Aralık 18, 2017

Gülünç Olan

Bütün Aşk Mektupları

Bütün aşk mektupları
Gülünçtür.
Aşk mektubu olmazdı onlar eğer olmasalardı
Gülünç.

Ben de zamanında yazdım aşk mektupları,
Başkaları gibi,
Gülünç.

Aşk mektupları, eğer aşk varsa,
İster istemez
Gülünç.

Ama, her şey bir yana,
Asla aşk mektubu
Yazmamış olanlardır sadece
Gülünç.

Ah, yazdığım zamanlara geri dönsem
Farkında olmadan
Gülünç
Aşk mektupları...

Aslında bugün
Benim anılarımdır
Bu aşk mektuplarına dair
Gülünç
Olan.

(Vurgulanan bütün kelimeler,
Vurgulanan duygular gibi
Doğal olarak
Gülünç.)

- Fernando Pessoa

Aralık 17, 2017

Araştırma Notları-1

"İnsanları yaşamak için çalışmaya zorlayan sistem sürekli kitlesel işsizlik durumlarına yol açtığına göre, iş bulamayanlar hangi ahlâki temellere dayanarak kendi kaderlerinden sorumlu tutulabilir? Çalışamayacak durumda olanlara karşı toplumun sorumlulukları nedir? Zenginlerin durumunda göz ardı edilen yaşamak için çalışmak zorunluluğunun yoksullara dayatılmasının ahlâki gerekçesi nedir? Toplumun belirli bir andaki geliri tek tek bireylerin üretime yaptıkları katkının toplamından fazla bir şey olduğuna göre, bireylerin gelirden alacakları pay üretime yaptıkları kişisel katkıyla belirlenebilir mi?"   
  - Ayşe Buğra, 'Vatandaşlık Gelirine Doğru'

Çalışmayan kişinin sorumlu tutulduğu ekonomik çarpıklık emeklilik sosyal haklarında da devam eder. Emek merkezli yaklaşım varlığını sürdürerek, gelecekteki ve şimdiki sosyal hakları bireyin emeğini nasıl ve hangi süreyle sattığına bağlı olarak tanımlanır. Kısacası, müdahale edemeyeceği sistemin direttiği çalışma şartlarının sonucunu ömrünün sonuna kadar taşımak durumundadır.

Not: Tez çalışmasının gerekli olmayan ama sevilen okuma konularından. -işte çalışmamın bitmeme nedenlerinden biri.-

Kasım 28, 2017

Evine Giden Yollar

Bazen ev yoktur yolun ucunda artık...

foto: Nuri Akman, 2016, Diyarbakır (gazeteden)

 Bazen renktir, kokudur, dilde bir ekşiliktir... 

Ankara, 2017

Eve giden, evine giden, oraya bir yol bulur mutlaka, ağzında bir tat, gönlünde bir seda...

Ankara, 2014, 2016

Tende bir candır evin yolu, sizi bekleyen... 

Ankara, 2014, 2015, Kalkan 2017

Geçmiştir bazen evin yolu, bir daha gidilmeyecek. 

Ramadan köyü, 2008

Ne kadar uzak olursa olun eviniz, yürümenize güç verenlerdir yolunuzu yakın eden... Dostlar vardır bazen, size, evinize giden yollarınızı öğretir...

Ben ve Mehtap, İstanbul, Maslak, 1992
                                                                          

Kasım 25, 2017

Halet-i Ruhiyem

Dün, gece yarısını epeyce geçmişti uyuduğumda. Sabahları erken kalkmaya alışmış olmama rağmen haliyle zorlandım, ama kalktım. Biraz daha aceleyle bir şeyler atıştırdım ve metroya binmek üzere evden çıktım. Biniş kartımın öğrenci vizesini onaylatmam gerekiyordu ama  makinelerin üzerine kargacık bir el yazısıyla "visa geçersiz" yazan bir kağıt iliştirilmişti. Panikle bilet gişesindeki memura koşturdum, "Öğrenci vizemi sizden yaptırabilir miyim? Makinelerin hepsinde vize geçersiz yazıyor", dedim. "Hayır, ancak Kızılay'dan hanfendi", dedi şaşırarak. "E, ama olur mu öyle şey, neden makinelerden yaptıramıyorum ayrıca", diyerek sesimi yükselltim. O, neden bağırdığımı sorguladı ben, "delikli camdan duyurmak için yoksa çok sakinim" dedim, o sırada başka biri önüme geçip kartını doldurmaya çalıştı, ona da "sırayı görmüyor musunuz", diyerek çıkıştım. Köşedeki makinenin üzerinde de o kağıtlardan olmasına rağmen, denemekten zarar gelmez fikriyle vize işlemine başladım ve bitirdiğimde anladım... Sanırım çantamı kontrol eden güvenlik memuru da anlamıştı ki bana gülümsedi.

Metrodan çıktım. Hava oldukça soğuktu. İnce giyinmeme sinirlenirken yürümekten vazgeçerek taksiye atladım. Taksi şoförünün beni kazıkladığını biliyordum lakin tartışacak vaktim kalmamıştı. Okul kapısından daldım, çantamdaki kitaba laf etmez umarım dileğiyle üstümü arayan kadına gülümsedim ve sınıfıma doğru fırladım. Sınıf görevlisi "ama on iki numara dolu, on sekiz olmasın", dedikten sonra biraz daha baktı kağıda. "A, bu yarın, koşun koşun idareden cumartesinin kağıdını alın, yanlış giriş kağıdını getirmişsiniz", dedi. Kağıda baktım, sınıftan çıktım. Görevli, yavaş davrandığımı görünce herhalde, arkamdan geldi. "İdareden alabilirsiniz veriyorlar onlar", dedi. Ne iyi insanlar var! "Yok, benim toplam üç dersim var zaten", dedim ve gülümseyerek merdivenleri bulmaya çalıştım.

Taksiyle geldiğim yolu yürüyerek geri döndüm. Oldukça yakındı. Yol boyu hem ağlamak hem gülmek istediğim için yüzüm muhtemelen az önce botoks yaptırmış gibi görünüyordu. İşte, diyordum, hemen bütün sınavlarda olması gerekenden daha az sonuç almamın nedeni bu: bu kör-bakışlılığım...

Sınav giriş ekranını ilk gördüğümde az biraz söylenmiştim; zaten üç dersim var, ne olurdu aynı gün olsaydı, diyerek. Dün gündüz sınav yerlerine bakmış, adresleri not etmiştim. Akşam gidip belgenin çıktısını almış, şöyle bir bakmış ve gece çantama koyarken bir kez daha bakmıştım. Saymazsak beş altı kez bakmşımdır. Murphy yasalarını taradım geçerli bir kural bulamadım. Bir kaç basit ya da derin sebepler olabilirdi durumu açıklayan: Son bir kaç haftadır sürekli aynı konuda İngilizce makale okumam olabilirdi sebep, zaman algımın zayıflaması olabilirdi, ezbere bakmak, korktuğumun başıma geldiğini sanmak, varsaymak ve en güzeli de, bu sınav mınav işlerini artık bırakmama bir işaret olabilirdi...

Eve yürürken sabah içemediğim çayımı ve yanında yiyeceğim petibörlerimi hayal ettim. Bu ülke toprakları üzerinde yapılan, şükredilecek iyi bir şeyler kaldıysa onlardan biri kesinlikle Eti'nin çifte kavrulmuş petibörleridir. Son günlerdeki en güzel hayalimi gerçekleştirdiğin için teşekkürler Eti.

