Ekim 30, 2016

Bazen Çocuklar Bilir: "Pan'in Labirenti"

"Sadece zaman bize neyin doğru neyin efsane olduğunu söyleyebilir. Bazı doğrular da zaman içinde unutulur." *

Tanrı Hermes'in oğlu Tanrı Pan, kırların, dağların, dağların rüzgarının, otların, koyunların, başkaca hayvanların, kısaca doğanın tanrısıdır. Keçi ayaklı ve insan yüzlüdür. Biraz çirkin ve tuhaf bir yüzü vardır bu yüzden onu gören insanlar korkmuş, çekinmiş, yoldaş olmak istememişlerdir. Panik kelimesini de onun adından uydurmuşlardır.  Oysa elinde, sevdiğinin şimdi olduğu sazlıklardan yaptığı flütü, oradan oraya zıplayarak melodiler çalan Pan'in perilerden arkadaşları vardı ve hiç de korkulacak biri değildi,ki, insanoğlunun bilinen kadim hatalarındandır; kimi iyi kimi kötü bileceğini oldum olası karıştırır. Fakat Ofelya, bu küçük kız farkındaymış Pan'in korkulacak biri olmadığının.

Karşılaşmaları bir tesadüf değildi, bütün tesadüfler gibi. Ofelya nicedir konuşacak, anlatacak birilerini arıyordu, Pan'da tam böyle biriydi, bir insan konuşsun o dinlesin... Ancak Pan Ofelya'yı boşuna bulmamış, boşuna anlattırmıyordu. Ofelya Ay ülkesinin prensesiydi. Bir gün dolaşırken ülkesinden çıkıvermiş, kaybolmuş bir daha da geri dönememişti. Dünya zamanında da Ay ülkesinin hikayeleri anlatılmadığı için nereden geldiğini, kim olduğunu hiç bilmiyordu zavallı. Ogün bugün kendini kötülükler, kötü insanlar arasında küçük bir kız zannediyordu. Neyse ki Pan onu tanımıştı.


Öyle ya, o doğada ve doğaya yakın ne varsa bilirmiş, görürmüş tanırmış. Ofelya kaybolduğundan beri onu bulmakta Pan için bir umuttu. Onu bulur ülkesine götürürse belki Ay ülkesinin kralı ona sevdiğini geri verebilirdi. Belki sevdiğini sazlığa dönüştüren kötü dnya krallarını yenebilirdi, diye düşünür dururmuş Pan'da. Bu yüzden Ofelya'yı gördüğüne ondan daha çok sevinmiş. Demiş Ofelya'ya; "Merak etme, evine gitmene yardımcı olacağım, ama dediklerimi yapman lazım." "Tabii", demiş Ofelya. Neden demesin, o da istiyordu artık bu dünya da yaşamasın, olan biteni görmesin. Hem içten içe hissediyordu, başka bir dünya vardı; bütün bunların olmadığı. Annesi acı çekiyordu. Sevmediği insanlar vardı etrafında ve gidecek bir yer bulamıyordu kendisine. Bir kardeşi olacaktı yakında ama onun masumiyeti bile yetmiyordu Ofelya'yı mutlu etmeye, annesinin acısını dindirmeye. Doktor bir amcası vardı, komutanlar tarafından öldürülmüştü, demişti o da giderken: "Emrinize uyabilirdim ama uymadım. Aslında etmiş olmak için itaat etmek, sorgulamamak, yalnız sizin gibilerin yapabileceği bir şey Yüzbaşı."



Yüzbaşı dediği, yeni kocasıydı annesinin. Annesi; "Öyle olmak zorundaydı kızım," demişti Yüzbaşı ile evlenirken, Ofelya'da ses çıkarmamıştı. Ne de olsa annesi hastaydı ve bu Yüzbaşı ona bakabilirdi. Pan, dünya insanlarının korkularını ve sorgusuz sualsiz itaatlerini çok iyi biliyormuş. Düşünmüş, 'Ofelya'yı da ancak bu şekilde ikna edebilirim yapacaklarına.', diyerek planlarına başlamış. 


