kimi zaman olmuş -sahneler ve oyunculuklar göz dolduruyor-,  kimi zaman olmamış -fazla metafor olayları söndürmüş ve filmi, yönetmenin beynini, belli etmeden anlatmaya çalışan sessiz sinema oyununa çevirmiş-. Filmin tanıtımı kendisinden daha ürkütücü görünüyor. Korku değil, biraz gerilim, biraz fantastik olduğunu söylenebilir.
Yönetmen: Darren Aronofsky
Başrol oyuncular: Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Michelle Pfeiffer, Ed Harris, 2017 ABD,



Ekim 01, 2017

Daha Az Önce Eylüldü

Bir kızılderili atasözüne göre uykusuz kaldığımız gecelerde başkalarının uykusunda uyanıkmışız.

Bu yazıya henüz Eylül bitmeden başlamıştım, daha ikinci cümlede Ekim ayı gelmiş. Zaman nasıl geçmiş! Daha da korkunç bir şey; geçen yıl Ekim başında yazdıklarıma baktım, bir arpa boyu yol olmamış alınan.

Eylül ayı zordur benim için; babam, anneannem, en yakın arkadaşlarımdan biri bu ayda öldü. Geçen gün gazetede bir trafik kazası haberi okuyorum; "22 Eylül'de olmuştu yeni itiraf ediyorum. Arkadaşım üstlenmişti, dayanamadım yazıyorum.", vesaire vesaire bir şeyler. Okudukça gözüm sürekli tarihte, başka bir şey vardı bu tarihte neydi yahu bir yandan, bir yandan "vay şimdi mi aklı başına gelmiş, vay şov yapıyor, vay yalana bak",  yorumlarına bakıyorum, nedir bu 22 Eylül'ün tanışıklığı diye düşünüyorum hala. Şimdi geldi aklıma; babamın öldüğü gün. Unutmuşum.

22.30'dan bu yana film mi izlesem uyusam mı düşünürken hiç birini yapmadım. Saat 00.23. Arada Kübik geldi, onu dinledim biraz. Hemen, "onca saat mi!" diye veryansın etmeyin yani.

Bu, "diye" kelimesini sık kullanıyorum, yerine bir şey bulamıyorum ve bundan hiç hoşlanmıorum. Ve bağlacını da. Bağlanmak benim hem iyileştiricim hem bu hayattaki dersimmiş. Vedik astrolojiye göre haritamı çıkardı bir arkadaşım, karmam öyle söylüyormuş.

Geçen gün yaşlıların çok fazla yorulmamasına rağmen neden daha uzun saatler uykuya ihtiyaç duyduklarını anladım: hayata katlanmak giderek zorlaşıyor ve uyumak atlatmanın en kolay yolu. En çok alışveriş yapılan kitle çocuklar, en az yaşlılar. Dünya döndükçe yaşam döngüsünün ucundakileri aşağı atmaya çalışıyor. Yetmiş seksen yaşından sonra satın alınan şeyler etrafın gözünde iki katına çıkıyor. İlk söylenen cümlelerdendir: "ne yapacaksın bu yaştan sonra?" "Sana ne beraber mi kullanıyoruz ömrü?", diyemez kimse. Alınanların faydasızlığına kendi de inanır çünkü. Oysa ömür başından sonunadır. Kimin hakkı var ki bir yerinde yavaşlatmaya...

Kübik uyudu galiba müziğin sesi azaldı. Kişi kendisi konudan konuya atlayarak yazarken, algılandığı gibi sular üstünde taştan taşa atlayarak uçmuyor. Duruyor, bekliyor, düşünüyor, anılar ve hikayeleri öğütüyor, inceliyor, eliyor. Birinin ucundan bir şey yakalayıp yazıyor. Okuyucu aradaki durakları bilmediği için bu tür yazıları okumak iç karartıcı ve sıkıcı olabiliyor, biliyorum.

Ne kadar yazsam olmuyor gecelerinde yazmamak en iyisidir. Gecelerinde deyince aklıma "Kadın Kokusu" filmi geldi tuhaf. Al Pacino müthiş bir adam. Biraz daha uyanık kalayım...

Eylül 26, 2017

Bazen Hayat Yetişemez: "Nefesim Kesilene Kadar"

Epeydir bu güzel aileden bahsetmek istiyordum. Kısmet bugünkü filmmiş. Önce anne Piyale Madra'yı tanımıştım. On yıllar olmuştur, Radikal gazetesindeki Ademler ve Havvalar köşesindeki kadın ve erkeklerin olmazsa olmaz hallerini anlatan karikatürlerine bayılırdım. Biraz daha yakın bir zamanda kocasını tanıdım. Açık Radyo'nun kurucusu ve her sabah haber programları sunucusu, gazeteci, akademisyen, yazar, sivil toplumcu Ömer Madra. Belki babası ile yakın zamanlarda tanıdığım kızları ise oyuncu: Esme Madra. Seren Yüce'nin Çoğunluk filminde dikkatimi çekmişti ilk, sonra rastgele izlediğim Zenne filminde ve bugün en son bu filmde. Tanrım, ne güzel insanlar bir araya gelmiş de aile olmuş.
Filmin baş karakteri Serap'ın (Esme Madra) tek bir derdi vardır; kendi evinde yaşayabilmek. Uzun yol şoförü bir babası, yanlarında kaldığı bir ablası ve kocası, çalıştığı tekstil atölyesindeki bir kaç kişi, etrafda dolanan bir delikanlı hayatını tamamlayan diğer insanlardır. Kim ne yaparsa yapsın, ne derse desin, hayat hangi yönden nasıl akarsa aksın o hep gündeminde en kısa zamada en çok parayı biriktirebilmeyi ve babasıyla bir eve çıkabilmeyi düşünmektedir. Babasının borçlarını ödemek, daha sabit bir işi olmasını sağlamak bu gündemin öncülleridir. Eniştesinden para kaçırabilmek, ekonomik, psikolojik ve bazen cinsel tacizlerinden bıktıkça da kalacak yer bulabilmek hedefinin köstekleyicilerindendir.


Daha önceki mesleğimin son bir iki yılında çok tekstil atolyesi dolaşmıştım. Benim dolaştıklarıma göre oldukça küçük bir tekstil atolyesinde çalışıyor Serap. Bunu söylüyorum çünkü; filmin yorumlarına bakarken birinin, arabesk çalınmayan tekstil atolyesi mi olur, dediğini okudum. Fazlasıyla önyargılı olduğunu belirtmek isterim. Ayrıca filmin tamamı müziksizken nasıl bu kadar emin olunmuş, ilginç. Serap'ın işi, ortacı denilen, kumaşlar bittikçe getirmek, işler tamamlandıkça kaldırmak, onu bunu oraya buraya koymak, düzenlemek. Makine başında çalışan işçilerin ayağa kalkmaması için insanlar ve birimler arası bir nevi kol-bacak Serap. En fazla asgari ücret alması muhtemel bir işten hem para biriktirip hem geçinip hem de arada eniştesini idare ediyor olmasını beklemek biraz zorlama olmuş ama çok önemli değil. Film vermek istediği  "hayatın kıskacından sıyrılabilme" ve "hayata nereye kadar direnebilirsin" temalarını yeterince verebilmiş. Daha iyi olabilir miydi bu gösteri? Evet. Karakterler daha derin anlatılabilirdi,  fakat bizim sinemamızın temel sorunu bu zaten. Bizde karakter oluşturma, karakter anlatımı yok. Şimdi son nesil sinemanın dalga geçtiği "Tarkan", "Karaoğlan", "Battal Gazi" filmleri teknik ve kurgu yetersizliklerini bir yana bırakırsanız bana göre bir "James Bond", bir "John McClane" gibidir. Ha tabi, "Mahmut Hoca', "Turist Ömer", "Şoför Nebahat" ve elbet  Masumiyet'in "Uğur" unu atlamamak gerek. Bu filmden iyi bir tekstilci Serap çıkabilirdi. Esme Madra bunu çok iyi oynardı, eğer yazılsaydı. 


Diğer yandan, Serap'ın nasıl tekstilci Serap olduğuna dair hikayenin filmin aralarına serpiştirilmiş olması, her şeyi bir anda söylemeyişi filme hayattan iyi bir öğreti katmış. Göründüğü gibi değildir şeyler, dikkat etmeli... Uzaktan baktığımız Serap'ın neden ev için o kadar hevesli olduğunu, neden babasına ona iyi davranmamasına rağmen inanmak istediğini biz tam başka şeyler düşünmeye başladığımızda söyleyiveriyor film. Diğer karakterlerin üzerinden de çok geçilmemiş filmde. Daha çok, seyirci zaten ülkemizdeki bu; paracı enişte, kocasına laf diyemeyen sus pus olmuş çilekeş abla, sorumsuz uçkur düşkünü baba, atolyeci kızların etrafında iki meme bir dudak umuduyla dolanan serseri mahalle delikanlılarını tanıyor varsayılmış.


Serap ve çevresi bize, kadınlara dair, onların birbirleriyle olan ilişkilerine dair, kadınların yaşam yolunda erkeklere nazaran daha dik basamaklar çıkmak zorunda kaldıklarına dair bir hikaye anlatmaya çalışmış. 

