Nisan 26, 2017

Ev, Hesap, Çarşı

Sabah dokuzda hastanede olmalıydım. Öyleyse evden sekiz olmadan çıkmalı, kahvaltı yapacaksam yediyi gibi uyanmalıydım. Yediyi geçerken uyandım, yataktan sekiz civarı çıktım. İşte, bu yarım saat bugünümün tüm müsebbihi. Şimdilik öyle görünüyor en azından. Neden-sonuç ilişkilerinin kaderimizi yönettiği fikirlerini giderek daha zayıf buluyorum. Bu hikaye bu fikre dayansa bile.

Aslına bakarsanız her şey bu sabahtan çok önce başlamıştı. Ve ben işte olanlar yüzünden bu uzak hastanedeki sabah randevusunu kabul etmiştim. Her şey bir nedene bağlıysa sonuçların hiç kabahati yok mu? Ben sanırım artık böyle düşünüyorum. Yoksa, bütün gençliğim bir kabahatlar silsilesi haline geliyor ki, artık olacak iş değil bu. Bir hafta bir muayene randevusu almak için uğraşılır mı? Ben uğraştım. Ya meşgul ya açmıyorlardı. Başka bir kanaldan deniyorum yine oraya aktarıyorlar. Diyorum, "e açmıyorlar ki. "Orası veriyor göz randevusunu hanfendi", tak kapanan telefon. Ertesi gün yine diyordum, yine benzer süreçler. Sonraki günlerde hasta haklarını aradım. "Aktarayım hanfendi", demez mi! "Hayır, neden aktarıyosunuz bu sizin işiniz değil ki", "evet ama ben yardımcı olmaya çalışıyorum." "Açmıyorlar o yüzden sizi aradım, hasta hakları göreviniz için aradım sizi." "Tamam o zaman aldım notunuzu". "Adımı bile sormadınız, nasıl aldınız?" "Dediniz ya, Aze," "Hımm, evet Aze yeterli, peki tamam." Böyle böyle bir kaç gün daha geçti. En son hastanenin genel e-postasına ve maalesef illa oraya kontrole gitmem gerektiği için, doktorun şahsi e-postasına yazdım. Gece yarısını biraz geçe yazmıştı doktor cevap, sabah dokuzda gelin diyordu. Doktoru mahcup etmemek için sabah dokuzda hastanede olmaya karar verdim ki, aynı dün diş doktoru da istediğin saat gel demişti. Oh ne ala olacaktı. Muhtemelen öğlene kadar her işim bitecek, hadi olmadı en çok üç gibi evde olabilecek ve beni boğan sınava çalışabilecektim biraz daha. Dişçi ölçümü alacak, bir kaç gün sonra da çeneme çakılan çivilerin üzerine dişlerim oturacaktı. Ölçü almak dediğin nedir ki... Bütün bunları düşünürken geçti işte o yarım saat sabah yatakta... İnsan hayalleri ile var olmaz da neyle var olur ki. Lise yıllarında edebiyat öğretmeni olmayı dilediğimi hatırlıyorum. Hayır, edebiyat öğretmenim yakışıklı olduğu için değil. Hatta tüm sabah derslerinde geceden kalma olduğunu aşikar eden şiş gözler, büzülmüş yanaklar ve yağdan dümdüz taranmış saçlarla otururdu. Fakat o demişti; mutlaka üniversiteye gidin. Gittiğinizde anlayacağınız başka bir dünya ile karşılaşacaksınız. Bunun için çabalayın, derdi hep. Hem kitapları seviyordum hem de bunu diyen o olduğu için belki, edebiyat bana yakın gelirdi. Oysa ne tuhaf ki, bunu düşündüğüm anda bile ne olacağım belliydi çoktan. Bankacılık bölümünde okuduğuma göre lisede, bankacı olacaktım. Yenice yataktan kalkmışken günün geri kalanını gizliden gizliye hissettiğim gibi... 