Kasım 22, 2017

Anılar, fotoğraflar ve hiç bir şey

Burada, yani bu platformda hiç fotoğrafımı yayınlamadım. Bu ilktir. Yaşlı bir bilge; "güneşin altında olan her şeyin bir zamanı vardır", demiş.
Bilgeler neden yaşlı olur dersiniz; çünkü bilginin yaşla ilgisi vardır fakat bu, yaş-almak demek değildir. Yaşlanmak için 'yaşamak' gerekir. Biz Mehtap'la çok şeyler yaşamıştık. Özellikle de hayatımızın ilklerini.

Dün gece Mehtap'ın kızı gönderdi fotoğrafı cep telefonuma. Hayal meyal hatırlıyorum birbirimize vesikalık fotoğraflarımızı verdiğimizi. O zamanlar yaygın bir davranıştı sanırım. Neden? Cüzdanda taşıması kolaydı ve insanlar şimdiki gibi dakikada bilmem kaç fotoğraf çektirmiyordu. Kimi cüzdanında taşırdı sevgilisini, çocuğunu, annesini, arkadaşını, kimi evdeki aynanın kenarına sıkıştırırdı. Mehtap da beni bir yerlerde saklamış demek...
***
Geçtiğimiz hafta hiç bir şey yapmadım. Gerçekten hiç bir şey. Arada camdan baktım, ağaçları, bahçede açan gülü ve henüz yeşil çimenlerdeki turuncu yaprakları seyrettim. Akıl sağlığımı önemsemedim. Bol dizi ve düşünmemi gerektirmeyecek filmler izledim. Vücud sağlığım için gün aşırı yürüdüm, aç durulmadığından alış veriş yapıp yemek yaptım. Her gece, tezime sabah devam etmek üzere uyudum ama sabahları ve gündüzleri ders çalışmadım. Cuma günü bu kendime eziyetimden pes ettim ve haftayı hiç bir şey yapmama haftası ilan ederek rahatladım. Hiç bir şey yapmadığım için başıma bir şey gelecek diye çok korktum bazı anlar. Sahiden. Şükrettim bu lükse sık sık bu nedenle. Olurda Tanrı beni görür, alır elimden diye korktum...  Bir şey yapma gereği olmadan yaşayabilme lüksü kadar özel bir şey olmasa gerek... Ondan önceki hafta hastaydım. Ondan önceki hafta da arkadaşım öldü.
***
Yaşlı insanların neden hayattan görece daha az keyif aldığını düşündüm son haftalarda. Oysa yaşamak yaşamaktı, olasılıktı ve henüz hala tüm olasıklıklar devam etmekteydi, azalmış olsa dahi. O zaman neden korunamıyordu umut, ki günlerin hesabı yapılamazken. İşte sanırım, aklımızı dolduran anıların figürlerinin azalması yaşamanın ve keyif almanın anlamını azaltıyor. Paylaşamadıklarımızın ağırlığı kalbimize yük oluyor. M.Mungan'ın en sevdiğim tiradlarından biri geliyor aklıma: Dokuzuncu Lanet. "Soyunun ugradığı bütün felaketlere yas tutacak kadar uzun olsun ömrün... o kadar uzun yaşa ki, o kadar!" Ne korkunç bir beddua!
***
Yurttan kaçışlarımız geliyor aklıma. Bütün fikirler senden çıkardı ben uygulardım. Neymiş efendim; o kadar saf bakıyormuşum ki idarenin benden şüphelenmesi mümkün değilmiş. Bir kere idare saf-salaktı! Gece dokuzda açılıp-kapanan imza defteri için sekizde gider, şimdi uyumamız gerekiyor çünkü gece yarısı kalkacağız ve sabaha kadar ders çalışacağız, lütfen şimdi imza atalım, derdim ben. Sen arkada beklerdin. İmzayı atıp sekiz buçukta yurttan çıkardık. Bir kere demir parmaklıkların altından giren kızları görmüşsün de gece, deneyelim mi demiştin. Yok artık demiştim ben de. Matematik çalıştıran İranlı çocuğu hatırlıyor musun Sarıyerde; kari diyorum kari derdi de nasıl gülerdik. Nesi o kadar komikse... Hazan olsun adı, demiştim kızına hamileyken, çok hüzünlü, Hazal olsun bari, demiştin. Bari demene takılmıştım yıllar sonra bile. Kendi çocuğunun adı için beni kırmama telaşı olamazdı herhalde... Belki de J.P. Sartre haklıdır sözünde: "Anılar, kimsenin bizden alamayacağı tek mülkümüzdür."

Ekim 12, 2017

Olacak İş Değildi...

Oldum olası komik bir çocuktu Serdar. "Kozanlı olmasam hiç bir şey olmayacak. Ulan, bir ilçenin yarısı polis olur mu? O gün okulun kapısındayım, uzattım kimliği: 'hıı, demek Kozan'lısın, geç bakalım şu tarafa', dedi biri yine. O gün Kozan'lıyız diye bir değişik dayak yedik. Hadi başka şehirleri anlıyorum da, Kozan ne yahu! Ertesi sabah Mehtap'lardayız tabi." Balkonda oturmuş yine gülüyorduk anlattıklarına. Songül uzattı kafasını, bir an sustuk. Ve hatırladık. Sonra bir an zamana geri döndük. Bir an içeriden çıkıp, gülüvericek gibi geldi bize, gelmedi ama. Ne çok gülerdi Serdar'a ve her şey eskisi gibiydi oysa. Ben, Serdar, İdris, Hanife, Leyla, Güler,  herkes bir anının ucundan tutuyordu. Herkes bir kelimeyle yakınlaşmaya, yakın durmaya çalışıyordu.  

İyi insanlar istedikleri zaman ölmeli... Madem dünya onların yüzü suyu hürmetine dönüyor, başka türlüsü reva olmamalı. 

Okulun ilk günüydü. Yavruağzı renkli saç örgüsü desenli bir kazak, beyaz paçaları kıvrık bir kot pantolon, mavi beyaz bir spor ayakkabısı vardı üzerinde. Çoraplarının turuncu desenleri bile gözlerimin önünde. Anıları silen zaman değil belki de; yıllar ve yıllar geçmiş gitmiş... Çeyrek asırdır o günkü gülüşünü unutmadım, demek ki ben ölene kadar da unutmam. "Sen hangi bölümsün?" Sen mi ben mi sormuştu bak bunu hatırlamıyorum, tipik ben işte biliyorsun. Aynı sıraya oturuşumuzu, o gün bana hesapsız kitapsız en samimi gülüşünle cafe corner 'da (Beşiktaş Kazan'ın solundaki yer, herhalde Garanti Bankası var yerinde şimdi, ne tuhaf.) ısmarladığın hamburgeri, vedalaşmamızı ve ertesi sabah tekrar okulda buluşmamızı hatırlıyorum ama. Niye, çünkü yemek var işin içinde. Yurttan kaçışlarımız, bir göz odalarda, bir uykuyla uyuyup, en komik sabahlara uyanışımız... Hangi kelimelerle, hangi sırayla, hangi zaman aralığında birleştireyim cümleleri bilemiyorum... Gülüşünün güzelliğinden, çevrene kattığın neşeden, herkesi, her şeyi toparlamandan mı? Kendi kardeşlerinin ablası, sırdaşı, yoldaşı, önderi, annesi ve babası oldun, yetmedi, kocanın bütün kardeşlerinin aynıları oldun... Ah, her güne bir şey kattın, çok az aldın belki... Hepsini konuşsak, hepsini ansak, hepsinden teşekkür etsek, yetişemeyiz sanki sana... Göğsümün ortasında bir taş, boğazımda bir yumru, dilimde ince bir sancı gibi kaldın. Aklımın almadığına dilim yetmiyor, anlatamıyorum nasıl bir arkadaşımdın sen... Güzeldin, güzel bir insandın... İyilik bıraktın arkanda, iyilikler... 