İnsan doğduğu gibi, hiç bir insana değmeden dursaydı neye benzerdi kim bilir? Evrim teorisini anlayabilmek gibi sanırım insanın yıllar içinde değdiği tüm canlıların onda yarattığı "yeni"yi anlayabilmek. Evrimleşiyoruz, fakat adımız hep "insan" oluyor. Yaptığımız her tercih bizden bir şey alıp gidiyor ya da katıyor. Sebepleri bilmemiz sonuçları hoş görmemizi sağlayabiliyor kimi zaman ama ancak anlayabiliyorsak. Anlamamız içinse ya sebeplere yakın olmamız ya yakından görmemiz gerekiyor...

Yönetmen: Emine Emel Balcı, 2015, Oyuncular: Esme Madra, Rıza Akın, Sema Keçik, Gizem Denizci. Ödüller: En iyi aktrist, Jeonju ulusl. film festivali, SİYAD Türk film eleştirmenleri, En iyi ilk film, SİYAD

Eylül 19, 2017

*Kimsin Sen


"Hayır, hayır, hayır, hayır... Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında! Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır"

Kimsin Sen

Aynadaki yansımama bakıyorum
Neden bunu kendime yapıyorum?
Ufak bir hatada aklımı kaybediyorum,
Neredeyse gerçek beni rafta terkediyorum
"Hayır, hayır, hayır, hayır..."

Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,
İyi olmamak da iyidir...
Bazen kalbini takip etmek zordur.
Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
Sadece kim olduğun hakkında doğru ol
(Kimsin sen)

Saçlarımı tarıyorum, mükemmel görünüyor muyum?
Formda olmak için ne yaptığımı unuttum, evet!
Ne kadar denersem, o kadar az çalışırım evet evet evet
Çünkü içimde her şey "hayır, hayır, hayır, hayır..." diye çığlık atıyor

Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,

İyi olmamak da iyidir...
Bazen kalbini takip etmek zordur.
Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
Kim olduğunla ilgili hiçbir yanlış yok!

Evet, hayırlar, egolar, sahte şovlar
"Woo" gibi, sadece git ve beni yalnız bırak!
Gerçek konuş, gerçek hayat, iyi aşk, iyi gece,
Gülümsemeyle...
Ben kendimim (ben kendimim) "hayır, hayır, hayır, hayır..."

Kim olduğunu kaybetme, yıldızların bulanıklığında!
Görmek aldatıcıdır, hayal kurmak inanmaktır,
İyi olmamak da iyidir...
Bazen kalbini takip etmek zordur.
Gözyaşları kaybettiğin anlamına gelmez, herkes yaralanır,
Sadece kim olduğun hakkında doğru ol
Evet, evet, evet

Orjinali: İbranice, İsrail- Türkçe sözler: Ekmek ve Gül ve Lyricstranslate İnternet sitelerinden alınmıştır.
Dassi Elad tarafından kendi çaldığı ud eşliğinde yorumlanan şarkının sözlerine dair farklı bilgiler var İnternet ortamında. Bir diğer yer şöyle çok daha başka sözler vermiş. Ben yukarıdakini seçmekle birlikte merak da ediyorum hangisi doğru. İbranice bilen biri olur da açıklarsa çok sevinirim... 

Ağustos 15, 2017

Değişmez

Dünya yıkılır insan değişmez.



Sezen'i özlemişim.*

Ne insan değişti, ne Sezen'in güzel yorumu...
(Hangisi hangisine bedel acaba.)

*Bu arada biliyor musunuz, ekşi sözlükte "Sezen Aksu'ya Sezen diyen, orta yaşlı hafif tombul kadın," diye bir tanım var. O benim:-)

Temmuz 11, 2017

Paralize

Kendimi paralize etme konusunda uzmanımdır.
Varsa böyle bir emeli olan bana gelsin lütfen. Karşılığında benim de küçük bir talebim var; ne zamandır sinek yakalama kursu arıyorum bulamıyorum. Lütfen, ya biri bulsun ya da ilk sineği öldürüp bu kan davasını başlatan arkadaşın özür dilemesini çok rica ediyorum.
Paralize nasıl yani dersek; akşamları örnek alalım biz.
Yapmak istediğiniz işleri aynı anda -kadınlar bilir- peş peşe gibi ama aynı anda düşünmeye başlıyoruz. Bunlar neler olabilir aşağıda ayrıca sayacağım.
En istediğiniz ya da rastgele birinin ucundan tutun fark etmez, beş on dakika yapar gibi yapıp bir bahaneyle ondan kurtulun. Sonra diğer işe geçin, aralara içecek, atıştırmalık, tuvalet ihtiyacı için beşer dakikalık boşluklar koymayı unutmayın. İki ya da üç iş sonrasında on dakika kadar bir yere oturup üzülün; ne zaman nasıl yapacağım ben şimdi bunu, bak ya yine yazamadım, yine okuyamadım, yine dışarı çıkamadım gibi. Üzülür gibi de yapabilirsiniz ama o zaman geceyi iyi kapatamayız.
Üzülmeye çalışın siz en iyisi. Sonra ha gayret diyerek dördüncü işten devam edin. Araya müzik, bir kaç video, fotoğraf filan sıkıştırın. Zaten telefon çalarsa harika bir süpriz olur hiç araya bir şey almanıza gerek kalmaz. Yalnız telefon mesajlarından uzak duruyoruz. Onlar paralize etmekten ziyade gecenin ana işi haline geliyor, o zaman diğer işlere hiç bakmadığınız için paralize olabilmenin anlamı kalmıyor, uyarıyorum.
Efenim neler olabilir bunlar; mesela ben fotosunu gördüğünüz kitapları aynı anda okuyorum. Hadi fazla atmayalım, sarı tuğlayı geçen gün kütüphaneden alınca mavi tuğlanın pabucu dama atıldı ama hala masada yine.
Yemeğinizi kendiniz yapıyorsunuz. Yardım yok, mikrodalga yok. Arada hazır çorba olabilir.
Evin eşyalarını oradan oraya taşıyarak toplama denen şeyi yapıyorsunuz.
Bloğa bakıyorsunuz. Her şeyi okumuyorsunuz yalnız, birkaç cümle. Yazacaksanız da bir kaç cümle lütfen. 
Yeğen ya da çocuklarla konuşuyorsunuz, uzun tekrarlarına fırsat vermeden bir olayı bir kez anlattırıp öbür işe geçiyorsunuz.
Aile, akraba, eş, dostun üstünüze yıktığı çeşitli araştırma işlerini yapıyorsunuz; ne bileyim TEOG olur, SGK olur, nerede ne yenir, nasıl gidilir, olur.
Çamaşırı makinede unutmuyorsunuz.
Koca, karı, partner, ev arkadaşı, anne-bana, kedi, köpek kim varsa  yoldaş olduğumuz az biraz sohbet ediyoruz, ilişkiyi sıcak tutuyoruz. Kendinizse, sohbeti biraz daha uzun tutabilmeliyiz.
Gerçekte çalışmak istediğiniz kurumları araştırıyorsunuz, nasıl girerim ben buraya ki, diye düşünüyorsunuz bir seferinde, diğer seferinde başvuruyorsunuz.
Sosyal medyadan sadece twitter öneriyorum. Diğerleri akşamları on kaplan gücü ediyor, baş edemiyoruz bir gecede.
Bir hobi, eğitim, benim gibi tez araştırma vesaire varsa ona biraz fazla bakıyorsunuz ki gönlünüzün ana konusu hüzünlü kalmasın.
Dinleniyorsunuz.
Ne zamandır istediğiniz belgeseli izliyorsunuz.
Ne zamandır aramak istediğiniz halanızı, teyzenizi arıyorsunuz.
Benim gibi üç kardeşiniz varsa biri arayınca diğerlerini de soruyorsunuz konuyu kapatıyorsunuz.
Biraz camdan bakıp dinlenir gibi yapıyorsunuz.
Kalp ağrınızı, beyin kurdunuzu düşünüyorsunuz ama fazla değil.
Dostlarınızı ve dertlerini düşünüyorsunuz. İşin içinden çıkamıyorsunuz.
Çok kısa olmak koşuluyla gündüz patronunuzun ne dediğini, sizin ne demediğinizi düşünüyorsunuz. 
Dişinizi fırçalıyorsunuz. Masadaki tabağı kaldırıyorsunuz.
İçinizde, hepsinin ucundan tutup tamamlamadığınız bütün işleri yarın akşam tamamlayacağınıza söz vermenin harika huzuruyla uyuyorsunuz. İşte dostlar, türk dil kurumunun paralize olmak dediğinde kastettiği süreç budur. 

Haziran 24, 2017

Yolculuk ilginçtir;
dağlardan,
deniz kıyılarından, 
kentlerden,
gecelerden geçilir.
İnsanlardan geçilir. 

-Tezer Özlü

Haziran 22, 2017

Dürnev'in Son Günü - IV

"Otur biraz istersen kızım. Kusura bakma seni soluksuz konuşturmak istemedim. Bırak istersen. Ben sonra da gelirim." Yüzünün giderek solması ürkütmüştü beni. Sesi her kelime de daha da kısılıyordu sanki. Sustu kardeşi. Silik mavi çiçeklerine bakıyordu fincanın. Hiç bir şey yapmamanın bahşettiği o dinginlik geldi, gözlerine kondu sanki bir an.