Ne dediyse yapmış Ofelya. Ormanın en derinlerine yürümüş. En ulu ağacın kökünden koparmış. En yalnız bitkiyi, demiş Pan, onu bulmalısın, annene getirmelisin, yapmış Ofelya. Kimsenin yanına gimediği, sofrasına oturmadığı tok adamın masası bile gelir aklına Pan'in, Ofelya'yı oraya da gönderir. Ay ülkesine adım adım yaklaştığına inanan Ofelya ne diyorsa yapar Pan.


Zaman olmuş, Yüzbaşı bir şeyler döndüğünden şüphelenmeye başlar. Bir şeyler iyi gidiyormuş, Ofelya gülüyormuş, annesi iyileşiyormuş, odasından çıkıyor, daha canlı, daha konuşkanmış. Orman bile daha yeşil, güneş daha sıcakmış sanki. Öyle oldukça yüzbaşı kendisi kendisine sığmaz olmaya başlamış. Çünkü bütün bunlar onu daha belirgin yapıyordu; kibrini, zulmünü, sevgisizliğini, zalimliğini saklayacak karanlık azalıyordu giderek. Karısından başlar ne olup bittiğine bakmaya; hemen yalnız bitkiyi buldurur, atar. Ulu ağacı kestirmeye adamlar yollar. Tok adamın sofrasını aratmaya başlar. Bütün bunların sırf Ofelya'nın başının altından çıkamayacağını da tahmin ediyordu. Herkesi, her yeri aratmaya başlar. Günler geçip giderken bu karmaşayla, bir masumun doğması da aydınlatamamıştı günleri. Kardeşi doğar Ofelya'nın ama babası bitmeyen bitkiyi attığı, en ulu ağacın kökünü kuruttuğu için annesi ölmüştü. Artık bu dünya da yapacak bir işi, sevecek kimsesi kalmadığını düşünüyordu Ofelya. Annesini ondan alan yüzbaşının canım dediği kardeşinden başka belki.


Labirente çağırır Ofelya'yı Pan, son görev için. "Bir damla kana ihtiyacım var", der. Masum olmalı, tek şartı budur Ay ülkesinin. Kardeşin der sonra, kardeşinin parmağından ay kuyusunun suyuna damlatacağız ve kapı açılacak, sen gideceksin artık ülkene. Kapı, ancak en masumlara açılır, henüz yaşama geçmemişken ver kardeşini, demiş Pan. "Bana itaat edeceğine söz vermiştin," unutma da der. Durur Ofelya. Kardeşine bakar. Pan'a bakar, ay ülkesindeki annesini ve babasını düşünür ve yüzbaşıyı düşünür. "Vermem", der. 


Birden gözleri kararı Ofelya'nın. Ne kadar zaman geçmiş bilmez uyanır. Sarı ışıklar altında tavanı uzun ağaçlar kadar uğultulu bir salonda açar gözlerini. Annesi, babası ordadır ve ona gülümsemektedir. Küçük melekler kulaklarında, hoşgeldiniz prensesimiz diyorlardı...

Orjinal ismi: Pan's Labyrinth
Yönemen; Guillermo del Toro,
İspanya, 2006
                                                                                                                                                                          *B.C.10,0000 filminden

Ekim 27, 2016

Umarım...

'Hayattan geriye iyi yürekli insanların kelimeleri kalacak.'




"Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan,
şarkı söyleyen bir kuş gelecektir mutlaka." 
-çin atasözü

Ekim 24, 2016

Hayret

@John Stanmeyer, sinyal arayan Afrikalı mülteciler
Durduğum yer benim değil iken,
gidebilecek bir yerimin olmaması ne acı;
gidebilecek bir yerim yok iken hâlâ
ve inatla durmayışım ne gaflet
nihayetinde ölmüyorken yaşıyor olan insanın,
yaşıyorken öldüğünü bilmemesi bu,
bu ne tuhaf bi’ hayret.
-Turgut Uyar

Ekim 21, 2016

"Bir Sana Bir de Bana"