En büyük eserin; kızın. Nasıl sıcak sarılıyor bize şimdi bir görsen. Dün akşam o sarıldıkça ben şaşırdım. Yanağımı onda bırakmak geldi içimden. Sanki biz ona değil o bize omuz oluyor, güç oluyor, sanki kendi yüreğini büyütüyor, sendeki parçasıyla birleştiriyor, kocaman olup çarpıyor aramızda, çarpıyor ki ona dokundukça sana değiyoruz sanki... 

Çok güzel anılar, çok güzel bir insanlık bıraktın bize. Umuyorum istediğince bir ömür yaşadın, ama biliyorum istediğin adamla evlendin, sevdin, sevildin, istediğin insanlarla yaşadın, sıcacık, kendin gibi bir evlat yetiştirdin, gururunu yaşadın, yaşattın. Kapın herkese açıktı, kimse geri dönmedi, kimse aç uyumadı evinde, kimse aç çıkmadı. Çok "sağollar" aldın ama yetmedi. Sen bize yettin, biz sana yetemedik, yetişemedik. Kalbinin ışığı nurun olsun, gözlerinin sevinci huzurun. Mekanın cennet olsun. Adın burda yaşasın, Mehtap'cığım... 

Ekim 09, 2017

Daha Az Önce Eylüldü

Bir kızılderili atasözüne göre uykusuz kaldığımız gecelerde başkalarının uykusunda uyanıkmışız.

Bu yazıya henüz Eylül bitmeden başlamıştım, daha ikinci cümlede Ekim ayı gelmiş. Zaman nasıl geçmiş! Daha da korkunç bir şey; geçen yıl Ekim başında yazdıklarıma baktım, bir arpa boyu yol olmamış alınan.

Eylül ayı zordur benim için; babam, anneannem, en yakın arkadaşlarımdan biri bu ayda öldü. Geçen gün gazetede bir trafik kazası haberi okuyorum; "22 Eylül'de olmuştu yeni itiraf ediyorum. Arkadaşım üstlenmişti, dayanamadım yazıyorum.", vesaire vesaire bir şeyler. Okudukça gözüm sürekli tarihte, başka bir şey vardı bu tarihte neydi yahu bir yandan, bir yandan "vay şimdi mi aklı başına gelmiş, vay şov yapıyor, vay yalana bak",  yorumlarına bakıyorum, nedir bu 22 Eylül'ün tanışıklığı diye düşünüyorum hala. Şimdi geldi aklıma; babamın öldüğü gün. Unutmuşum.

22.30'dan bu yana film mi izlesem uyusam mı düşünürken hiç birini yapmadım. Saat 00.23. Arada Kübik geldi, onu dinledim biraz. Hemen, "onca saat mi!" diye veryansın etmeyin yani.

Bu, "diye" kelimesini sık kullanıyorum, yerine bir şey bulamıyorum ve bundan hiç hoşlanmıorum. Ve bağlacını da. Bağlanmak benim hem iyileştiricim hem bu hayattaki dersimmiş. Vedik astrolojiye göre haritamı çıkardı bir arkadaşım, karmam öyle söylüyormuş.

Geçen gün yaşlıların çok fazla yorulmamasına rağmen neden daha uzun saatler uykuya ihtiyaç duyduklarını anladım: hayata katlanmak giderek zorlaşıyor ve uyumak atlatmanın en kolay yolu. En çok alışveriş yapılan kitle çocuklar, en az yaşlılar. Dünya döndükçe yaşam döngüsünün ucundakileri aşağı atmaya çalışıyor. Yetmiş seksen yaşından sonra satın alınan şeyler etrafın gözünde iki katına çıkıyor. İlk söylenen cümlelerdendir: "ne yapacaksın bu yaştan sonra?" "Sana ne beraber mi kullanıyoruz ömrü?", diyemez kimse. Alınanların faydasızlığına kendi de inanır çünkü. Oysa ömür başından sonunadır. Kimin hakkı var ki bir yerinde yavaşlatmaya...

Kübik uyudu galiba müziğin sesi azaldı. Kişi kendisi konudan konuya atlayarak yazarken, algılandığı gibi sular üstünde taştan taşa atlayarak uçmuyor. Duruyor, bekliyor, düşünüyor, anılar ve hikayeleri öğütüyor, inceliyor, eliyor. Birinin ucundan bir şey yakalayıp yazıyor. Okuyucu aradaki durakları bilmediği için bu tür yazıları okumak iç karartıcı ve sıkıcı olabiliyor, biliyorum.

Ne kadar yazsam olmuyor gecelerinde yazmamak en iyisidir. Gecelerinde deyince aklıma "Kadın Kokusu" filmi geldi tuhaf. Al Pacino müthiş bir adam. Biraz daha uyanık kalayım...

Mayıs 27, 2017

Teşekkür

Beş buçuk otobüsünü yakalamak üzere ofisten beş buçuğa beş kala çıktım. Yakalayabilirdim; şehir içinde o kadar hızlı araba kullanmasa herkes. Otobüs yolun karşısındaydı ve ben sadece geçemiyordum. El salladım, söylendim, yola atlamaya çalıştım ama nafile. Göz göre göre gözümün önünde gitti. Bir sonraki otuz dakika sonraydı ve bugün hiç yürümek istemiyordum. Yoksa on beş-yirmi dakikalık bir mesafeydi. Ve yağmur yağıyordu. Nedir dedim, acaba bu gözümün önünden kayan anın bana kazandırdığı nedir ey hayat, gösterirsin umarım. Aynen böyle dedim.

Yürümeye başladım. Yağmur, oksijen ve serin hava hoşuma gitti. Ta ki bu gülleri görene kadar. 

















Bu güllere, bahçeye, güllerin ağaca tırmanmasına, parmaklıkları aşmasına, kırmızılarının iç gıcıklayışına ve kokularına değil hoşuma gitmek bayılmıştım. Demek göreceğim bir güzellik varmış, diyerek gülümsedim. Yetiştirenlere ve dikenlere teşekkür ettim. Biraz seyrettim, mutlu oldum ve yürümeye devam ettim. 