Mert kapının önündeki bankta oturmuş, ayağıyla topu bir aşağı bir yukarı itiyordu. Bir adam ahşap bir el arabasını iterek geçiyordu camın önünden. Bir kaç eğik alüminyum tencerenin, bir kaç demir çubuğun birbirine değen gıcırtısı sıcakta çınlıyordu. Tozluydu yollar. Sessizlik gibi görünen uğultuku bir bıkkınlık vardı.  "Çoğu insan açlıkla tutkuyu birbirine karıştırır. Çok da uzak değillerdir aslına bakarsan. Biri biraz daha geç doyar o kadar. Başkalarını kontrol etmeyi eğiterek öğretebilirsin insana ama kendini ancak kendinden öğrenebilir kişi. Kendini kendi yapanlarla tabi...  Bu da en zorudur. Bin değişik hayat hikayesi de okusa, bilse insan bin değişiğini kendine benzerinin, kendinde aradığı cevheri bulmaya yetmeyebilir. İnsanlar birbirine değe değe yaşıyor ve ne yazık ki her zaman iyiler iyilere değmiyor kızım. İnsan, tıpkı zehrin panzehirinin aynı kökten elde edilmesi gibi bir şey. Neyse. Sen benim kusuruma bakma. İnsan beni çok yordu. Ben bundan sonrasını tahmin ediyorum ancak sen istersen anlat kızım. Belki anlatman Dürnev'i özgür bırakır içinde. Onu affedebilirsin." Yüzünün ince, henüz oluşmaya başlamış çizgileri belirginleşmişti. Yirmi yaşın verdiği bütün tazeliği ve kararsızlığı taşıyordu yüzü. Ürküyordu anlatacaklarından.

"Onu mu kendimi mi bilmiyorum ki... O gün olmadan önceki gün beni aradı. Yarın öğlene doğru gidip çocukları almamı istedi. O eve yetişemeyecekmiş. Onu gördüm dün bir dükkanda galiba, gitmem bakmam lazım, dedi. Çok korktum. Anlamıştım. Yine de bir şey demedim. Yapma, diyecektim, demedim. Engel olabilir miydim, bilmiyorum! Kazadan bu yana her an, bırakmasaydım, gitseydim, o kaza olur muydu, beni dinler miydi, bilmiyorum, geceden gündüze hep düşündüm bir yere varamadım. Ablamdı. Eve gel çocukları al dedi, ben de aldım...

Sardunyalar açmıştı. Bir tanesini alıp evden çıktım. Az biraz tökezliyordum. Sol dizim her geçen gün kötüleşiyordu. Yaşam uzamaz yaşlılık uzar, diyorlardı bir filmde. Turuncu çiçeği, kalın yaprakları ile Halim pek hoşlanmazdı benim sardunyalarımdan. O gülcüydü. Özellikle de sarı. Bir dizi mi ne varmış eskiden, bir kovboy dizisi, Sarı Gül diye ve onun güzel sahibesini anlatır dururdun ya bana, sarı güllere ne gıcık olurdum sen anlattıkça... Sana kızgınım Halim. Oğlanı felsefe okuttun beni de bırakıp gittin...

Sen çok az tanıdın Dürnev'i ama tanıdın. Mahkemelerde çok az vaktimiz vardır ama önceden okuyacak anlayacak çok vaktin olmalı, sanık karşına geldiğinde kim olduğunu biliyor olmalısın fakat yüzüne baktığında yabancı olduğunu da unutmamalısın derdin ya, Dürnev'in birini öldürmek için evden çıkacağını aklıma getirmedim son ana kadar. Kaza raporlarına, görenlerin dediklerine bir daha baktım; belli ki ya bir yere koşuyormuş ya da birinden kaçıyormuş. Galiba kimse masum değil  bir ihtimalle karşılaşana kadar. Ben intihara odaklanmıştım. Ön yargıyla baktım biliyorum. O gün ölmeseymiş öldürecekmiş... Kız kardeşinin ağır bir sırrı var artık taşıyacağı. Ne ölmesine ne de öldürmesine engel olamadığı için kendini onunla gömüyor. Ben söylemeyi düşünmüyorum Adem'e. Madem Dürnev söylememiş. Ne dersin; hayat onu kendi kaderiyle mi sınadı Halim? Hayatındaki onca güzelliğe rağmen bir kötülüğü defedemiyor mu insan?

Ben? Ben yaşıyorum işte... Ağrımı sızımı bile seviyorum bazen. Oğlana sitem etmeye bahanem oluyorlar. Gelmiyor pek. Özlüyorum çok da, bir şey diyemiyorum. Zorla gelse bu sefer başka üzüleceğim, en iyisi özlemimle kalayım diyorum. Senin sürekli bu ağaçlarla olmanı kıskanıyorum biliyor musun? Kıskançlığımdan hep şikayetçiydin zaten. Yine de iyi idare ettin beni o konuda. Bir avukat sana gülümsese sen de bana gülümserdin. Biri sana değse sen bana değerdin hemen. Kendine beni hatırlatıyordun belki öyle kimbilir, şimdi düşünüyorumda. Çok severdim o halini. Ağaçlar diyordum; uzun bir doruk ağacı dünyanın halen bizden yana olduğunu hatırlatıyor bana galiba. Hafızasının kötülüklerin yanında güzellikleri de saklayabileceğine, yapraklarının her şarkıyı bildiğine, fırtınayla da gelse rüzgar, üzerinden geçip gideceğine inandırıyor beni. Muhteşem canlılar uzun doruklar. Düşünsene; yerçekimine rağmen göğe uzanan böyle bir azim ve derine doğru yayılmış yüzlerce parça, gitmekle kalmak arasında ne büyüleyici bir çelişki...
***

Haziran 20, 2017

Dürnev'in Son Günü - III

Çocukların evde olmaması dikkatimi çekmişti. Dürnev'in kız kardeşinin evden uzaklaştırmak istemesi normaldi bir yandan, diğer yandan bir düzenleri, bir okulları, arkadaşları vardı. Çocuklara baktıkça kızlarını hatırlayacak iki yaşlı insanın gözleri önünde olmaları ne kadar faydalıydı. Karaköy'e geçmeden önce onları görmeye gitmeye karar verdim. Bir torunumuz olsaydı nasıl olurdu? Oğlum giriyor araya. Hiç bir canlı bizim kadar üremiyor Allah aşkına anne! Ürese bile bu kadar çok hayatta kalmıyor. Bir rahat bırakın beni... Sizinkisi geldik gidiyoruz korkusu. *Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun allasen. Aman aman iyi, sanki bir şey diyorum... Kabahat sende değil zaten oğlum, seni felsefe okutan babanda. Neymiş, hakikati arayacakmışsın... Bu yüzden bile her gün söylenmemi hak etti o baban. Hakikatmiş! Hangi hakikat acaba! Aramadan önce neyi kaybettiğini bilmeli insan. Yalanı bilirsen hakikati görürsün oğlum.

Eyüp'de olduklarını biliyordum da evlerini nasıl bulacaktım? Oraya kadar gidip Adem'i ararım diye fazla endişe etmedim ve nedense emrivaki yapmak istedim. Kafamı uğul uğul cümlelerden kaldırdığımda Hakan Pastanesinin önüne gelmiştim bile. Bulvardan aşağı yürümek kolaydı ne de olsa. İlk gençliğimde yokuş yukarı ipragaz taşımışlığım vardı da, şimdi kendimi taşıyamam imkanı yok. Biraz aşağıdan Kabataş otobüsüne, oradan da Eminönü'nden Eyüp otobüsüne geçtim. Gündüz olmasından sebep bir buçuk saati geçmeden Alibeyköy minibüs durağından Adem'i arıyordum. Ev uzakta değildi. Şaşırdı az biraz ama çocukları özledim deyince üzerinde durmadı. Mert beni görünce koştu. Yarı toprak yarı asfalt bir yolun kenarında, apartman olacakken müstakil kalmış üç katlı, bahçe niyetine betonla çevreli bir binanın önünden doğru seyirtiyordu. Hüzünle gülümseyen gözleri beni ve annesini daha önce yan yana görmüş olmanın harelerini taşıyordu. Bir an acabanın iyi gelen olasılığıyla yandılar ve söndüler. Öptüm, başını okşadım. Kapıyı benden önce çaldı. Kız kardeş açtı. Esmer, Dürnev'den daha uzun, beyaz tenli, ela gözlü saçları omuzlarında bir gençti. Uzun siyah bir gömlek, kahverengi bol bir pantolon vardı üzerinde. Divanda kahve fincanıyla bir gazete vardı. Ufaklık bir köşesinde uyuyordu. O da uyuduğu tarafın tersinde oturuyordu belli. L şeklinde iki divan, bir tek kişilik koltuk, koltuğun yanında bir doğalgaz sobası, köşede bir kaç çiçek saksısı vardı. Karanlık, kuzeye bakan bir salondu. Dışarıdaki sıcağa rağmen serinlik hakimdi içeride.

