Ekim 10, 2015

Prizren: Gurbette Kalanlar

Git git bitmedi yol Podgorica'dan Prizren'e. İpek (Peje ya da Pec) üzerinden geldik. Otoban da varmış ama elli altmış kilometre, değmez deyip dağ yolunu seçtik yine. Hatta bir de güzel restoran haberini almıştık ama rastlayamadık ona, başka bir yerde yedik. Ayran yazıyordu menüde, istedik yoğurt geldi. Et istedik söylemesi ayıp, bizim kendi hayvanlarımız, seveceksiniz dedi garson. Fena değildi. Gece vardık Prizren'e, oteli gökte ararken yer de buluverdik. Eh, fena değildi. Anadolu şehir otelleri gibiydi, resimlerinden çok farklıydı. Hani şu otogarlarda olan soğuk otellerden. 


Sanki şehre çok uzun zamandır kimse gelmemişçesine anlatmak istiyorlardı. Yoksa bize mi öyle geldi; sanmıyorum. Kime merhaba desek, kime göz ucuyla gülümsesek; bir yerden giriyordu konuya.


Bir berberin önünde duran berber İbrahim, biz kilisenin bahçesine giriliyor mu diye bakınırken, "anlatayım ister misiniz size kiliseyi, ben buralıyım isterseniz anlatayım size o kiliseyi", dedi. "Anlat tabii", dedik, "isteriz elbet." Mersin'e gelmiş bir kaç kez İbrahim, Karadeniz'de de bulunmuş. Türkiye'yi ver Türkleri seviyor. "Bizi burada sanıyorlar ki dinimizden, ülkemizden uzaklaştık. Olur mu hiç öyle şey. Hayatta!. Bizim televizyonlarımız var, camilerimiz var, Türkiye'de akrabalarımız var sürekli gidip geliyoruz. Biz ülkemizi hep biliyoruz. Yalnız karışık Türkiye ona üzülüyoruz.", dedi. Teşekkür ettik İbrahim'e. Gelirsen bul bizi dedik. Sanmam, bulmadı da...


Bu köprü kilitlerinden de her yerde var galiba. Aşk köprüsüymüş. İlk nerede başladı acaba uygulama onu merak ettim, neyse çok da önemli değil.


Makine mühendisiymiş ama müzenin güvenlik görevliliğini yapıyordu. Yalan olmasın, iki yüz avro ücret alıyormuş. Karısı İngilizce öğretmeniymiş, o yüzden yabancı yayınları da çok takip ediyorlarmış beraber, beraber okuyorlarmış, beraber tartışıyorlarmış. Ne güzel bir beraberlik...

Kosova'nın ilk yıllarında çok giden olmuş Avrupa'ya, artık çok almıyorlarmış. "O zaman iltica diye öyle çok giden oldu ki, biz gitmedik. İstedim burada kalalım. Eskiden okullarımız çok iyiydi, Yugoslavya zamanında daha iyiydi, şimdi de iyi ama eskisi gibi değil." Kızları üniversiteye Türkiye'ye gitmiş. Manisa'da akrabaları varmış. "Ben bilim neden bu kadar karışık Türkiye, neden de anlatması zor işte. Babama da dedim geçenlerde, karıştırıyorlar Türkiye'yi dışarıdan, bunlar hep oyun." Yarım saat ayakta konuştuk kendisi ile.


2008 yılında bağımsızlığını ilan etmiş Kosova. Gencecik, ayakta durmayan çalışan bir ülke. Bayrağındaki yedi yıldız, yedi ayrı milletini temsil ediyor. Yoğun olarak Arnavutlar, Türkler, Sırplar ve Boşnaklar var. En çok burada Prizren'de ve başkent Priştina'da yaşıyor Türkler. Nüfus diğer gezdiğimiz Balkan ülkelerine göre oldukça yoğun, iki milyon, görünce de anlaşılıyor zaten; kalabalık bir ülke. Her yer inşaat, her yer yeni ile eskinin birbirine girdiği binalar, yollar, yerleşimler ile dolu. Plansızlık, özensizlik, işini götürenin yürüdüğü, ev, yol, okul, alt yapı kuracağım diye anlaşmaların havada uçuştuğu, ortaya eciş-bücüş dök betonu, pencerelerini tak kaç binaların çıktığı öyle aşikardı ki... Keşke bizi anavatan bilip bizimle iş yapmak yerine başka milletlerle çalışsalardı.

Saf bir sevecenlik sezdim ben konuştuğum herkeste,  orada iş yapanların onların dini ve milli duygularını kullandığı sadece binalara baksanız görülebiliyordu. Şehir, bu gördüğünüz köprü, onun altından geçen nehir, bir kaç Osmanlı'dan kalma camii ve kiliseden ve yeni kurulmaya çalışılan mahallelerden oluşuyor. Ülkedeki etnik kavgalar meclislerinde de devam ediyor sanırım; geçen gün haberlerde diyordu; Kosova meclisinde gaz bombası atılmış; ülkenin bir kısmının AB'de serbest dolaşım karşılığında Karadağ'a verilmemesi için.


Altyapı yetersizliğinden biz de payımızı aldık. Hayatımda ilk defa hız limitinden trafik cezası aldım, o da Kosava'dan Skopje'ye geçerken otoyol zannettiğimiz yerde 110 ile giderken. On kilometre kadar otoban varmış daldık, hız sınırı 125 yazıyordu ki ben 110 ila filan gidiyordum; sen bit o on kilometre ve bize de haber verme! Uzaktan fosfor yeşili iki kol bana işaret ediyor yana çek hareketleri ile. Durduk da ne yapacağımızı bilemedik; Amerikan filmi gibi arabada mı beklesek, Türkiye'ye yakınız canım deyip arabadan koşup "abi ne oldu, ne yaptık ya", moduna mı girsek. Geldi el kol işareti yapan. Dedi, "hız limitini aştınız, bu 40 avroluk cezayı alın lütfen, yatırın gelin bankaya, ehliyetiniz bizde kalacak." Dedim, "e, otoban burası." Dedi, "otoban biteli çok oldu." E, dedim, "tabela?" Dedi, "vardı, görmemişsiniz." "E, ama biz ülke dışına çıkıyoruz nasıl, nereye ödeyip gelelim, size verelim olmaz mı, siz kesin makbuzu." Der demez gözlerimiz parladı; galiba rüşvet teklif ediyorduk, korktuk bir yandan..." Baktık çok tepki yok, sustuk az biraz bekledik. Velhasılı, 40 avroluk ceza için 20 avro rüşvet vererek Priştina'ya filan uğramaktan vazgeçerek doğru Makedonya'nın başkentine doğru ilerledik... Bütün bu konuşmayı da az buçuk İngilizce bilen orta yaşlı iki Sırp ile yaptık. Biri Arnavut olabilir, tam bilemedim geçmiş zaman. Yalnız utandılar epey alırken de aldılar yine. Yabancı olduğumuz için alıyorlardı, öyle hissettik, yoksa çok yaygın bir tutumları gibi görünmüyordu ki bütün yüz avro uzattık para üstünü kendileri verdiler... 
21 Eylül 2015,

2 yorum:

  1. Annem Yugoslavya göçmeni... Ben de çok merak ediyorum oraları... İnşallah gitmek kısmet olur... Sonunda ucuz yırtmışsınız yoksa bir sürü işle uğraşmak zorunda kalacakmışsınız... Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öyle mi? Size daha anlamlı ve farklı olur o zaman buraları görmek. En kısa zamanda kısmet olur diyelim o zaman. Sevgiler...

      Sil