Durağa geldiğimde uzun bir kuyruk vardı. Kokunun etkisi geçmeye başlamıştı anlaşılan, çünkü yine de sitemkârdım otobüsü kaçırıp kuyruğun en arkasında olmak zorunda kaldığıma. Durakta bir kadın ağlıyordu, hafif titriyordu. Etrafında bir kaç başka kadın ilgileniyordu. Ben de kalabalık yaratmamak adına yürümeye devam ettim. Aklım neredeydi bilmiyorum bir kaç dakika sonra duydum ve hatta gördüm olanları: "Aa ne hale gelmiş baksana şuna. Hem de Audi. Şu şoför galiba. Çocuk daha yahu. İyi de bu araba oraya nasıl dönmüş. Şöyle vurmuş olamaz. O yandan vursa burnu Kızılay'a bakardı. Çocuk korkmuş çok, titriyor baksana. İyi de bir araba daha olmalı, bu trafikte hızlı da olamaz. Neyse ki ölen yok galiba. Şükür. Yine de ambulans geldi? Baksana hala titriyor çocuk, ondan herhalde." Önümde, durağın biraz ilerisinde bir araba, önü parça arkası paramparça kendini refüje dayamış yolun ortasındaydı. Biz kuyruğun arkasındakiler olayı anlamaya çalışıyorduk henüz. Öyle mi böyle mi derken otobüs geldi. Binerken, daha aşağıda iki araba daha vardı. Biri durağa girmiş, diğer az ilerde. Birinin arkası parçalanmış, diğerinin yanı. Otobüse doğru ayağımı atarken, az önce ağlayan kadın yanındakine anlatıyordu: "Elim ayağım boşaldı. Araba durağa girdi çarpmanın etkisiyle. Nasıl, nereye kaçtığımı anlayamadım. İşte o arkadaki çarpınca bu hızını alamadı, bu beyaza da çarptı hatta." Otobüs ilerlerken hâlâ arabalara bakakalmıştım.

Haklısın, bir teşekkür borçluyum hayat. Ediyorum... 

Mayıs 11, 2017

Yakarış

hsk-raporu-eski-savci-sisman-haber-almasina-ragmen-miti-suclamak-icin-reyhanli-saldirisina-goz-yumdu

Ben dahil hatırlayanımız kalmadığı üzere; 11 Mayıs 2013'te Hatay-Reyhanlı bombalı saldırısında beşi çocuk elli iki kişi yaşamını yitirmişti. Yüz elli beş kişi de yaralanmıştı. Bugün yıl dönümü sebebiyle de yapılan açıklamalara göre,  savcı saldırıdan haber almışmış da, birilerini suçlu çıkarmak, kızdırmak, vs. vs. vs. adına söylememişmiş, bildirmemişmiş, önlem aldırmamışmış...
"İnsanın" dibinin dibi yok, kimileri ne kadar yukarı haykırırsa haykırsın!  

Nisan 20, 2017

Yine de Gelen Adalet

Bu topraklar üzerinde yapılan pek çok kötülük beni üzmüştür. Fakat sanırım en çok Cumartesi Anneleri'nin dramı yüreğimi acıtmıştır ve acıtmaktadır. Bir anne değilim fakat bir annem var. Anneme baktığımda bizim yokluğumuzun onun için ne demek olabileceğini anlayabiliyorum. Bir annenin öldürülmüş oğluna kavuştuktan sonra, "iyi ki buldular, ya bulunmasaydı!", dediğine şahit oldum. Sanki; ölümünden kimin sorumlu olduğunu bilmemek yaşamasa da nerede olduğunu bilmemekten daha kötü değildi. Öyle bir sevinçle söylenmişti... Cumartesi Anneleri'nin dramı işte bu yüzden en acısıdır benim için. Ne yokluk olup olmadığına karar verebildiğiniz ne de kimin sebep olduğunu bildiğiniz bir boşlukla haftalar, aylar ve yıllarca bekliyorsunuz donmuş bir zamanda... Geç gelen adalet, adalet değildir diyorlar. Belki, bazen, bilmiyorum. Fakat o anneler için yaşamın zamanının adaletle ilintili olduğuna eminim... 

İnsanoğlunun adalet tanımı yıllar yılı değişmiş. Adalet bir ilke bir kural mıdır, yoksa bir değer midir, bu da tartışmalı kimi yerde. Toplumsal adalet aynı çağda farklı toplumlarca farklı tanımlanmış. Eski Mısırlılar sosyal adaletin krala ve onun maiyetine dair bir değer olduğunu kabul etmişler. Sosyal adaletin sağlanması kralların göreviydi ve eğer iyi yaparlarsa ölüm levhalarına işleniyordu. Platon, adaletin bir erdem olduğunu öne sürmüştür. Ve eğer bu erdem yoksa diğer erdemlerin bir önemi yoktu. Konfüçyüs'e göre ise adalet önce toplumun yöneticilerinden başlayarak dağılması gereken bir ilke ve değerdir. Örneğin fakirlik yoktur, var olanın eşit dağıtılmaması vardır. Modern toplum adalet anlayışının kuramcılarından kabul edilen Thomas Hobbes'a göre, insanın kendi kendine sınırlı bir özgürlük alanına geçtiği noktaya ahlâk, çıkarına uygun düşen bu durumu sağlamak için sınırsız haklarından vazgeçme durumuna sözleşme, ve bu sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi de adalettir. Bu adaletin dağılımında bireyler topluma ve birbirine, ve toplum bireylere karşı borçludur. 

Aynur'un oğlu o günlerde sekiz dokuz yaşlarında olmalıydı. Adil bir dünyada yaşadığına dair bir inancı gelişti mi bilinmez. Bugün, genç bir adam olarak karşılaştığı adalet onun içini soğutacak mıdır o da bilinmez. Yaşadığı toplumdaki diğer bireylerin ona karşı bir ilkesizlik ve ahlaksızlık içinde bulunduğunun farkında mıydı, onu hiç bilmiyoruz. Ben, arkadaşımın ölümüne sebep olan insanın on dört yıl sonra olsa bile artık biliniyor ve bulunmuş olmasından bir an olsun mutlu oldum. Aynur'un bir an bana baktığını ve gülümsediğini gördüğümü sandım. 

Nisan 04, 2017

Günlerden Bir Gün

Bugüne dair doğrudan bir şey yazmak istemiyordum fakat yandaki resmi görünce söz söylemeden bırakamadım. Bir dostum telefon uygulamasına ilgili tarihe bu ilgili notu almış önceden ve bugün farketmiş. Ne harika! bir hediye bir insanın aklında böyle kalmak... Benden geriye kalacaklar arasında isteyebileceğim güzel dileklerden biri, ve duymak çok güzel.
Sen de sağol varol arkadaşım, iyi ki biz varolmuşuz.

Bu yıldan dileğim; geçmişle ilgili savaşımı bitirebileceğime inanmasam da, en aza indirebilmek. Gelecekle ilgili kurgusal kafamı sakinleştirebilmek ve bugüne daha fazla odaklanabilmek, zaman denen tuhaflıkla dengeli bir birliktelik kurabilmek, mümkün olduğunca.

Yaşamın kendinden olağanüstülülüğünü her zaman aklımda tutmaya çalıştım ve buna inandım. Bu dünyaya geldiğime her zaman şükrettim. Böylesine güzel ağaçları, çimenleri, nehirleri, sarı papatyaları, mis kokulu nergisleri, bakmaya doyamadığım engin dağları ve bilinmez yıldızları gördüğüme çok mutluyum. İnsanın diğerlerine yaptıklarına bir o kadar kızgın olmama rağmen. Bundan yirmi yıl önce 'insanı' düşündüğümde sevdiğimi hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bugün, hayatın beni tam tersine getirdiğini anladım. 'İnsanı' sevmiyorum artık. Ve bunu görebildiğime de -maalesef- mutluyum. Tarih boyunca bencilliğimizin, hırsımızın, hep daha fazlasına olan tamahımızın, kendimizi bir şey sanan kibrimizin üstün gelmesine katlanmak zor. Bu asla değişmeyecek, 'insan', bununla geldi bununla yok olacak. Etrafımda tutabildiğim, etraflarında olabildiğim iyilerin varlığıyla dünyayı sevmeye devam edebilmek, hayatın katlanılmaz olacağı an gelmeden gidebilmekten başkaca dileğim yok sanırım. 