"Hoş geldiniz", dedi. "Ben sizi bir kaç kez görmüştüm ablamın evinde ama isminizi çıkaramadım şimdi kusura bakmayın," diye devam etti. Sabiha kızım. Ablanla aynı mahallede oturuyorum. Çocukları özledim, sizde dedi Adem, ben de bir göreyim istedim. Siz, nasıl, biraz daha kendinize gelebildiniz mi? Anneniz babanız iyiler mi?" "İşte, nasıl olsunlar. mevlide gittiler. Ben çocukları götürmek istemedim. Evdeyiz işte öyle. Çay var içer misiniz, ya da kahve de yapabilirim." Heyecanlıydı. Yapacak hiç bir şey olmadığını bildiğimiz zamanlarda yeniden hayatta kalma fırsatının kıpırtısı vardı sesinde. Kız kıpırdandı ama uyanmadı. "Çok iyi bir anneydi Dürnev. Hele şuncacık kızıyla gülüşmeleri, oğluyla didişmesi gitmiyor gözümün önünden." dedim, ne diyeceğimi bilemeyerek. Acıyı almaya çalışan sözler aramak çok yersizdir oysa. Hangi söz alabilir onu sahibinden, alevler sarmışken insanın içini. Ancak paylaşılabilir, dinlenilebilir ve beklenilebilir onun başı yanında. "Siz savcı emeklisisiniz, öyle mi?", derken sesi sakinleşmiş ama elleri titriyordu. Fincanı hemen aldım ben de. "Öyle. On yıldan fazla oldu emekli olalı. Bir o kadardır ablanların mahallesinde oturuyorum. Onlar geldiğinde kıza gebeydi henüz ablan." dedim bende. Sözü döndürüp kaza gününe nasıl getireceğimi düşünüp duruyordum bir yandan. "İnançlı biriydi, değil mi ablan?" çekinerek yüzündeki tepkiyi takip ettim. "Evet, oldukça inançlı biriydi. Namazını çok takip edemeyebilirdi çocuklardan filan ama, biliyorsunuz, ona göre giyinir, ona göre yaşamaya çalışırdı." "Ben de öyle düşünüyorum. Lütfen yaşlılığıma ve mesleğimin alışkanlığına verin ama sanki kaza değil gibi geliyor bana bu olay. Ondan sordum öyle; canından vazgeçmiş olabilir mi sence kızım ablan? Bunu Adem'e sormak istemedim, en azından emin olana kadar. Onların aralarından kaynaklanacak bir şey olduğunu da sanmam. Etraftaki en sakin en uyumlu karı kocalardan biriydiler. Şimdilerde onlar gibisini görmek zor.

"Bilir misiniz bilmem teyze. Bir dizi vardı, orada Ramiz dayı diye bir karakter söylemişti bu lafı ama kime ait, o mu uydurmuştu bilmem; Kadere inanan insan tesadüfe inanmazmış. Tesadüfe inanan kişiyse kaderini kendi elinde tutamazmış. Ablam kadere inanırdı. Kaderinin bu noktaya geleceğini düşündü mü hiç bilmiyorum. Bazı şeyleri insanın kendisi biliyor sadece... Bir adam vardı, kurt İsmail derlerdi. Çok koşmuş ablamın peşinde. Biz o zaman köydeydik. Hatırlıyorum ben de, sekiz yaşında var yoktum ama her şeyi anlıyordum. İstememiş ablam. Yakışıklı, varlıklı da bir adammış ama istememiş. Yalan dolan bir adammış, ondan kurt derlermiş. Onu bunu kandırır, işini görecem der para toplarmış. Bazen yaparmış da, o resmi daire senin bu resmi daire benim gezer, öyle işlerini halledermiş işte köylünün. Bundan da para alırmış. Kimi zamanda fazladan alır, kandırırmış milleti. Ablam sevmezmiş bu hallerini. İnsanın içi istemeyince istemiyor ya, öyle yani. Babamlar da bir şey dememiş. Yumuşak huyludur babam. Dört kızı olmuş, hani oğlan dememiş misal. Hatta, komik; dünyanın yarısı kızla dolu, bana dördü düştü tüh hanım dermiş de annem gülermiş. İşte bu kurt İsmail, takınca takmış ablama. İsteyip de alamadıkça iyice kinlenmiş. İşte, bir gün babam çarşıdayken eve dalmışlar bir kaç kişi öyle konu komşunun önünde, kaldırmışlar ablamı. Anlıyorsun dimi teyze, kaldırmışlar deyince. Bizim orada öyle derler. Uzun, çok uzun kavak ağaçları vardır, ince belli, beyaz böyle, çok yapraklı değildir. Onların arasından araba gittikçe annem koşmuş, annem koştukça araba gitmiş ama nafile. Dört gün bulamamışlar ablamı. Adem abiyi ilk bizim evde gördüğümde on üç yaşımdaydım. Ortaokul ikinci sınıf, oradan biliyorum. Ablam döndükten o güne kadar neredeyse hiç konuşulmadı bu mesele. Hem de hiç. Bir tek o gün, o günde yarım yamalak, Adem abiyle annesi gittikten sonra, ben konuşayım baba Adem'le. Sen bir şey deme, dedi ablam. Konuşma da bu, böyle ima edildi yani."
*İbn Arabi
devam ediyor...

Haziran 16, 2017

Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar*

Herkes Ölür Ölümünü

I
Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar.
Aynalar her gün bir başka yalan söyler
ve kalınır geride çizilmiş hayatlardan,
geride yağmurlardan ve çığlıklardan.

Herkes çizer boşluğunu…

II
Her aşk başlarken pembe,
ayrılıkta rengi siyah yalnızlığın…

(Herkes arar pembesini.
Oysa kendinden ötesi yoktur;
kimse sevmez yalnızlıkta gölgesini…)

III
Herkes sever doğumunu;
kim sever ölümünü?

Herkes sever doğrusunu;
kim sever yanlışını?

Herkes susar ayıbını.
Herkes susar ayıbını…

IV
Herkes bilir gitmesini.
Bir zaman öğrenirsin
gideni sırtından öpmesini

Herkes yaşar hasretini…

V
Herkes geçer gençliğini
Herkes…Buğusunda anıların
yitirir kekliğini…

VI
Herkes yaşamakla suçlu,
aşkıyla hükümlüdür;
herkes doğarken ölümlüdür.

Herkes ölür ölümünü;
göğe salıp düşlerini,
salıp tenini, nefesini
bırakır ceketini.

Herkes bırakacaktır ceketini…

-Yılmaz Odabaşı

Haziran 15, 2017

Yolculuk: "Okuribito"

Bir filmin böyle afişi olsun da ilgi çekmesin. Arkada Fuji dağı, çimenler, akan bir nehir ve çellonun sesi. Bu aralar hayal ettiğim muhteşem üçlü... Fuji değil tabi, herhangi bir dağ da olur ama böyle kar tepeli olsa iyi olur... Tanımak isterseniz kendisi, Bay Daigo Tokyo'da bir büyük orkestrada çellist. Ne kadar! pahalıysa Japonya, karısı da çalıştığı halde kıt kanaat geçiniyorlar, küçük bir evde, mütevazi bir hayat sürüyorlar. Derken orkestra kapanıyor ve Daigo'nun doğduğu küçük bir kasabadaki ailesinden kalma evlerine dönmekten başka çareleri kalmıyor. Gidecek bir yerinizin olması harika bir şey! Hikaye burada başlıyor gibi değil mi? Bence filmlerin hikayeleri film bittiği anda başlıyor. Düşünsenize; kötüler ölüyor, iyiler kazanıyor, bütün o işin içinden çıkılmaz olaylar çözülüyor, kadınlar erkekleri erkekler kadınları anlıyor, aşk layığını buluyor ve film bitiyor. Ne büyük haksızlık. Oysa hayat asıl o zaman başlamıyor da, ne... Dinlemek isterseniz müzikleri burada filmin.


Çiftimiz sakin, az insanlı, az binalı, büyük bir nehirli, muhteşem dağ manzaralı küçük kasabalarına gelir. Adamın doğup büyüdüğü yer olduğu için herkes onun çocukluğunu bilmekte, eski anılarından, bazen de ailesinden bahsetmektedir. Bu onları kimi zaman üzmekte kimi zaman mutlu etmektedir. Daigo'nun ailesi de müzisyendir ama yaşamamaktadırlar artık. Hayat giderleri az olsa da gider giderdi, haliyle de çalışmak gerekiyordu. İlanla bulduğu bir işe ilk gün ilk dakikasında alınır bayımız. Çünkü zaten başka başvuran olmamıştır, çünkü kasabadaki herkes ilanı vereni tanıyor ve tam olarak ne yaptığını biliyordur. Yüklü bir avans hemen eline tutuşturulduğu için de mutlu mesut evine gelmiştir beyimiz. Yolculuk, olarak tarif edilir iş ona. Biz insanlara yolculuklarında yardımcı oluyoruz, denir. Ertesi sabah ilk işine ustası,aynı zamanda patronu olan bay Ikuei ile giderler. Bin pişmandır! Patronu da, ilk iş için maalesef çok zorlayıcı bir örneğin denk geldiğini itiraf eder. Yine de arkasına bakmadan kaçamaz; ustası rica eder, "alışırsın, iyi para kazanırsın", der. "Nihayetinde bir iştir bu da"der. O gün durmaya ve ertesi gün gelmemeye karar verir. Ertesi sabah başka bir iş çıkar.
İşleri bittiğinde evden ayrılmak üzere kalkarlar. Ev sahibi bizim Daigo'nun ellerine sarılır. Eğilip kalkıp, belini büküp doğrulup arigatoo, arigatoo, der. Gözleri dolar Daigo'nun. Hani, o güzelim Bach çello konçertolarını çalarken  bu kadar teşekkür almamıştır. Ustası Ikuei de ona gülümser. Bu, Daigo'da yaptığı işe olan tedirginliğini, korkusunu biraz azaltmıştır. İşin kendisinin değil, aslında işin ve insanın neye hizmet ettiğinin önemli olduğunu kavramasını sağlamıştır. Ne iş yapıldığı, işin kişiye nasıl bir konum sağladığı, yaşanılan toplumda hangi basamağa denk gelindiği Japonlar için de önemliydi pek çok toplum gibi. Kimi zaman kasabada yürüyüşe çıktıklarında bazı tanıdıklar onlara selam vermez olmuştu.Üstelik çok yüksek bir ücret almasına rağmen. Üzülüyordu elbet Daigo buna ama daha az önemsiyordu da. Bununla birlikte hâlâ karısına da söyleyememiştir ne iş yaptığını, tâki karısı tesadüfen öğrenene kadar. Çok üzülür Mika, yani karısı. "Ben şimdiye kadar mütevazi hayatımızdan hiç şikayetçi olmadım, fakat buna katlanamam, böyle bir işte çalışıyor olmanı kabul edemem", der ve kocasını terk ederek evden ayrılır. Daigo yine üzülür. Ancak yapacak bir şey yoktur. Hem, başka bir işi yoktur hem de içten içe işinden çokta şikayetçi değildir artık. Ölen annesinin ve onu küçükken terk etmiş babasının yarattığı travmaları iyileştirici bir etkisi vardır sanki işinin. Üstelik ustasını ve ara ara hayatla ilgili yaptığı sohbetlerini de seviyordur. Ve günler böylece gider ve gider... 