Yine de dokuz buçukta hastanede olabilirdim yanlış istasyonda inmeseydim eğer. Bir beyfendiye sordum, "geri dönüp bir durak daha gitmenizi tavsiye ederim yürümek uzun sürer", dedi. "Metrolar aktarmada ücret almıyor", diye de ekledi. Bir an kendime baktım, bir şeyim mi eksik ki bunu ekleme ihtiyacı hissetti. O, elinde bir araba anahtarı sallıyordu ama fazlalık olarak. Belki de öyle üzgün ve çaresiz bir ifadeyle sordum ki... Bazen yüzümün ne kadar içimi yansıttığına ben de şaşıyorum. Vardığımda dokuz buçuğu en fazla on beş dakika geçiyor olmalıydı. Bu olamazdı! Burası olsa olsa, bol karlı bir köyün baharın ilk günlerinde doktoru anca ulaşabilmiş bir sağlık ocağı olabilirdi. İğne atsan yere düşerdi de, gören olmazdı sanırım. Sıralar, sormalar, kağıtlar, ödemeler derken doktorun kapısında bekliyordum. E, n'apalım o zaman, akşamki deneme sınavını çözelim diye diye iki saat kadar bekledim. On bir buçuk gibi doktor, "her şey normal, seneye gelebilirsiniz", dedi. Seneye... Bir kaç kontrol noktasında beklerken biri, "öğretmen misiniz?" dedi.  "Hayır değilim, neden?" "Sınav sorusu çözüyorsunuz sandım da, öyleyse yüksek verin bari, yazık çocuklara diyecektim", dedi. Değilim ama edebiyat öğretmeni olmayı istemiştim, olsaydım ve burada olsaydım yüksek not verirdim, demedim tabi. Demezdim de bence. 

Buradan bakınca şimdiye kadar olanlar bana da normal görünüyor, fakat sabah kahvaltımı uykuyla değiştirmiştim ve maalesef açlık zor bir terbiyedir benim için. Yorgundum ve mutsuzdum, açtım çünkü! Andressa'ya da derdim hep, gülerdi. Neden o kadar şaşırdığını sonraları anladım. "Yoğun kakaolu çikolata yediğim anı çok az şeye değişirim." On ikiyi geçiyordu kaldırımlarda yürürken ve gözlerim damlalarım etkisiyle güneşte görmezken. Bir simitçi görsem sarılır mıyım acaba diye diye, bir kaç kapı dolaşıp çay ve yiyeceğe kavuştum. Öğleden sonra bir buçuk gibi diş doktorunun kapısındaydım ve hala üç gibi evde olabileceğim konusunda iddialıydım. 

Dişçi, haftaya şu şu işler için şu gün gelebilirsin derken saat beşi geçiyordu. Bense demek bugün böyle bitecekmiş diye düşünüyordum. Bazılarının hayatı süprizdir kendine bile. Harika okullardan mezun olmaz, kapısından giremem dediği şirketlerde çalışmaz belki ama başka başka şeyler, tesadüflerin güzelliği ona sonlanmasından çok üzüntü duymayacağı bir ömür sağlayabilir. O gün geldiğinde kendi bile şaşırır. Bazıları da daha küçükken başlar; nerede oturacak, nasıl bir arabası olacak, nasıl biriyle evlenecek, nasıl büyük bir ailesi olacak, dünya da nereleri görecek. Bir gün gelir ıssız bir sokakta yarı sönük lambaların altında yürürken bulur kendini. Bir yerlerde bir şey olmuştur, ama ne?  Ha, sınavı soracak olursanız, ertesi gün yoğunlaşmışken bir hastalık haberiyle önemsizleşti gitti... 

Nisan 20, 2017

Yine de Gelen Adalet

Bu topraklar üzerinde yapılan pek çok kötülük beni üzmüştür. Fakat sanırım en çok Cumartesi Anneleri'nin dramı yüreğimi acıtmıştır ve acıtmaktadır. Bir anne değilim fakat bir annem var. Anneme baktığımda bizim yokluğumuzun onun için ne demek olabileceğini anlayabiliyorum. Bir annenin öldürülmüş oğluna kavuştuktan sonra, "iyi ki buldular, ya bulunmasaydı!", dediğine şahit oldum. Sanki; ölümünden kimin sorumlu olduğunu bilmemek yaşamasa da nerede olduğunu bilmemekten daha kötü değildi. Öyle bir sevinçle söylenmişti... Cumartesi Anneleri'nin dramı işte bu yüzden en acısıdır benim için. Ne yokluk olup olmadığına karar verebildiğiniz ne de kimin sebep olduğunu bildiğiniz bir boşlukla haftalar, aylar ve yıllarca bekliyorsunuz donmuş bir zamanda... Geç gelen adalet, adalet değildir diyorlar. Belki, bazen, bilmiyorum. Fakat o anneler için yaşamın zamanının adaletle ilintili olduğuna eminim... 