Mart 24, 2017

Hâlâ...

Dikkat ettiniz mi, elinde su şişesini tutuyordu, hâla.

Ocak 25, 2017

Aşağıda Yolcu Kalmasın


Bahar geldi nidaları ile koştunuz değil mi oraya buraya? Nasıl da fırlatıverdiniz bütün kış sizi ısıtmış korumuş kollamış paltoları? Ah ah insansoyu böyle... Oysa daha Kars'ı, karını, soğuğunu, trenini anlatacağım size ama önce Kapadokya gezisi sonbahardan kalan, sonra kış ve nihayetinde  baharı yakalayacağız umarım... Umut iyi bir şeydir.  

Ocak 19, 2017

"Hangimiz Önce Ölecek"

Hangimiz Önce Ölecek

Her yokladığında şiddetle savuşturduğumuz
Tetik bekleyen soğuk sancı:
Kim önce ölecek içimizden?

Kendi zehiriyle mühürlü soğuk ter
Sustukça çözülen soru
Zamanının sağlamlaştırdığı saydamlıkta
Arkadaşlar: hayat akrabalığı

Rastlantıların gizli yasası:
Seçimden zorunluluğa evrilmiş
Gizli kader ortaklığı

Yanyan çatılmış haritalar
Birlikte geçilmiş yollar
Zamanla adına dostluk denilen
Sayıma gelmez nice ayrıntı

Hangimiz ölecek ilk
Ve ardında kalanlar
Nasıl var edecek onun yokluğunu?

Hepimizin kalbini birbirimizden habersiz yoklayan
Dilsiz kurşun, uğursuz kuşku:
Önce kim ve sonra nasıl
Sürdürecek eksilmiş toplamı
İçimizden biri ölmeden bilmek
Yokluğunun nasıl bir hayat yaptığını

Hayat eksiltememişken bizi birbirimizden
Ölüm hangimize verecek sırasını? "

-Murathan Mungan

2.11.2017

Ocak 16, 2017

İyi Adamları Dinlemek: "Yol Ayrımı"

12.12.2017

Şener Şen'in oynadığı Yol Ayrımı filmini çok sevdim denemez. Ana akım sosyal medyadaki bütün kötü eleştirileri biliyordum. Uğur Vardan hakkında genel geçer yazmıştı. Ekşi Sözlük'de yarısında çıkanlardan küfür edenlere, figüranından bütün karakterlerine kadar yerden yere vuranları biliyordum. Bile bile gittim. Evdeki muhtemel sinema, kitap, müzik, sıcak kahvemle ağaçları seyretme konforumdan vazgeçtim, soğuk havada yollara düştüm. Bile bile izledim. Sevmeyeceğimi anlasaydım baştan, yine de giderdim. Çünkü filmi izlemeye gitmemiştim. 

buyulugerceklik.com

Ben, bize, yaşamları boyunca çok hikaye anlatmış iki güzel adamın yeni söyleyeceklerini dinlemeye gitmiştim. Bunlardan biri; Badi Ekrem, Paşa Lütfi, Vecihi, Maho, Ziya, Ziver bey, Züğürt Ağa, Mesudiyeli Mesut, Muhsin Bey, Şakir, Baran ve Avcı Ferman karakterlerini yaratmış Şener Şen'di... Diğeri, Tosun Paşa,
buyulugerceklik.comSultan, Banker Bilo, Davaro, İffet, Fahriye Abla, Şekerpara, Züğürt Ağa ve dahi Çiçek Abbas, ve de Muhsin Bey, ve Eşkiya filmlerinin, İkinci Bahar ve Süper Baba dizilerinin senaryolarını yazmış, Fahriye Abla, Muhsin Bey, Eşkiya, Gönül Yarası gibi filmleri yönetmiş Yavuz Turgul'du. 

Bir zamanlar söylediklerini sevmiş olmamız, yeni söyleyeceklerinin değerini garanti etmeyebilir, fakat iyi bir hikaye olabilme ihtimalini kimse göz ardı edemez. Bahsettiğimiz filmler sadece büyük çoğunluğun eğlendiği, sinemadan keyif aldığı hikayeler değildi. Neredeyse her biri Türk sinema tarihine birer çizik atmış, bazıları bir dönem başlatmıştı.

Sultan filmi, ikinci köprünün yapımı esnasında İstanbul-Armutlu gece kondu mahallelerinin direnişini öyle ya da böyle anlatan tek Türk filmidir belki. Tosun Paşa, Davaro, Banker Bilo, Şekerpare, Züğürt Ağa filmleriyle feodal yapıdan kentsel yaşama geçişi izliyorduk. Yetmişlı yılların ülke sanayileşmesinin köydeki Züğürt ağayı İstanbul sokaklarında kafasında tepsiyle çiğ köfte satmaya kadar götüren hikayesi, çok fazla kişinin hikayesiydi... Banker Bilo keza benzerdir. Şekerpare, Tosunpaşa ayrı ayrı hala en komik ironileri sunar bize. Yine Çiçek Abbas hala bir başyapıttır ve seksenli yılların kent-köylü toplumunun değişen kabuğunu çok iyi yansıtmıştır. Fahriye Abla ve İffet filminin anlamını erkek okuyuculara bırakıyorum. Ben ömrü hayatımda bir erkek tanımadım ki İffet filmini ve taksi sahnesini bilmiyor olsun. Bu bile bir filmi insan hayatında önemli bir yere koyar kanımca... Muhsin Bey, Uğur Yücel'i sinemada yaratan filmdir demek çok iddialı olmayacaktır. Hemen bütün eleştirmenlerce 100 Türk filmi arasında gösterilen en iyi dramlardan biridir. Ah Eşkiya!, doksanlı yıllarda hepimizin yüreğini dağladı ama onun ötesinde Türk sinemasını yeniden yazmış, önünü açmış, "sinemada türk filmi izlenmez" algısını kökünden değiştirmiş bir filmdir Eşkiya... Ondan sonra çekilen pek çok Türk filmi artık sinemada izlenir olmuştur. 2,5 milyon kişilik izlenme oranıyla rekor kırmıştır. İkinci Bahar ve Süper Baba dizileri keza TV dünyası için çok önemlidir. İkinci Bahar Ozan Güven ve Nurgül Yeşilçay'ı doğurmuştur bence. Dizinin yayınlandığı akşamlar biz bankada mesai yapmazdık. Böyle bir şeylerdi Yavuz Turgul'un hikayeleri... Şener Şen'in yarattığı Vecihi, Şakir, Ziver Bey, Muhsin Bey ve Baran gibi karakterlerin üzerine Türk sineması çok değişmiş, Z. Demikubuz, R.Erdem, P. Esmer, O.Ünlü gibi şimdilik sayabileceğim pek çok iyi yönetmen iyi şeyler söylemiş olsa da, bu karakterler halen bizim için canlıdır, kare taşlarıdır.