Nihayet hikayeleri hüzünlü ama mutlu bir sonla başlar... Daigo ve Mika sevgilerinin değerini görür, bir araya gelir ve hatta çocuk yapmaya karar verirler. E, tabi Mika eve döner. Kasaba Daigo'nun yaptığı işi takdir eder, onu kabullenir. Önemli bir işini karısı Mika ile birlikte yaparlar hatta.


Orjinal adı: Okuribito (Son Veda)
Yönetmen: Yojiro Takita
Oyuncular: Masahiro Motoki (Daigo), Ryôka Hirosue (Mika), Tsutomu Yamazaki (Ikuei)
Yapım: 2008, Japonya
Yazar: Kundô Koyama
2009 en iyi yabancı film oscar'ını getirmiş Japonya'ya.

Ben ağladım filmi izlerken. Lakin, o kadar acıklı bir film değil, benden kaynakladığını düşünüyorum. 

Haziran 14, 2017

Kuyuda Başlayan Yolculuk

"Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek..."
Cemal Süreya, Üvercinka'dan, 


video
"Mardin ili Kızıltepe ilçesinin 150 köyünde 1300 sulama kuyusu bulunmaktadır ve yaklaşık olarak kuyularda 1100-1200 arası aile yaşamaktadır. Genellikle şehir merkezine 25-30 km uzaklıkta köylere ise 3-5 km uzaklıkta bulanan bu kuyular; genel olarak parsel bakımından büyük olan tarlaların sulama işlemi için faaliyet göstermektedir. Kuyularda çalışan işçiler ve aileleri için derme çatma barakalar yapılmış, bu barakaların bir çoğunda mutfak, banyo ve tuvalet alanları bulmak oldukça zordur.
Şehir merkezlerindeki yaşam şartlarının ağırlığı ve işsizlik gibi sorunlar yüzünden daha önceden yerel halkın kaldığı bu kuyularda Suriye savaşının patlak vermesiyle beraber ucuz iş gücü olarak görülen savaş mağdurlarının çalışma ve yaşam alanı haline gelmiştir. Ailelerin ortalama nüfusu 6 bireyden oluşuyor, aile bireylerinin hemen hemen hepsi çocuklar da dahil olmak üzere sulama faaliyetlerini yapmaktadırlar.
Ailelere, kuyu sahipleri tarafından yıllık 5000 ile 8000 lira arasında değişen düşük bir ücret ödenmektedir. Bu nüfus ve düşük bütçe ile yiyecek ve giyecek gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanan ailelerin, eğitim ve sağlık giderleri için harcayabilecekleri bir bütçeleri kalmıyor. Bu yüzden temel hakları olan eğitim ve sağlıktan yoksun kalıyorlar. Kuyulardan köy merkezlerine çocukların okula gidebilmeleri için taşıma yapılması gerekmektedir. Fakat diline, kültürüne yabancı oldukları topraklarda yaşam savaşı vermeye çalışan bu insanların önceliği barınma ve yiyecek temini olduğu için taşımalı eğitime ilişkin haklarını sorgulamaları mevzu bahis bile olmamaktadır. Durum böyle olunca çocuklar hem okuldan hem de akranlarıyla sosyalleşme olanağı bulamıyor ve izole bir yaşam sürdürüyor.
Bu proje kapsamında bu kuyularda yaşamını sürdürmeye çalışan 5-14 yaş arası çocuklarla günün ilk ışığı ile başlayıp gecenin geç saatlerine kadar devam eden bu sulama işini ebeveynleri ile ortaklaştıran çocukların yaşamlarını konu alacak bir belgesel yapılacaktır. Bu kısa film, bu bu belgesel ve çocuklar için kamuoyu oluşturabilmek amacıyla çekilmiştir."
video çekim; mustafa umut ay
tanıtım; proje notlarından.

Haziran 13, 2017

Dürnev'in Son Gün -II

Kazaydı. İki doğrudan şahit, yara izleri, polis kayıtları, ambulans, hastane hepsi normaldi. Her gün kaç kez olan, kaç yaşamı bitiren kazaydı işte. Yedisi olmuştu. Evinde mevlit vardı Dürnev'lerin. Ben gittiğimde bitmek üzereydi. Galiba bilerek geç gitmiştim. Kuran-ı Kerim tamamda, o sonrasında ilahi okuyup ev ahalisini ağlatma ritüellerine katlanamıyorum ne yalan söyleyeyim.

Kimse kimseyi rahat bırakmıyor sanki. Ağıtlarımızdan gösteri çıkarmak mutluluklarımızla caka satmak... Derin bir soluk alıyorum istemsiz. Ben mi insanın değişmesini umuyorum yine de bilmem ki... Kendime gülmem gerek.

Biraz dua edip Adem'e bakındım. Balkonda sigara içiyordu. Ağzında dururken biri paketten bir tane daha çekti. Kauçuk ikinci kata uzamıştı neredeyse. Yapraklarının gölgesi vuruyordu olduğu yere, yüzü daha bir kararıyordu bu yüzden. Gözlerindeki ışıltı kayıptı. Boğazındaki yumruyu alıp götürecek bir hıçkırıkta gizliydi her şey, ama gelmiyordu, belli. Belki geceleri, umarım geceleri ağlıyordur. Aklımın çalışması neyle meşgul olsam aynı kalacaktı galiba. Geceleri ağlayan bir adam için düzelir mi ki gündüzler, bilmiyorum. Saçma sapan şeyleri mi sorgular olmuştum ne! Bazen çiçeklerin neden sabahtan akşama açtığını bile sorguluyordum. Hayır, akşam gayet yeşil suladım, ayrıldım başınızdan. Ne oldu da sabah tomurcuklandınız, böyle kahve kahve şişti buralar, ağzıma kadar geliyordu bunlar da gülmekten söyleyemiyordum.  Sonra gidip Halim'e de anlatıyorum bazen bunu. O hiç bir şey demiyor. Eskiden de demezdi aynı. Sabiha hanım, salonda anlatırsınız ne diyecekseniz, savcılık varsa savunma makamı da var. Bir sizi dinleyecek değilim, derdi. Başını yerden kaldırdı ayak sesimle. "Gel savcı hanım, hoş geldin, otur şöyle?" dedi. "Sağol Adem. Çocukları göremedim, bir yere mi gönderdin?" "He, savcım. Küçük baldız var benim. Çalışmıyor, evde. Biraz bizde kalsınlar, evin kalabalıklığı gidene, neyi nasıl yapıcaz anlayana kadar, hem anneannelerine iyi oluyor", dedi. Bugün bile getirmedi hatta. Ben de bir şey demedim. Kız çok soruyor, perişan. Biz de faydalı olamıyoruz ona." "Zor, Adem, çok zor. Allah sabırlar versin. Çok severdim Dürnev'i. Çok iyi bir kadındı. Allah bizden çok sevdi de erken aldı demek. Allah rahmet eylesin." "Amin savcı hanım."

Dizimi balkon demirine dayadım. Ne zamandır ağrıyordu yine. Soğuğu hissedince ağrının ateşi azalıyordu. Elimi dizime koydum, aşağı baktım. Kokuya doğru eğildi gövdem sanki. Aşağıda güller açmıştı. Mayısı bitirmiş Haziran'dan gün alıyordu onlar da. Onlara aylar, bize yılların geçtiği gibi mi geliyor acaba... Biz insanların bazı şeyleri bilemeyişine seviniyorum artık... Bilmemek uzak tutuyor. Üç katlı apartmanın ikinci katındaydık. "Duyduğumdan beri merak ediyorum Adem. Sana da soramadım hemen. Dürnev dikkatli bir kadındı. Işıklardan bile karşıdan karşıya geçmeye çekinen biriydi biliyorum ben, değil mi ki yaya geçidinin olmadığı yerden geçsin. İlginç geliyor bana. Ya da üzüntüden bilmiyorum artık..." "Ben de çok anlamıyorum ama böyle işte savcı hanım. Çarpan adam oralarda çalışan bir esnaf. Karaköy kalabalık yer. Adam yetmiş beşle bile gitmiyormuş. Ama kötü çarpmış zahar. Kenara düşm... Tam o Perşembe Pazarı yoluna girerken işte, biliyorsun. Tünel tarafından hızlıca gelmiş ve yola neredeyse atlamış, etraftakiler öyle demiş hep. Polis şoförü bir iki gün tuttu bıraktı zaten. Tutuksuz yargılanacak ama alt geçit var, ilerde kırmızı ışık yanıyor filan. Neredeyse sıfır suçlu adam. Abla ben senden bir şey isteyecem aslında?" "Dur ben önce bir şey diyeceğim Adem. Ben de bir oraları dolaşayım, soruşturayım ister misin? Mesela, o gün bir işi filan var mıydı Dürnev'in. Niye gitmiş Karaköy'e?" "Hiç bilmiyorum. Genelde bana der, arar söyler ama bir şey demedi. Tek bildiğim sabah çok erken çıktığı." Tamam Adem. Ben, herhalde biraz eski alışkanlık, içime sinmiyor bu durum. Bir bakmak istiyorum izninle." "Ben de onu diyecektim savcı hanım aslında da çekindim. Ben de istiyorum biraz daha öğrenmek, nasıl olmuş, neden öyle yola atlamış."