Her yer boş.
***
Kelimeler bile.
***
Bugünkü yirmi kişilik sınıfın yarısından fazlası yabancı öğrenciydi. Birinin adı Yvonnne, gibi bir şeydi. Fransızca Ivon gibi okunuyormuş galiba, Fransız kolonilerinden Brundi'den geliyordu kendisi. Hoca mırıldanıyordu ama duyuluyordu; "nasıl aklımda tutsam senin adını, Iva mı desek, Iva'yla neyi bağlayabiliriz," derken ben, "Ivan İlyich," dedim. Aklıma Tolstoy'un kitabı gelmişti. Biri, "Ivana Sert," dedi. Hoca onu duydu, "a, evet, güzel kadın o," dedi. Sınıftaki Ivon, Ivana Sert ile bağlandı. Ben dersi bıraktım. Ivan İlyich'de zaten ölmüştü.
***
Bugün on beş yaşındaki bir kız çocuğunun babasından nefret ettiği için, görüştüğü bütün erkek arkadaşlarına nasıl kötü davrandığını tartıştık. Hıncını onlardan alıyor, dedi hoca. 
***
Otobüs durağına geldiğimde baktım yoktun. 
***
Olsun. Sağol.
***

Ekim 18, 2016

Denizkızları

Bazen de görmek istediğimiz gibi görürüz. Ben de yüzerken bu canlıyı görsem, hadi o kadar ileri gitmeyelim, bu fotoğrafı görsem, deniz kızlarına kesinlikle inanırım. Fotoğraf hikayesini bilmekle beraber, hala inanasım geliyor. Oysa burada görülen Beluga Siren, bir çeşit beyaz balina türü. Suda attığı yüksek perdeden çığlıklar sebebiyle kendisine deniz kanaryası da deniyor. Değişik vücut ve hareket yapıları gereği su içinde hareket ederken bu tür görüntüleri oluşabiliyor. Deniz memelilerinin kara memelilerinden evrimleştiği düşünülüyor. Beluga balinalarının da bacakları yok olurken oluşan bu kasları, sırt yüzgecinin bulunmaması, ve karın bölgesinde kasılmasını ve yüzmesini sağlayan yağ tabakası görüntüsü bizi yanıltabiliyor. Daha detaylı bilgi ve kaynak için; burası.

Denizcilerin hikayelerini çok görmemek lazım;  suyun içinde böyle bir şey görüp, bir de çığlıklarını duyan hangi erkek ona bir kadın demez ki?!

Ekim 15, 2016

"Camdan Kalp"


Bir önceki akşam iyiydim, ama dün akşam hiç öyle olmadı. Bir soğuk; koca bir boşluk vardı evde. Yeleğimi giydim, zayıflamışım biliyor musun? Yeleği giyince anladım, desem daha hoş bir cümle olabilirdi sanki ama değil, tartılıyorum arada. İyi mi kötü mü bilmiyorum; bir sakız var evde bir de boş, kareli defter yaprağı. İkisi de faydalı şeyler. Sağol.

Çok öğreniyor insan, bazen istemediklerini bile öğreniyor. Bir bakmışsım kaçtığın insan oluvermişsin. Bir bakmışsın hiç farkettirmeden hayat, yaşamını sen yapmış. Hani; her gün gözüne sokulan bütün özlü sözler bir milim fayda etmemiş de yaşayarak öğrendiklerin olmuşsun. Öyle bir şey.

Babamla hatırladığım bir anımı sormuştun bana, söyleyeyim: İki ya da üç yaşlarında olmalıyım. Sabah erken saatler, annem uyuyor, ben uyanığım, hala öyle ya çocuklar; annelerini uyutup uyanık kalabiliyorlar. Babam işten gelmiş, iş dediysem alt kattaydı yeri. Kafamı kaldırıyorum odaya girince, muhtemelen gülümsüyorum. Öyle ya, hangi çocuk gülmez. Yatağa doğru eğilip kırmızı bir şey fırlatıyor bana. İçinden küçük paketler dağılan bir kutu; hala var o çikolatalardan. Babam öldü, dedem öldü, anneannem öldü hala üretiliyor o ya, şaşmalı mı bilmem. Hani şu bir kutunun içinde bir sürü paket olanlardan, hani tipitip sakızına benzeyen küçük paketlerin bir kutunun içine konmuş hali. Sen muhtemelen bilmezsin tipitip sakızlarını. 