İnsanoğlunun adalet tanımı yıllar yılı değişmiş. Adalet bir ilke bir kural mıdır, yoksa bir değer midir, bu da tartışmalı kimi yerde. Toplumsal adalet aynı çağda farklı toplumlarca farklı tanımlanmış. Eski Mısırlılar sosyal adaletin krala ve onun maiyetine dair bir değer olduğunu kabul etmişler. Sosyal adaletin sağlanması kralların göreviydi ve eğer iyi yaparlarsa ölüm levhalarına işleniyordu. Platon, adaletin bir erdem olduğunu öne sürmüştür. Ve eğer bu erdem yoksa diğer erdemlerin bir önemi yoktu. Konfüçyüs'e göre ise adalet önce toplumun yöneticilerinden başlayarak dağılması gereken bir ilke ve değerdir. Örneğin fakirlik yoktur, var olanın eşit dağıtılmaması vardır. Modern toplum adalet anlayışının kuramcılarından kabul edilen Thomas Hobbes'a göre, insanın kendi kendine sınırlı bir özgürlük alanına geçtiği noktaya ahlâk, çıkarına uygun düşen bu durumu sağlamak için sınırsız haklarından vazgeçme durumuna sözleşme, ve bu sözleşmenin gereğinin yerine getirilmesi de adalettir. Bu adaletin dağılımında bireyler topluma ve birbirine, ve toplum bireylere karşı borçludur. 

Aynur'un oğlu o günlerde sekiz dokuz yaşlarında olmalıydı. Adil bir dünyada yaşadığına dair bir inancı gelişti mi bilinmez. Bugün, genç bir adam olarak karşılaştığı adalet onun içini soğutacak mıdır o da bilinmez. Yaşadığı toplumdaki diğer bireylerin ona karşı bir ilkesizlik ve ahlaksızlık içinde bulunduğunun farkında mıydı, onu hiç bilmiyoruz. Ben, arkadaşımın ölümüne sebep olan insanın on dört yıl sonra olsa bile artık biliniyor ve bulunmuş olmasından bir an olsun mutlu oldum. Aynur'un bir an bana baktığını ve gülümsediğini gördüğümü sandım. 

Nisan 12, 2017

Kederin Sinema Hali: "Manchester by the Sea"

"Olabilir ama ilginç değil, diye yanıtladı Lonnrot. Diyeceksin ki, gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur. Ben de sana diyeceğim ki gerçek, bu zorunluluktan sıyrılabilir, ama varsayım asla. Senin önerdiğin varsayımda rastlantı payı pek fazla." 
-Ölüm ve Pusula, Jorge Louis Borges 


Sinema nedir? 19. yüzyılın sonlarından beri hayatımızda olan bu sihir ne menem bir şeydir? Bir kurgudan ibaret olduğunu bile bile, görerek duyarak ve dahi hissederek baktığımız o insanların yaptıkları gerçek midir ve ne kadar gerçek olabilir her şeyden önemlisi? Gerçek ve kurgu birbirinin zıddı gibi görünseler de asla birbirlerinin yerine geçemezler. Gerçek, olduğu gibidir kurgu, yapılmış olan. Hayallerimiz dahalarla yüklüdür; abartılı, renkli, şaşalı, mutlu ya da kimi zaman acı verici, kederli. Kurguya baktığımızda orada olanın son tahlilde olmayan olduğunu biliriz. Gerçek olanın o anda, o canlılarla, o mekanda olmuş-bitmiş-yaşanmış ya da yaşanıyor olduğunu anlarız. 



İyi bir sinema filminden beklenen gerçeğe ne kadar yakın olduğu mudur öyleyse? Bir sevinci, acıyı, özlemeyi, sevmeyi, bir bakışı, bir anlamı, bir kadının dokunuşunu, bir erkeğin korkusunu, bir çocuğun gizini en iyi anlatabilen film midir, iyi sinema sizce de? Hayır, sinemanın sihri gerçeğe yaklaşmasında değildir. Bana sorarsanız hiç bir şey gerçek kadar kusursuz olamaz. Sinema, bizim, inanmak istediğimizi gösterebilme yetisine sahip olduğu için özeldir bana göre. Uçan periler, aniden açan çiçekler, uzay kahramanları, katiller, korkunç ölümler, ortaya çıkan cinayetler, sonsuza kadar gizlenen sırlar, mucizeler, olağan yaşamlar, küçük sevimli hikayeler, uzaktaki kasabalar, büyük şehirlerin zengin insanları, kaf dağının ardındaki her şeyi gösterebilir sinema bize... 