"Sen çok ölüm görmüşsündür abla. Ben neredeyse görmedim. Babamın babasını hatırlıyorum bir, yıkıyorlarmış caminin yanında bir yer vardı. Babaannem sırtımdan itekledi, git bak olum dedene bak gidiyor, gör bak, diyerek. "Nereye gidecek yaşlı adam öff Babaanne", diyecektim hani neredeyse de, bakmıştım ağlıyordu, bir şey demeden dediğini yapmıştım. On iki yoktu yaşım. Üç adam ayakta, dedem upuzun yatıyordu. Böyle çırılçıplak hani. Adamlardan biri başından su döküyor, diğerleri ayaklarından, diğeri de suyu aşağı yukarı dolaştırıyordu. Ben hayatımda öyle üşüdüğümü hatırlamıyorum abla. Dudakları mosmordu ya, sanki soğuk dudaklarımdan başlamış, ayaklarıma varmıştı birden. Bembeyazdı baştan aşağıya. Pörsümüş derisi, sarkmış karnı, böyle ne yana baktığı belli olmayan elleri değildi beni korkutan. Yoktu abla, dedem yoktu! Orada yatan yüzü, burnu, alnı ilk defa görüyordum ben. Sanki cami avlusundan değil de hiç bilmediğim bir evin kapısından içeri girmiştim. O yokluk, o görmeyiş var ya, bana, dedemle bütün anılarımı o gün bugün anlayamadığım bir boşluğa çevirmişti. Bütün sesi, bütün hareketleri kendimi de izlediğim bir sinema filmi gibi olmuştu. İşte şimdi Dürnev'i düşündükçe bundan korkuyorum çok. Yıkarken beni yanına almadılar. Neymiş namahrem olurmuş artık! Af edersin, bilmem neyiniz batsın dedim içimden. Ben bakacaktım abla. Ben biliyorum Dürnev hala oradaydı. O dedem gibi bedeninden çıkıp gitmemiş olacaktı. Onunla olan her şey benle, bende, biliyorum ama bakamadım işte... Şimdi, bazen evi dolaşıyorum. Çocuklar da yok ya, böyle oturduğu koltuğa oturuyorum, sen yabancı değilsin abla, mutfağa giriyorum, musluğa dayanıyorum, elimi ıslatıp onun yaptığı gibi havluya silerken bana, masaya doğru bakıyorum. Sonra ben, ben oluyorum musluğa doğru bakıyorum onu görüyorum, seviniyorum. Ama korkuyorum. Gidiverecek, olmayacak, o dedemin boşluğu, geri gelecek diye ödüm kopuyor. Bir göreydim yıkarlarken, bakaydım ki orada daha, içim ağrımayacaktı bu kadar sanki abla...

Adem hala yere bakıyordu. Bana anlatmadığı çok açıktı anlattığı ne varsa. İnanmaya ihtiyacı vardı, inandırılmaya ölüme... İnsan uyabilen bir varlık. Uyarlanabilen. Evrilebilen. Evrilen. Oysa duygularla olan bağı asırlardır aynı. Pandoranın kutusu açıldığından beri hepsi aynı.

Hiç bir şey demeden çıktım. Bir iki komşuya başımla selam verip, Barbaros bulvarına doğru yollandım.
devam ediyor. 

Haziran 11, 2017

Dürnev'in Son Günü - I

Dürnev Karagözlü o gün öleceğini bilse evden çıkar mıydı bilen yok. İki çocuğunu o gün servise Dürnev bindirmemiş, büyük oğlan küçüğün elinden tutmuş, kapının önünde bekliyorlarmış servis geldiğinde. Servis görevlisi küçük kızı çekmiş kolundan kaldırımdan atlamasına yardım etmiş, oğlan kendi gelmiş arkadan. Benim de aklıma servis görevlisiyle konuşmak çok sonradan gelmişti doğrusu. İlk günler yangına körükle gitmek istemedim. Adem karısını severdi, biliyorum. Herkes bilirdi. Kalıbına baksan kırkını geçmiş sanırsın ama daha yolun yarısındaydı. Gören avizeci değilde Mahmutpaşa'da toptancı olduğunu sanırdı. Pazulu, uzun, heybetli bir adamdı anlayacağınız. Yüzündeki yumuşaklık, gözlerindeki ışıltı tuhaf bile gelirdi. İri, özünün beyazına zıt kahverengi badem badem gözleri vardı. Bizim oralarda elma meşhur ama anam bana gebeyken çok badem yemiş, dermiş Dürnev'e ilk tanıştıklarında. Mahalleye geldiklerinde oğlan kucaklarındaydı. Kıza gebeydi Dürnev. Hani, nereden baksan dört yıl oluyordur geldikleri. 

 "Neden şaşırdın ki bu kadar?" demiştim Beren'e. "Üç yıldır bu serviste çalışıyorum abla dört, bilemediniz beş kez servisi beklemediğine rastladım Dürnev ablanın. Şaşırmam mı. Bir kere hastaydı, birinde yok evde dediler, birinde de minibüsün önü sıra çoktan çıkmıştı evden, babaları bekliyordu. Diğerini hatırlamıyorum ama her gün aynı saatte çocukları beklerdi. Büyüğü dedi, "evde yok abla annem". Ben de daha sormadım tabi. 

Ben dikkat etmemişim tabii o kadar. Nereden, neden edeyim ki. Son dört beş yıldır balkonda ki çiçekleri poyrazdan karayele taşımaktan, nasıl yaşatacağımı şaşırmaktan arada Halim'i gözlemekten başka bir şey yaptığım yok denebilir. Oğlan bizden önce bıkmıştı İstanbul'dan, haklıydı. Ben, Halim'i bekliyordum yine de. "Sabiha teyze gazete alayım mı?" "Yok oğlum, bugün ben çıkacağım, sağol." Pek dışarı çıkmazdım. Evimin sakinliğini yılların uğultulu adliye koridorlarından sonra oldukça seviyordum doğrusu. Ayda bir iki kez bizim balkonda toplanırdık mahalleden belli başlı kadınlarla, Dürnev'de gelirdi. Ben onların ondan bundan anlatmasını sever, onlar da benim, o kadın öyle yapmaz, ay aman bu adam kesin aldatıyor, o kız o çocukla ayrılalı epey oldu, yorumlarımı pek sever, pek gülerdi. Bazen hoşlanmasam da kendim de halimden, emekli ve mesleğinden soğumuş bir savcı için ne yalan söyleyeyim keyifli saatlerdi. Sayısız cinayet bir o kadar katil, ve ölmek isteyen insanlar görmüştüm. Öldürdüğü için ölmek isteyenler, öldüremediği için kahrolanlar, pişman olanlar, pişmanlığından esef duyanlar, hiç yaşamasa da ölmekten ödü kopanlar; hepsi insandı... Yaşamdan bıkmışlar fakat yaşamaya çalışmaktan usanmamışlar... 

Kollarım daha az ağırlık kaldırıyordu günler geçtikçe. Yüzüm hep kuru, gözlerimin feri az, ayaklarım yavaş, sızılıydı her geçen gün daha çok. Yetmiş iki yıldır bu dünyayı seyrediyorum, yine de doydum diyemiyorum. Kim diyebildi ki? Bazı şeyleri insanın kendisi bilmeyince kimse bilmiyor... Neden öldüğünü biliyor mu acaba insanlar? Dürnev'in ölümü bütün mahalleyi şaşırtmıştı. Ölümün doğası buydu. Bu kadar gelmesi muhtemel ama bu kadar şaşırtan başka bir ihtimal yoktur. Dürnev, iyi bir insandı. İyi insanların erken ölmesi başka başka üzüyordu insanı. 
devam ediyor...

Haziran 10, 2017

Rüya

Rüyamda bir kadın; yirmi beşlerinde kısa, kapri denilen cinsten bir kot pantolon giymiş, uzun düz siyah saçlı, sıradan ama tanıdık olmayan, daha önce görmediğim fakat görmemin muhtemel olduğu, güzel denebilecek yüzlü, beyaz tenli, otobüste çapraz karşımda oturuyordu. Ben kitap okuyordum. Ondan biraz daha kısa kot pantolon giymiştim. Camdan etrafa bakarken birden yanıma geldi ve "utanmıyor musun böyle kısa pantolon giymeye", dedi. Şaşırdım, fakat paniklemedim. Genel yapıma uygun olmayacak şekilde sakindim bu söz karşısında. Bu tür yargılamalara olan ya da ülkede giyim tarzımıza karşı bir baskı hassaslığım olduğundan değil paniklemeyeşime şaşmamam. Bu tür doğrudan bir suçlamada genelde ne yapacağımı bilemeyebilir, donup kalabilirdim. Öyle olmadı. Şaşırmam bunaydı. Hafifçe doğrularak, konuşmaya başladım. "Sana ne", dedim. "Benim, yanımdakinin, bu otobüsteki herkesin, başkalarının nasıl giyindiğinden sana ne. Dünyada dert edinecek milyonlarca sorun varken sen neden birinin kıçının ne kadar örtülü olup olmadığıyla bu kadar ilgilisin." Sonra otobüse doğru döndüm. Kafalarını sallayarak bana hak veriyorlardı. "Sizlere ne oldu Allah aşkına! Bu ülkeye ne oldu! Hangi günahınızdan kaçmak için bu kadar Tanrı arar oldunuz? Hangi günahınızı örtmek için bu kadar masumun kanına girer oldunuz." Böyle dedim. Rahatlamamıştım... Camdan bakmaya devam ettim. Ağır bir nem yeryüzüne inmiş, bütün renkler buğulanmış gibiydi. Bir kadın, belli belirsiz bir karaltı yürüyordu kenarda. Uzun bir çimenlik görünüyordu önünde yeşilden siyaha ve griye dönen. Ve tuhaf filimsi yaratıklar yanında... (Tam karşılığı olmasa da bir başka ifadesiyle...