Ekim 12, 2016

Kendini Bilmezlik!

Çevre

Yarin mendili nakışlı
Okşadım ellerimle.
Göz göz üzerimde
Çevrenin bakışı.
Çevre ateş içinde
Daralmakta çember
Biz yanarsak beraber yanarız
Seninle, beraber.

Çevre tortop
Vurur sırtıma sırtıma.
Yüksek dağların orada
Çevre yok.

-Behçet Necatigil                                   

Ekim 09, 2016

"Düş Görebilirsin Uykuda, O Kötü."

                                       
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

-William Shakespeare / Hamlet

Ekim 06, 2016

Rus deyince?

Masadakilerden Kudret Abi hariç diğerleri kardeş. Beş kardeş. Baba edebiyat öğretmeni bütün çocuklarına şairlerden isim bulur. Sait, Nazım, Orhan, Aziz ve tabii Turgut. Nazım, adına yaraşır solcu, yeri gelir evlenmesine üzüldüğü abisine minareden şiir okur. Nadir Sarıbacak'ın oyunculuğuyla döktüren bir karakter. Anne babanın depremde kaybedilmesi ile ömrü kardeşlerine bakmakla geçmiş en büyük ağbi balıkçı Sait, Serkan Keskin. Pavyon şarkıcısına aşık, evde inanç özgürlüğünü savunan imam kardeş, Turgut, Tansu Biçer. Senaristi ve yönetmeni Onur Ünlü'dür ki şiir camiası kendisini şiirlerinde kullandığı Ah Muhsin Ünlü adıyla tanır. Ben, İtirazım Var, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Beş Şehir, Güneşin Oğlu, gibi filmlerini, ve de şiirlerini çok severim. 

Beş Kardeş dizisi her şeyiyle bildik hikayelerin üstünde, akıl açıcı, harika bir absürd komedi dizisiydi. Ne yazık yaptığı göndermeler, konular, konuların anlatımı bizler için sakıncalı bulunduğundan on üç bölümden fazla ilerleyemedi. Olsun, gün olur devran döner, çünkü dünya yuvarlak. 

İşte, güle güle mutlu olduğum sahnelerden... 

Ekim 03, 2016

"Hiç Yanılmamışız"


Ayrılık Sevdaya Dahil 

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili
...
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız

-Atilla İlhan

Ekim 01, 2016

"Her Neyse..."

Ben Ruhi Bey Nasılım

I

Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
Büyük bahçelerin küçük içinde
Saksılardan birinde
Gördüm de
Uyurken uyandırılmış gibi
Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakken ki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
...
Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.
...Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
Önemsiz bir iki anıdan başka
Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
Sorarım ne bulmuşlar
Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
Anılar.

Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki
Yıllar var ki saklamışım orda ben

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi

II

Ve her şey hızla yetişti sonra
Sarı bir günün kahverengi yarınına.
Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-

III

Ve her şey dönüştü işte
Kahverengi bir çarşambadan
Sapsarı bir cumartesiye.

Ansızın bir rüzgar çıktı demin
Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
Yakıyor gözkapaklarımı da
Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

(Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - Süt emer gibi bir memeden
Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(Ansak mı anmasak mı
Yeri mi şimdi değil mi
Bir tren yolculuğunda ve her yerde
Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
...
Ansak mı anmasak mı acaba
Yeri mi şimdi, değil mi
Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
Besbelli iğrenirdiniz
Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
Bir duvar saatine ya da kapıya
Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
Kısaca
Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
Gördünüz, görüverdiniz bir daha
Sıyrılmış acılardan ansızın
Sevecen, durgun, sade

O yüzü
Belki de, orada, acele
Karar verdiniz
Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
Her neyse...
...

-Edip Cansever, 1976