buyulugerceklik.com

Yol Ayrımı filminde Yavuz Turgul kapitalist sistemin biz insancıklara neler yaptığını anlatmış... Bu, son yıllarda pek çok sanat biçiminin anlattığı bir hikaye. Dolayısıyla bundan sonra anlatılacakları ayırd eden nasıl anlatıldığı olacaktır. Yine de şunu unutmamak gerekir; bu öyle bir konu ki nasıl anlatılırsa anlatılsın kişi ancak dinlemek, görmek ve anlamak istediğinde içine dokunabileceği bir konu. O yüzden, hikayenin biz izleyicilerde derin bir etki bırakmaması çok normal. Bana sorarsanız iyi yazmış ama iyi çekememiş. Çoğu filminde yaptığı gibi başka bir yönetmene bıraksa senaryosunu belki ticari açıdan daha avantajlı olabilirdi. Hikaye dokunmayınca geriye teknik olarak bir sinema şöleni ummak gerekiyordu, o da pek Turgul'un işi değildir. Fantastik özel efektler bekleyemiyorduk. Sinema anlatımı olarak keyif vermiyordu fakat satır aralarında güzel şeyler söyleniyordu. Filmdeki Mazhar bey Altan dostunun (Rutkay Aziz) kapısını çalıyor çok uzun zaman sonra. "Haber vermeden geldim kusura bakma" diyor. "Ne zamandır dost dosta haber veriyor kapısına gelirken", diyor arkadaşı Altan. Ben de düşündüm; ne zamandır...

buyulugerceklik.com

Hiç çekinmeden doğrudan mesaj veriyor film. Bu haliyle oldukça tiyatro vari. Yaşadığımız hayatın kısalığından ve hangi bedeller uğruna neleri feda ettiğimizi gözümüze sokmaya çalışıyor. Bence, söylediği farklı ve önemli bir şey, değişimin ne olduğu ya da sistemi nelerin rahatsız ettiği üzerineydi. Mazhar Bey'in kararı sonucu ailesinde kimse maddi açıdan mağdur olmayacak olmasına rağmen, kapitalizmin hep daha fazlasını isteme halinin aile bağlarına kadar inmesi, kişiler izin verse dahi insanın, sistemin devamlılığını kendi bekası için gerekli görme anlayışının çarpıklığını anlatabilmesi iyi detaylardı. Diğer yandan, finalinin umut vaad ediyor olması genel geçer gerçekliğe ters düştüğü için inandırıcı ve devamında etkileyici değildi. Tersi olsaydı daha çarpıcı olabilirdi, fakat diyorum ya, doğrudan anlatıyordu ne demek istiyorsa yönetmen. Yalana dolana, dolaşmaya gerek kalmadan.

buyulugerceklik.com


buyulugerceklik.comŞener Şen her zamanki gibiydi. Uzun zamandır, Gönül Yarası, Kabadayı, Avcı filmlerinde olduğu gibi. Onu tanıyıp da sevmemek mümkün değil artık bir sinema adamı olarak. Fakat diğer oyunculardan eğreti duranlar vardı açıkçası. Mert Fırat, Şener Şen'i tanımayanlar için filme seyirci çekmek için mi seçilmiş, düşünmeden edemedim. Zira oynadığı karakterin kapsamı geniş olsa da rol ona çok küçüktü. Nihal Yalçın son zamanlarda sevdiğim kadın oyunculardan ama o da atolyeci solcu işçiyi çok ezberden oynuyordu. Bir şeyler fazlaydı oyunculuğunda şimdi ifade edemediğim. Oysa başka projelerde çok iyi işler çıkarmışlığı var. Asıl söz edilmesi gerekli oyuncu her haliyle filme ağırlığını koymuş Çiğdem Selışık Onat'dı. Hayatı Amerika'da geçmiş, orada oyunculuk ve yönetmenlik doktorası yapmış yıllardır hocalık yapan bir kadın. İstanbul Kırmızısı filminde görmesek Mazhar beyin annesi hayatta sanabilirdik. Kendisi rolü kabul etmesini şöyle açıklıyor; "Teklif geldiğinde kadroda tanıdığım Şener bey vardı. Kendisini Muhsin Bey'den tanıyordum. Onunla oynamak benim için bir hediye oldu. Çok keyif aldım." Ve müzikler Anjelika Akbar, onun piyanosunun eşlik ettiği yağmur sahnesi bence de harikaydı...

buyulugerceklik.com,

Bugün Tarık Akan filmlerini izlerken gözümde hep bir hüzün oluyor. Artık yeni rollerinde izleyemeyeceğimi bilmek içimde bir ağrıyı canlı tutuyor. Sadece bu sebepten bile Şener Şen'in hayat verdiği  Mazhar Bey'i izlemek keyifli olacaktı. Oldu da. Belki bir Çiçek Abbas'ın Şakir abisi değildi ama, kim hayatında unutulmaz anları onlarca defa yaratabiliyordu ki... 

Yol Ayrımı, 2017, Yönetmen: Yavuz Turgul, Senaryo: Yavuz Turgul,
Oyuncular: Şener Şen, Çiğdem Selışık Onat, Mert Fırat, Tilbe Saran, Nihal Yalçın, Rutkay Aziz, Defne Kayalar, Ruhsar Öcal

Ocak 13, 2017

Bir Sarı Çiçek: "İşe Yarar Bir Şey"

28.11.2017

Çello çalan bir kadın kadar güzeldir çello dinleyen bir kadın. Okurken dinlemeniz tavsiyedir: Hildur Gudnadottirden 'Strokur.'
  

"İlk cümle Allah vergisidir,"  diyor filmde Leyla. Avukatlık yapan bir şair. Şairler kendine şair demezmiş, ki kişisel tarihlerine bakıldığında geçinebilmek için başka işler yaptıkları malumdur. Bu konuda Sait Faik'in inadını hatırlıyorum. "Yazmak başlı başına bir iştir", mi "iş olmalıdır" mı, öyle bir şey demiştir. O da pek tabii ailesinin mal varlığı ve annesinin desteği ile idare ediyordu.


Bir ara filmde, Arjantinli yazar Julia Cortazar'ın Bir Sarı Çiçek öyküsü anlatılıyor. Ne yazık başını hatırlamıyorum ama ölmek üzere olan bir canlıyla (insan mıydı hayvan mı, onu da hatırlamıyorum) bir küçük sarı çiçek bir gün göz göze geliyorlar. Çiçek uzun uzun canlıya bakıyor o ölmeden önce. Aslında hatırladığım tek şey bir küçük sarı çiçekle gözgöze geldiğimdi benim de. Film başlı başına bu esasla örülü. Doğumumuzdan ölümümüze kadar bizi hayata bağlı tutabilecek, bulduğumuz, var olduğunu sandığımız, yarattığımız ya da kaybedince yeniden aradığımız sarı çiçeklerle... Bir yolculukla başlayıp, geri dönüş yolunun başında bitiyor film. Tren, yol, kadınlar, kadınların hikayeleri, hayatında artık bir sarı çiçek olmadığına ve olamayacağına kanaat getirmiş olan Yavuz ve yol boyunca onlara eşlik eden 'strokur' şarkısı... 'Strokur' Danimarka dilinde dokunmak anlamına geliyor. Besteyi yapan ve muhteşem yorumlayan Hildur G., en son Reha Erdem'in Jin filminin de müziklerini yapmış ve Frankfurt film festivalinde en iyi müzik ödülünü almıştır.