Yaşamın Kıyısında* olarak türkçeye çevrilmiş  Manchester by The Sea filmi de olağan insan hikayelerinden biri. Abisinin ölümü üzerine yeğeninin sorumluluğunu üstlenmeye zorlanan Lee, çevresindeki bir kaç kişi, yeğeni Patrick ve onun çevresi hakkında bir dram anlatısı. Lee, bulunduğu şehirden ve işinden ayrılarak, eskiden yaşamış olduğu abisinin kasabasına geri döner. Film ilerledikçe iç içe geçmiş hikayeler olduğunu, karakterleri bize anlatan gördüğümüz yüzlerinin altında onları oluşturan başka dramlar, başka hikayeler olduğunu görürüz, hayat gibi aslında. Lee ve Patrick'in davranışları sıradan, birbirini seven amca-yeğen ilişkisi. Komşularının, arkadaşlarının nezaketi, sıcaklığı, bir yakınını kaybetmiş sevdiğimiz için beklenen insani davranışlar. 


Film bize, bizim başımıza gelse çok daha farklı yaşayacağımızı düşündürten sahneler sunuyor. Oğulun babanın ölümünü karşılaması, amcanın ölümle yüzleşmesi, birlikte geçirilen zamanlar diyebileceğim, filmin büyüsünü bozmak istemediğimden detaylandırmadığım, zor sahneler. Kederin, acının ve üzüntünün yüzünü beklediğimiz pek çok sahnede bize göstermekten imtina ediyor. Cenaze sırasında, amcanın kendi geçmişindeki anılarında, yas dönemlerinde ve gündelik hayat devam ederken hatırlananlarda. Özenli ve bilinçli bir şekilde sinemanın sınırlılıklarını unutmayarak bize sinema seyrettiren, fimin kendini kendisiyle sınamasına izin veren, karakterin başına gelen olayın kederinin kurguyla anlatılamayacağının altını çizen bir film Manchester by the Sea... Bu filmi özel yapan budur kanımca. Başka bir ifadeyle, yalan söylemek istemiyor... 


Bir ihtimal de, oradaki kederin tarifini bize bırakıyor. Fakat her durumda sinemayı sanki bize baktırarak kurguya değil gerçeğe odaklanmamızı sağlıyor. Ben buna bayıldım açıkçası... Yönetmen bunu harika yazmış ve kurgulamış, oyuncular harika oynamış. 

Senaryo ve Yönetmen: Kenneth Lonergan
Oyuncular: Casey Affleck, Lucas Hedges, Kyle Chandler, C.J. Wilson,
2016, USA.
*Filmin adının Yaşamın Kıyısında olarak çevrilmiş olması tamamen içerikten bir çıkarım olmuş ve bence fazla klişe ve bu yüzden de olmamış. Filmin adı, Birleşik Devletler'in doğusunda bir kasabanın adından geliyor. Aynen kullanılmasının ne sakıncası vardı anlamadım.

Nisan 10, 2017

İnsan; Burada ya da Başka Gezegende: İki Film Birden

Yok yok öyle değil. Hatırladığınız iki film birden sinemalarından değil. Sahi, var mı hala o sinemalardan acaba? Vardır kesin. Ben hiç gitmedim. Haliyle kadınları almıyorlardı, zati haberim de yoktu o sinemalardan eskiden. Her neyse, benim diyeceğim; Passengers ve My Afternoons with Mrs. Margueritte filmleri.

'Passengers', yani Yolcular filminden çok fazla bahsetmeye değer bir şey yok. Bilim kurgu deseniz ev aletleri teknolojileri haricinde yeni bir şey söylemiyor. Sanırım, gezegenler arası seyahatimizi uyuyarak yapacağız. O kadar çok kullanıldı ki başka bir şey üzerinde çalıştıklarını sanmıyorum bilim insanlarının. Bu kadar hayal elbet bir gün gerçeğe dönüşecektir.