Haziran 02, 2017

Şiir

"...Sızlar bir yerlerim, adsız ve kayıp, 
Sızlar usul usul, dargın..."
foto: Hasan Erdoğan, 2016 Ankara
sözler: Ahmed Arif, Kara şiirinden.


Mayıs 30, 2017

Çalışkan İkilergillerden

Ne yersem yiyeyim kırk fırın ekmek yemeden bitmeyecek bu tez çalışması, biliyorum. Leblebi, elma ve çikolatayı aynı anda yemekle acaba çalışmayı baştan sabote mi ediyorum? Leblebi yediğimde açlığımı bastırdığını ve acıkmamı geciktirdiğini düşünsem de elma yediğimde tam tersi bir süreci başlatıyorum. Dahası, çikolata yediğimde enerji ve mutluluğumun artacağını planlasam da, hızla geçen ilk haz anı sonrası kanıma dolan şeker stresimi artıyor sanki.                                                                                                      
Hayır hayır, bu çalışma süreci ile ilgili daha olumlu cümleler kurmalıyım; uzman arkadaşlarımız öyle diyor çünkü... Evet, ciddiyetimize geri dönersek; tez çalışmamla ilgili çok önemli bir aşamaya geldim. Bakın gerçekten; Artık bitirebileceğime inanıyorum. Bunu hissedince süreç kısa, basit ve yapılacaklar kolay gelmeye başladı. Sırayla olacak her şey... Henüz somut bir ilerleme olmasa da kafamda yazma aşamasına geldim bile. Her şey kafada başlıyor ve de bitiyor diyorlar ya, sahiden de öyle. O zaman sorun yok. Değil mi? Yalnız, her şey beyinde oluyor deniyorsa diğer organlar, özellikle de kalp neci? Mesela bazen aklım salimken kalbim ağrıyor... Dün danışman hocamı gördüm. Uluslararası kongreye gelmiş o da benim gibi. Çok sarıldık, öpüştük, selamlaştık. İkimiz de tez çalışmamdan hiç bahsetmedik... Sözün özü, Sayuri' yi dinleyelim... 

Mayıs 27, 2017

Teşekkür

Beş buçuk otobüsünü yakalamak üzere ofisten beş buçuğa beş kala çıktım. Yakalayabilirdim; şehir içinde o kadar hızlı araba kullanmasa herkes. Otobüs yolun karşısındaydı ve ben sadece geçemiyordum. El salladım, söylendim, yola atlamaya çalıştım ama nafile. Göz göre göre gözümün önünde gitti. Bir sonraki otuz dakika sonraydı ve bugün hiç yürümek istemiyordum. Yoksa on beş-yirmi dakikalık bir mesafeydi. Ve yağmur yağıyordu. Nedir dedim, acaba bu gözümün önünden kayan anın bana kazandırdığı nedir ey hayat, gösterirsin umarım. Aynen böyle dedim.

Yürümeye başladım. Yağmur, oksijen ve serin hava hoşuma gitti. Ta ki bu gülleri görene kadar. 

















Bu güllere, bahçeye, güllerin ağaca tırmanmasına, parmaklıkları aşmasına, kırmızılarının iç gıcıklayışına ve kokularına değil hoşuma gitmek bayılmıştım. Demek göreceğim bir güzellik varmış, diyerek gülümsedim. Yetiştirenlere ve dikenlere teşekkür ettim. Biraz seyrettim, mutlu oldum ve yürümeye devam ettim. 

Durağa geldiğimde uzun bir kuyruk vardı. Kokunun etkisi geçmeye başlamıştı anlaşılan, çünkü yine de sitemkârdım otobüsü kaçırıp kuyruğun en arkasında olmak zorunda kaldığıma. Durakta bir kadın ağlıyordu, hafif titriyordu. Etrafında bir kaç başka kadın ilgileniyordu. Ben de kalabalık yaratmamak adına yürümeye devam ettim. Aklım neredeydi bilmiyorum bir kaç dakika sonra duydum ve hatta gördüm olanları: "Aa ne hale gelmiş baksana şuna. Hem de Audi. Şu şoför galiba. Çocuk daha yahu. İyi de bu araba oraya nasıl dönmüş. Şöyle vurmuş olamaz. O yandan vursa burnu Kızılay'a bakardı. Çocuk korkmuş çok, titriyor baksana. İyi de bir araba daha olmalı, bu trafikte hızlı da olamaz. Neyse ki ölen yok galiba. Şükür. Yine de ambulans geldi? Baksana hala titriyor çocuk, ondan herhalde." Önümde, durağın biraz ilerisinde bir araba, önü parça arkası paramparça kendini refüje dayamış yolun ortasındaydı. Biz kuyruğun arkasındakiler olayı anlamaya çalışıyorduk henüz. Öyle mi böyle mi derken otobüs geldi. Binerken, daha aşağıda iki araba daha vardı. Biri durağa girmiş, diğer az ilerde. Birinin arkası parçalanmış, diğerinin yanı. Otobüse doğru ayağımı atarken, az önce ağlayan kadın yanındakine anlatıyordu: "Elim ayağım boşaldı. Araba durağa girdi çarpmanın etkisiyle. Nasıl, nereye kaçtığımı anlayamadım. İşte o arkadaki çarpınca bu hızını alamadı, bu beyaza da çarptı hatta." Otobüs ilerlerken hâlâ arabalara bakakalmıştım.

Haklısın, bir teşekkür borçluyum hayat. Ediyorum... 

Mayıs 21, 2017

Kırık Hava*

buyulugerceklik.com
Öyle görünüyor ki bu sene Ankara'ya Mayıs Temmuzda gelecek. Sırtımda bir soğuk dolanıyor sürekli. Ayaklarım ısındığında sabah olmuş oluyor. Yeleğimi giyiyorum, kış sanmayayım diye çıkarıyorum biraz sonra. Dünden beri ikidir kapıda bir tıkırtı var. Bir anahtar dönüyor gibi sonra vazgeçiyor ben birden bakınca. Korku soğuk olur derler ya da soğuk korkak olur. Bir tutam ateşten korkar, bir verimlik nefesten korkar. Buzdolabının ayarını yanlış hatırlamışım içindeki her şey donmuş, yoğurt bile. Dolabı açarken aynadaki elimden korkuyorum bilmem ben de soğuktan mı? Tuhaf olan, karanlıktan değil ama aydınlıktan korkuyorum bu ara. Mutfak camının önünden bir adam geçiyor, gri bir mont var üzerinde, elleri cebinde. Hayat bir çember diyor dervişler, her şey başladığı gibi biter. 

Mayıs 12, 2017

İnisiyatif*

- Allah vere de çok bombalamasalar. 
- Niye la? Korkuyon mu?
- Yok ya, babam kemiklerimi bulamaz.
- Pohhhaa! Bu mudur aklına gelen şimdi. Hadi hadi eline davran. Sığınağı buldu bulacaklar. 
- Buradan çıkış yok, belli oldu Selim. Ne olacaksa olacak. 
- Hem senin baban varmıy dı la? Hiç demediydin.
- Olmaz mı salak. Herkesin babası var. Annem değil de, babam çok gariptir benim. Pek üstümüze düştüğü, öyle akıl filan vererek adam etmeye çalıştığı yoktu pek. İşte okuyalım, bakalım başımızın çaresine, elimiz ekmek tutsundan bir babaydı. Evlilik torun morun gibi şeyler yani. Ama hep bilmek isterdi neredeyiz, ne yapıyoruz. Ona göre dua edecekmiş.Tuhaf işte. 
- Öyle, öyle Metin. Genel babalık durumları yani.
- Yani. Ben de her hafta ararım. İyiyim, hayattayım derim. Başka da bir şey demem. O da tamam der.
- Şimdi burada olduğumuzu biliyor mudur yani?
- Yok yok onu sanmam. Ama buradan çıkamayınca aramayınca anlayacaktır, aramaya başlayacaktır tabi.
- Aman, o bilmese de, söylerler merak etme. Dışarıdakiler bizden iyi biliyor bizi.
- Yaklaştılar galiba.
- Galiba. Niye bilmek ister ki babalar-anneler neredeyiz ha bire Metin?
- Sevmekle ilgili herhalde. Birini o kadar sevmedim bilemiyorum ama, sevmekle ilgili olmalı. İstanbul'a gitmekle tehdit ederdim onu kızınca arada. O da; burada kalın bu köye tıkılın, demiyorum. Ama bileyim neredesiniz, iyi misiniz, ara da bir göreyim yeter, derdi hep.

Baba Kemal Gün'ün iki oğlu da aynı sene içinde örgüt üyesi oldukları sebebiyle askeri güçlerce öldürülür. 07 Kasım'da ölen oğlunun kalan kemiklerini alabilmek için 77 gündür açlık grevi yapıyor Kemal Gün. Haber burada. 