Sinemadan çıktığımda, üç yıldır Kızılay'ı ilk defa sevdiğimi düşündüm. Uçan bir poşet geçti gözümün önünden, bir adam bir kadının kolundan sıkıca tuttu, iteleyerek öteledi, bir çocuk mendil uzattı, bir taksici kapısını çarptı, kokoreç kokusu genzimi yaktı, sigarasının dumanı burnumu deldi geçti birinin. Mavi, sarı, yeşil ışıklar, kadın, çocuk, adam, kısa, uzun, şişman ve zayıf insanlar. Taşları kırılmış kaldırımlar, üstüme yürüyen otobüsler, çöp yığılmış, kirletilmiş duvar dipleri, kahkahalarla gülenler ve kızgınca küfredenler. Ve aklımda yine de hep, eğer dinliyorsanız 'strokur' çalıyordu. Yaşam dedim, işte o ihtimaller dünyası yaşamı her ne ise, o kılan. Uyanılan her gün, hesaplanan tüm kesin sonuçlarına rağmen koca bir belirsiz ihtimaller zinciridir. "Ne de olsa insan yalnız, ölmek zorundadır." (M. Heidegger)


Finali epeyce düşündüm. Olmasını istediğim ile olmasından korktuğum arasında gidip geldim. Sonra Yavuz'u düşündüm. Ben, onun adına nasıl düşünebiliyordum ki... Tanımıyordum bile kendisini. Yaşam dediğimiz neydi? Yönetmen Pelin Esmer bunu soruyormuydu filmde bilemiyorum, fakat, neydi yaşam? Katılmak mı, seyretmek mi? Her zaman birinden biri olmak zorunda mı? Yavuz katılamadığı için mi terk etmek istiyordu? Yaşama katılmak dediğimiz neydi ki?


Filmi görmeye gitmemde en büyük pay Başak Köklükaya'nın güzelliği ve oyunculuğudur... Bir kadın olarak bir kadının güzelliğinden bahsetmem tuhaf mı geliyor? Bence güzellik kişiyi olduğu bütünle duyumsamakla ilgili. Estetiğin insanda yarattığı hazla ilgili ve bu güzel bir his. Kendisini Çağan Irmak'ın Mustafa Hakkında Her Şey filminden beri takip ederim. Nasıl güzel bir kadın! Pelin Esmer'i ise bu filmle keşfettim sayılır. Ardından Gözetleme Kulesi filmini izledim. Her iki filmindeki kadınları üzerinden anlattığı hikayeye, sunumun netliğine ve paklığına hayran oldum. Her iki filmde de oldukça ağır konuları işlemiş olmasına rağmen, hiç dramatize etmeden anlatmayı başarmış. Bizim Türk sinemasında maalesef, genel insanımızın halinde de var olan, bir "her şeyi bilme" ve dolayısıyla "her şeyi anlatma" telaşı var. En iyi örneği, Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm filmidir. Fimde, hem göç, hem terör, hem yoksulluk, toplumsal cinsiyetçilik ve dahası homoseksüellik temaları işlenmişti. Kendi başına ben şahsen izlemekten çok rahatsız olmasamda, hatta beğensem de, böyle bir anlatı sinemada bir şeyleri bozuyor. Sanatın sunumunda bozuyor aslen. Gerek yok. Milyonlarca insan milyonlarca konunun içinden birini anlatabilir. Siz bir karıncanın bir günlük yiyecek bulma telaşını film konusu yapabilirsiniz. Bu sizin bütün hayvanları tanıdığınızı göstermez  ve sizi diğer hayvanların gözünde cahil yapar belki fakat karıncalar için bir bilen/sanat yapan olursunuz... İlla kısaca söylemek gerekiyorsa, İşe Yarar Bir Şey, sarı bir çiçeğe bakabilmeyi anlatıyor.

Bu arada, senaryo Pelin Esmer ve Barış Bıçakçı ortak çalışması olduğu için film boyunca Barış Bıçakçı'nın şiirleri, sözleri geçip gidiyor. Filmin içinde Leyla'nın çok güzel okuduğu, kendisi için yazılmış bir Barış Bıçakçı şiiri de aşağıda.


BİR KİTABIN SAYFALARI

Baktım rüzgarsın sen.
Baktım çamaşır ipini zorluyorsun
Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim
Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun.
Ayağına terlik giy, bildiğimiz şeylerin taşında,
Yalın ayak geziyorsun.
Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim,
Üzerimizde kara bir leke
Biz satranç oyuncusuyuz.
İnanmıyoruz ceketlerin düğmelerine,
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
İşte yitirdik bütün taşlarımızı
Darmadağınık oyun tahtası.
Bir tek şahımız kaldı sevgilim
O da evli iki çocuk babası.
Kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim
Uykumuzu bölüyor burdan çocukluğumuza kadar,
Burdan çocukluğumuza kadar bir telaş…
İçi boş kuşları kovalıyoruz,
Hep bir sebep arıyoruz herkese küsmek için.
Hemen o cumartesi buluyoruz, hemen o pazar.
Yaşamak, çukur yerlere doluyor diyorlar,
Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan.
Ama yıkıldığımız yeter sevgilim.
Biraz da kekik toplayalım.
Kıymetini bilmediğimiz şeyler var.
Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim.
Geçen günlere üzüldük.
Tamam yola düşelim.
Düşelim, başka günlerin duvarı daha sağlam,
Düşelim, başka günlerin sokağı daha neşeli,
Başka günlerin kadınları, erkekleri tam bir kahraman.
Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde,
Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman.
Ama baktım, sen rüzgarsın sevgilim.
Kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun.
Başucunda bir bardak su,
Beni başucunda bir bardak su gibi avutuyorsun.

-Barış Bıçakçı

Ocak 10, 2017

Kırık Hava*

buyulugerceklik.com
Öyle görünüyor ki bu sene Ankara'ya Mayıs Temmuzda gelecek. Sırtımda bir soğuk dolanıyor sürekli. Ayaklarım ısındığında sabah olmuş oluyor. Yeleğimi giyiyorum, kış sanmayayım diye çıkarıyorum biraz sonra. Dünden beri ikidir kapıda bir tıkırtı var. Bir anahtar dönüyor gibi sonra vazgeçiyor ben birden bakınca. Korku soğuk olur derler ya da soğuk korkak olur. Bir tutam ateşten korkar, bir verimlik nefesten korkar. Buzdolabının ayarını yanlış hatırlamışım içindeki her şey donmuş, yoğurt bile. Dolabı açarken aynadaki elimden korkuyorum bilmem ben de soğuktan mı? Tuhaf olan, karanlıktan değil ama aydınlıktan korkuyorum bu ara. Mutfak camının önünden bir adam geçiyor, gri bir mont var üzerinde, elleri cebinde. Hayat bir çember diyor dervişler, her şey başladığı gibi biter. 

Ocak 07, 2017

Çalışkan İkilergillerden

Ne yersem yiyeyim kırk fırın ekmek yemeden bitmeyecek bu tez çalışması, biliyorum. Leblebi, elma ve çikolatayı aynı anda yemekle acaba çalışmayı baştan sabote mi ediyorum? Leblebi yediğimde açlığımı bastırdığını ve acıkmamı geciktirdiğini düşünsem de elma yediğimde tam tersi bir süreci başlatıyorum. Dahası, çikolata yediğimde enerji ve mutluluğumun artacağını planlasam da, hızla geçen ilk haz anı sonrası kanıma dolan şeker stresimi artıyor sanki.                                                                                                      
Hayır hayır, bu çalışma süreci ile ilgili daha olumlu cümleler kurmalıyım; uzman arkadaşlarımız öyle diyor çünkü... Evet, ciddiyetimize geri dönersek; tez çalışmamla ilgili çok önemli bir aşamaya geldim. Bakın gerçekten; Artık bitirebileceğime inanıyorum. Bunu hissedince süreç kısa, basit ve yapılacaklar kolay gelmeye başladı. Sırayla olacak her şey... Henüz somut bir ilerleme olmasa da kafamda yazma aşamasına geldim bile. Her şey kafada başlıyor ve de bitiyor diyorlar ya, sahiden de öyle. O zaman sorun yok. Değil mi? Yalnız, her şey beyinde oluyor deniyorsa diğer organlar, özellikle de kalp neci? Mesela bazen aklım salimken kalbim ağrıyor... Dün danışman hocamı gördüm. Uluslararası kongreye gelmiş o da benim gibi. Çok sarıldık, öpüştük, selamlaştık. İkimiz de tez çalışmamdan hiç bahsetmedik... Sözün özü, Sayuri' yi dinleyelim... 