Binlerce seyahati boyunca bozulmamış uyku kapsülleri sıra bizim kahramanlara gelince bozuluyor ve daha doksan yıllık yolları varken uyanıyorlar. Haliyle gemide yaşlanacaklar. Bir kadın ve erkeğin uyanması fazla tesadüf olacağından, kadını hain bir eylemle erkek uyandırıyor. Tabii, tek başına geçirdiği bir yıl boyunca arayıp tarayarak 'havvasını' seçiyor. Bu ana tema etrafında konuyu şekillendirip biraz da gererek bağlamışlar güzel ve birlikte yaşamaya... Hikayeden alınabilecek şey açıkça da söylendiği gibi; nerede nasıl mutlu olurum diye fazlaca düşünmeye gerek yok. Belki de bulunduğumuz mekan ya da zamanda sahip olduğunuz mutluluk aradığımızdır... İzlemesem olurmuş ama artık başlamıştım ve detaylar hoşuma gidiyordu. Öyle öyle sonuna geldim.
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Chris Pratt, Michael Sheen Yönetmen: Morten Tyldum. Ayrıca, Jennifer her ne kadar çok populer olsa da son zamanlarda, Chris filme çok daha iyi oturmuş ve iyi oynuyordu. 


Diğeri ise, Bayan Margurette ile Öğleden Sonralarım, olarak çevirebileceğimiz harika bir küçük öyküydü. Annesinin istenmemiş çocuğu olan German, öğrenmekte ve okul eğitimlerinde biraz yavaş kalmış fakat sevecenlik, duyarlılık, anlayış ve sevmekte insanlar arasında önde gelenlerden olmuş orta yaşlarında bir adamdır. Çok güzel sevgilisi, ilgisiz annesi ve kasabadaki arkadaşları ile küçük, olağan bir hayatı vardır. Babasını hiç tanımamıştır. Hatta annesi de babasını neredeyse hiç tanımamıştır. Bayan Margurette hayatına girene kadar kitaplar, okumak, okumak konusunda iyi olmamak gibi gündemleri yoktur.

Okumak önemlidir, deriz hepimiz. Okuyunca daha iyi birer insan olacağımızı sanırız. Eğitilince, bilince, öğrenince dünyaya, kendimize ve insanlara daha faydalı olacağımıza inanırız, inandırılırız. Oysa bilmek bizim ne olduğumuzu değiştirmez, olabileceğimiz şeyleri gösterir belki.

German'ın sevgilisi ondan bir çocuk sahibi olmak istemektedir. German, "iyi gelir getiren bir işim yok, sigortam yok, mesleğim yok, doğru düzgün okuyamıyorum bile, neden benden bir çocuk istiyorsun, ona ne verebilirim ki?" diye cevaplar bir gün. Gönülsüzdür bu konuda. Sevgilisi tereddütsüz, "sevgini", der. Her şeyin iyiye gittiği bir film bu. Sanki tüm bedeller ödenmiş, çekilecek dertler başa gelmiş gitmiş, kavgalar tükenmiş ve geriye yaşamın güzelliğiyle ufak tefekleri dışında bir şey kalmamış gibi, olan bitenler tıkır tıkır yerine oturuyor. Öyle öyle bitiyor film. Bundan sebep belki biraz uzak kalıyor. Ama hoş, ama keyifli, ama naif, sıcacık bir öykü. Belki de bize, son zamanlarda insanların ya da hayatın getirdiklerinin hep karanlık yüzünü gördüğümüzden olamayacak gibi gelmiştir. Ya da bana... Oyuncular; Gérard DepardieuGisèle Casadesus, Yönetmen: Jean Becker. Kadın oyuncu Gisele bugün yüz iki, film sırasında doksan altı yaşındaymış. İyi oynamasının yanında iki dünya savaşı görmenin nasıl bir şey olduğuna dair kendisiyle konuşmak isterdim doğrusu... 