Önce, kimsesizler mezarlığına gömülen kemiklerin tespiti yapılır. Orada oğluna ait kemik olmadığı anlaşılınca kendisinin talebiyle bombalanan sığınak tekrar açılır. Aralarında yine kendisinin de olduğu bir grup insan, tek tek elleriyle kalan kemik ve parçaları toplar ve savcılığa teslim eder. Ancak kemikler hava bombardımanın etkisiyle aşırı ısıya maruz kaldığından DNA tespiti sonuç vermez. Savcılık bu sebeple hiç bir parçayı veremeyeceğini iletir. Fakat o gün oğulun o sığınakta olduğu bilinmektedir. Kemal Gün, şöyle ifade ediyor talebini; "Bir oğlum da 2016 yılının 4 Nisan’ında Geyiksuyu’nda öldürüldü. Onun cenazesini verdiler, aldık götürdük memlekette gömdük. Onun bir mezarı var, gidip dua ediyorum. Bunun cenazesini de alıp onun yanına gömmek istiyorum. Başka bir şey istemiyorum." Belirsizlik için talebi ise, hepsini, bütün çocukların kemiklerini verin tutanakla, aynı yere gömeyim. Aylardır başka arayan yok bu çocukları. Olur da gelen soran olursa, tutanak belli, yerleri belli. Kim isterse gelir görür mezarlarını, şeklindedir. 

*1. Öncecilik, üstünlük. 2. Karar verme yetkisi. 3. Gerekli kararları almayı bilen kişinin niteliği. (TDK)

Mayıs 11, 2017

Yakarış

hsk-raporu-eski-savci-sisman-haber-almasina-ragmen-miti-suclamak-icin-reyhanli-saldirisina-goz-yumdu

Ben dahil hatırlayanımız kalmadığı üzere; 11 Mayıs 2013'te Hatay-Reyhanlı bombalı saldırısında beşi çocuk elli iki kişi yaşamını yitirmişti. Yüz elli beş kişi de yaralanmıştı. Bugün yıl dönümü sebebiyle de yapılan açıklamalara göre,  savcı saldırıdan haber almışmış da, birilerini suçlu çıkarmak, kızdırmak, vs. vs. vs. adına söylememişmiş, bildirmemişmiş, önlem aldırmamışmış...
"İnsanın" dibinin dibi yok, kimileri ne kadar yukarı haykırırsa haykırsın!  

Nisan 20, 2017

Yine de Gelen Adalet

Bu topraklar üzerinde yapılan pek çok kötülük beni üzmüştür. Fakat sanırım en çok Cumartesi Anneleri'nin dramı yüreğimi acıtmıştır ve acıtmaktadır. Bir anne değilim fakat bir annem var. Anneme baktığımda bizim yokluğumuzun onun için ne demek olabileceğini anlayabiliyorum. Bir annenin öldürülmüş oğluna kavuştuktan sonra, "iyi ki buldular, ya bulunmasaydı!", dediğine şahit oldum. Sanki; ölümünden kimin sorumlu olduğunu bilmemek yaşamasa da nerede olduğunu bilmemekten daha kötü değildi. Öyle bir sevinçle söylenmişti... Cumartesi Anneleri'nin dramı işte bu yüzden en acısıdır benim için. Ne yokluk olup olmadığına karar verebildiğiniz ne de kimin sebep olduğunu bildiğiniz bir boşlukla haftalar, aylar ve yıllarca bekliyorsunuz donmuş bir zamanda... Geç gelen adalet, adalet değildir diyorlar. Belki, bazen, bilmiyorum. Fakat o anneler için yaşamın zamanının adaletle ilintili olduğuna eminim... 

İnsanoğlunun adalet tanımı yıllar yılı değişmiş. Adalet bir ilke bir kural mıdır, yoksa bir değer midir, bu da tartışmalı kimi yerde. Toplumsal adalet aynı çağda farklı toplumlarca farklı tanımlanmış. Eski Mısırlılar sosyal adaletin krala ve onun maiyetine dair bir değer olduğunu kabul etmişler. Sosyal adaletin sağlanması kralların göreviydi ve eğer iyi yaparlarsa ölüm levhalarına işleniyordu. Platon, adaletin bir erdem olduğunu öne sürmüştür. Ve eğer bu erdem yoksa diğer erdemlerin bir önemi yoktu. Konfüçyüs'e göre ise adalet önce toplumun yöneticilerinden başlayarak dağılması gereken bir ilke ve değerdir. Örneğin fakirlik yoktur, var olanın eşit dağıtılmaması vardır. Modern toplum adalet anlayışının kuramcılarından kabul edilen Thomas Hobbes'a göre, insanın kendi kendine sınırlı bir özgürlük alanına geçtiği noktaya ahlâk, çıkarına uygun düşen bu durumu sağlamak için sınırsız haklarından vazgeçme durumuna sözleşme, ve bu sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi de adalettir. Bu adaletin dağılımında bireyler topluma ve birbirine, ve toplum bireylere karşı borçludur. 

Aynur'un oğlu o günlerde sekiz dokuz yaşlarında olmalıydı. Adil bir dünyada yaşadığına dair bir inancı gelişti mi bilinmez. Bugün, genç bir adam olarak karşılaştığı adalet onun içini soğutacak mıdır o da bilinmez. Yaşadığı toplumdaki diğer bireylerin ona karşı bir ilkesizlik ve ahlaksızlık içinde bulunduğunun farkında mıydı, onu hiç bilmiyoruz. Ben, arkadaşımın ölümüne sebep olan insanın on dört yıl sonra olsa bile artık biliniyor ve bulunmuş olmasından bir an olsun mutlu oldum. Aynur'un bir an bana baktığını ve gülümsediğini gördüğümü sandım. 

Nisan 08, 2017

İki Küçük İnsan: "Koca Dünya"

Dün akşam Koca Dünya filmini izledim. Bugün 08 Nisan 2017. İki insan koca dünyaya sığamıyor, sığdırmıyorlar. Bunu anlatıyor film. İlk defa bir Reha Erdem filmi izledim. Sevdim. Her bir sahnenin göründüğünden başka başka anlamları olduğu çok açıktı filmde. Olmasa da altında bir anlam, her bir sahne göründüğü gibi, göründüğü kadar da çok gerçek ve netti aslında. Mesela, doğada yanınızda olan keçiyi (baba-tanrı) kötülüğe, insanların arasına, ne yazık yaşamın sığlığına geri döndüğünüzde sizi terk etmesi olarak da okuyabilirsiniz, size alışan bir hayvanın ardınızdan gelip insanları görünce çekip gitmesi olarak da. İkisi de güzel, ikisi de anlamlıydı. Sevginin kardeş halinin güzelliği, korumak, korunmak, kötülerin eline bırakmamak, sahip çıkabilmeyi göze almak, filmin anlamlılıkları. "Nasıl olacak mesela?" dedi genç kadın. "Diyelim sen gelirsin, görüşürüz. Diyelim ben gelirim, görüşürüz", dedi adam. Öyle ya, görüşülür. Yeri geliyor şu koca dünyaya sığamıyor iki insan iyilikle, güzellikle, sevgiyle olsa bile...

Yönetmen: Reha Erdem, 2016,
Oyuncular:  Berke Karaer, Ecem Uzun, Melisa Akman

Nisan 04, 2017

Günlerden Bir Gün

Bugüne dair doğrudan bir şey yazmak istemiyordum fakat yandaki resmi görünce söz söylemeden bırakamadım. Bir dostum telefon uygulamasına ilgili tarihe bu ilgili notu almış önceden ve bugün farketmiş. Ne harika! bir hediye bir insanın aklında böyle kalmak... Benden geriye kalacaklar arasında isteyebileceğim güzel dileklerden biri, ve duymak çok güzel.
Sen de sağol varol arkadaşım, iyi ki biz varolmuşuz.

Bu yıldan dileğim; geçmişle ilgili savaşımı bitirebileceğime inanmasam da, en aza indirebilmek. Gelecekle ilgili kurgusal kafamı sakinleştirebilmek ve bugüne daha fazla odaklanabilmek, zaman denen tuhaflıkla dengeli bir birliktelik kurabilmek, mümkün olduğunca.

Yaşamın kendinden olağanüstülülüğünü her zaman aklımda tutmaya çalıştım ve buna inandım. Bu dünyaya geldiğime her zaman şükrettim. Böylesine güzel ağaçları, çimenleri, nehirleri, sarı papatyaları, mis kokulu nergisleri, bakmaya doyamadığım engin dağları ve bilinmez yıldızları gördüğüme çok mutluyum. İnsanın diğerlerine yaptıklarına bir o kadar kızgın olmama rağmen. Bundan yirmi yıl önce 'insanı' düşündüğümde sevdiğimi hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bugün, hayatın beni tam tersine getirdiğini anladım. 'İnsanı' sevmiyorum artık. Ve bunu görebildiğime de -maalesef- mutluyum. Tarih boyunca bencilliğimizin, hırsımızın, hep daha fazlasına olan tamahımızın, kendimizi bir şey sanan kibrimizin üstün gelmesine katlanmak zor. Bu asla değişmeyecek, 'insan', bununla geldi bununla yok olacak. Etrafımda tutabildiğim, etraflarında olabildiğim iyilerin varlığıyla dünyayı sevmeye devam edebilmek, hayatın katlanılmaz olacağı an gelmeden gidebilmekten başkaca dileğim yok sanırım.