Ocak 04, 2017

Değişmez

Dünya yıkılır insan değişmez.



Sezen'i özlemişim.*

Ne insan değişti, ne Sezen'in güzel yorumu...
(Hangisi hangisine bedel acaba.)

*Bu arada biliyor musunuz, ekşi sözlükte "Sezen Aksu'ya Sezen diyen, orta yaşlı hafif tombul kadın," diye bir tanım var. O benim:-)

Ocak 01, 2017

Eğer Öyleyse Neden Yetmiyor?: "Mother"

Film bittikten sonra, ismi anne olan bir filmin ortalarına kadar geldiğimde neden filmde bir bebek ya da çocuk olmadığını hiç sorgulamadığımı düşündüm. Çünkü algılarım filmde bir çocuk olduğunu hissediyor fakat göremiyordu, sonradan aklıma gelmesi bu yüzdendi. Gözler sonradan görür ne de olsa. Fakat filmin başından itibaren başrol oyuncusu genç ev sahibesinin saçlarının neden gri ila yeşil arasında anlam veremediğim bir renkte olduğunu düşünüp durmuştum. Bir zaman sonra, bir taş bebek misali biçimli, beyaz, genç ve taze yüzün göründüğü kadar genç olmadığını, daha doğrusu göründüğünden başka bir adı olduğuna bir işaret olduğunu anladım saçların.


Darren Aronofsky insan hırsıyla uğraşan bir yönetmen. Bu ezber bilgiyle, bir yerlerde bir talepkârlık, rahatsız edici bir uyumsuzluk, bencillik, tamah etmeyen bir kişilik aramaya başladım.


Ellilerinde bir adam, otuzlarına şimdi gelmiş ya da gelmek üzere bir kadın. Yeni yeni tamir edilen, iki kişi için oldukça büyük, üç katlı, verandalı, balkonlu, yeşillikler içinde ahşap bir ev. Adam ünlü bir şair.  Ev, adama ailesinden kalmış. Büyük bir yangında neredeyse kül olan evi, sanki sevgisinin bir ispatı gibi taş taş tahta tahta yeniliyor kadın. O gün bugün şairin ilhamı kaybolmuş, yazamamakta. Kocasına olan düşkünlüğü, başka bir şeye, insana, çevreye ihtiyaç duymadığı ve duymayacağı her sahnede göze çarpılan kadın, bütün gün evin içinde derliyor, topluyor, pişiriyor, yıkıyor, temizliyor, koruyor ve kolluyor. Ertesi sabah kaldığı yerden devam ediyor. Kocasının yazamaması, üretememesi, evde sıkılıyor olması kadının tek mutsuzluğu gibidir. Bir tek kalem hareketiyle yüzünün rengi sıcağa döner. Her akşam bekler; sessizce karşısına oturur sessizce yazabilmesini, kendiyle ve onunla  mutlu olmasını bekler kocasının. Adam, naziktir, sevgili ve saygılıdır. Fakat huzursuz görünür. Her kapı çalınışında kadın ne kadar ürkek ve tedirginse, adam o kadar heyecanlı ve keyiflidir. Kadının ayakları ne kadar yere basıyorsa, adamın başı o kadar göğe bakmaktadır.


Bir gün, kadının bütün isteksizliğine ve karşı çıkışına rağmen adamın daveti ve izniyle evlerine bir adam, ardından adamın karısı ve iki oğlu gelir. Peşlerinde sorunları, sorunlarının arkalarında yeni insanlar getirirler. Ev ve içindeki her şey nazik, dingin ve huzurlu maviden, kırmızıya döner... Sanki, dünyanın bakir bir yerini insanlar keşfetmiştir artık ve kaçınılmaz son başlamıştır...


Koca, gelişen olaylardan rahatsız görünse de devamlılığına da izin vermektedir. Derken, bir şeyler olur, karısı hamile kalır. Evin içinde olup bitenler her türlü akıl ve mantık sınırlarını aşmaktadır bu arada. Bütün o gürültüyü bir anlığına doğan çocuğun bir çığlığı sustursa da, önünü alamaz. Kalabalığın çılgınlığı devam eder. Koca, karşılıksız ve sonsuz sevgiyi değil bütün tehditlerine, tehlikelerine, risklerine, üzüntülerine rağmen riskli, belirsiz, ancak yücelten, tapan sevgiyi tercih eder. Kadını dinlememekte, ne olursa kendisine sunulan yüceliğin peşinden gitmektedir. Kadın çaresizdir. Bütün acılara neredeyse boyun eğmektedir. Ta ki, bebeğinin ondan koparılmasına kadar. İşte o zaman filmin sonuna ve de hayatın yeniden başlayan döngüsüne döneriz.


Hemen bütün toplumlarda kadınlar erkeklere nazaran beş on yıl daha uzun yaşarlar. Bir takım sosyolojik ve bundan sebep biyolojik sebepleri olmakla birlikte, bana daha anlamlı gelen bir başka sebep var. "Çünkü kadınlar, hayat verendir, fazladan beş on yıl onlara armağandır," demişti bir hocam. Tıpkı doğa gibi...


Çok fazla metaforla insan, tanrı, sevgi, doğa, vermek, almak, kibir, kötücül ve iyicil konularında fazlasıyla bir şeyler söylenmeye çalışılmış filmde; Sevginin çok verilen ama yetmeyen hali, Tanrı'nın insanlarla ilişkisi, insanların doğayla ilişkisi, insanların birbirleri ile ilişkisi gibi pek çok şey. Zor bir film bir yandan bir yandan sanatın hep sorduğu sorular... Anlamaya çalışmak, insan ırkının yok olana kadar peşinden kopmayacağı bir düşüncedir ki, bu da onlardan biri...

Diğer yandan, Michelle Pfeiffer hala çok güzel, Ed Harris'in gizemli gülüşü yine duruyor, Javier Bardem harika, Jennifer Lawrence kendini aşmış oyunculukta. Yönetmen birilerine özenmiş, felsefe kitabı yazmaya çalışmış. Kimi zaman olmuş -sahneler ve oyunculuklar göz dolduruyor-,  kimi zaman olmamış -fazla metafor olayları söndürmüş ve filmi, yönetmenin beynini, belli etmeden anlatmaya çalışan sessiz sinema oyununa çevirmiş-. Filmin tanıtımı kendisinden daha ürkütücü görünüyor. Korku değil, biraz gerilim, biraz fantastik olduğunu söylenebilir.
Yönetmen: Darren Aronofsky
Başrol oyuncular: Jennifer Lawrence, Javier Bardem, Michelle Pfeiffer, Ed Harris, 2017 ABD,