Nisan 08, 2017

İki Küçük İnsan: "Koca Dünya"

Dün akşam Koca Dünya filmini izledim. Bugün 08 Nisan 2017. İki insan koca dünyaya sığamıyor, sığdırmıyorlar. Bunu anlatıyor film. İlk defa bir Reha Erdem filmi izledim. Sevdim. Her bir sahnenin göründüğünden başka başka anlamları olduğu çok açıktı filmde. Olmasa da altında bir anlam, her bir sahne göründüğü gibi, göründüğü kadar da çok gerçek ve netti aslında. Mesela, doğada yanınızda olan keçiyi (baba-tanrı) kötülüğe, insanların arasına, ne yazık yaşamın sığlığına geri döndüğünüzde sizi terk etmesi olarak da okuyabilirsiniz, size alışan bir hayvanın ardınızdan gelip insanları görünce çekip gitmesi olarak da. İkisi de güzel, ikisi de anlamlıydı. Sevginin kardeş halinin güzelliği, korumak, korunmak, kötülerin eline bırakmamak, sahip çıkabilmeyi göze almak, filmin anlamlılıkları. "Nasıl olacak mesela?" dedi genç kadın. "Diyelim sen gelirsin, görüşürüz. Diyelim ben gelirim, görüşürüz", dedi adam. Öyle ya, görüşülür. Yeri geliyor şu koca dünyaya sığamıyor iki insan iyilikle, güzellikle, sevgiyle olsa bile...

Yönetmen: Reha Erdem, 2016,
Oyuncular:  Berke Karaer, Ecem Uzun, Melisa Akman

Nisan 04, 2017

Günlerden Bir Gün

Bugüne dair doğrudan bir şey yazmak istemiyordum fakat yandaki resmi görünce söz söylemeden bırakamadım. Bir dostum telefon uygulamasına ilgili tarihe bu ilgili notu almış önceden ve bugün farketmiş. Ne harika! bir hediye bir insanın aklında böyle kalmak... Benden geriye kalacaklar arasında isteyebileceğim güzel dileklerden biri, ve duymak çok güzel.
Sen de sağol varol arkadaşım, iyi ki biz varolmuşuz.

Bu yıldan dileğim; geçmişle ilgili savaşımı bitirebileceğime inanmasam da, en aza indirebilmek. Gelecekle ilgili kurgusal kafamı sakinleştirebilmek ve bugüne daha fazla odaklanabilmek, zaman denen tuhaflıkla dengeli bir birliktelik kurabilmek, mümkün olduğunca.

Yaşamın kendinden olağanüstülülüğünü her zaman aklımda tutmaya çalıştım ve buna inandım. Bu dünyaya geldiğime her zaman şükrettim. Böylesine güzel ağaçları, çimenleri, nehirleri, sarı papatyaları, mis kokulu nergisleri, bakmaya doyamadığım engin dağları ve bilinmez yıldızları gördüğüme çok mutluyum. İnsanın diğerlerine yaptıklarına bir o kadar kızgın olmama rağmen. Bundan yirmi yıl önce 'insanı' düşündüğümde sevdiğimi hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Bugün, hayatın beni tam tersine getirdiğini anladım. 'İnsanı' sevmiyorum artık. Ve bunu görebildiğime de -maalesef- mutluyum. Tarih boyunca bencilliğimizin, hırsımızın, hep daha fazlasına olan tamahımızın, kendimizi bir şey sanan kibrimizin üstün gelmesine katlanmak zor. Bu asla değişmeyecek, 'insan', bununla geldi bununla yok olacak. Etrafımda tutabildiğim, etraflarında olabildiğim iyilerin varlığıyla dünyayı sevmeye devam edebilmek, hayatın katlanılmaz olacağı an gelmeden gidebilmekten başkaca dileğim yok sanırım. 

Nisan 01, 2017

Olmaz Böyle Şey

"Gördün mü bak, kimse gelmez diyordun biz geldik."


Işıklarla, huzurla uyuyun; Halit Akçatepe, Tarık Akan, Kemal Sunal, Zeki Alasya,
"Herkes ölür, ama herkes yaşayamaz."... 

Mart 24, 2017

Hâlâ...

Dikkat ettiniz mi, elinde su şişesini tutuyordu, hâla.

Şubat 13, 2017

Aşağıda Yolcu Kalmasın

video

Bahar geldi nidaları ile koştunuz değil mi oraya buraya? Nasıl da fırlatıverdiniz bütün kış sizi ısıtmış korumuş kollamış paltoları? Ah ah insansoyu böyle... Oysa daha Kars'ı, karını, soğuğunu, trenini anlatacağım size ama önce Kapadokya gezisi sonbahardan kalan, sonra kış ve nihayetinde  baharı yakalayacağız umarım... Umut iyi bir şeydir.