Ekim 07, 2015

Kotor'dan Podgorica'ya Çetine'den Gidilir

Yaklaşık 14 bin kişinin yaşadığı, bizde bir İstanbul semtine denk gelen Kotor; masal gibiydi... Eski, çok eski bir masal. Yeni Kotor eski Kotor diye gezi bölgeleri ayırmışlar ama küçüçük kent zaten iç içe geçmişti. Sahilde, ortada eski Kotor, kenarlarda yukarılara doğru yeni yapılanmış kent. Madenler, özellikle alimünyum, minerallar, küçük sanayi, turizm ve tarım Karadağ'ın geçim kaynaklarından. Dağlarda kayak turizmi de yaygın.


2014 yılı turist sayısı, 1,5 milyon. Yani ülke nüfuslarının üç katı. Sağa dönsek tarih, sola dönsek deniz, aşağı baksak medeniyetin başlangıç topraklarına sahip olduğumuz seksen milyonluk ülkemizde aynı yıl gelen turist sayısı 30 milyonlarda. Kendimize sormmamız gereken çok fazla soru var kanımca... Nüfusun çoğunluğu Karadağ'lı, Sırplar, Arnavutlar ve Boşnaklar olarak gidiyor. Ülkemizdeki çoğu Boşnakların Karadağ'lı olduğu sanılıyormuş.


Şehir çok yükseklerde bir kalenin altına kurulmuş ve yeni şehir de o şekilde yayılmış. Sahilden yaklaşık dört yüz metre yükseklikteki kalenin ucuna kadar tırmanabilirsiniz. Ben bir noktada bıraktım. Dedim; "zirve dediğin nedir, benim zirvem ahanda burası." Şaka bir yana bir bir-buçuk saatlik bir tırmanış gerektiriyor, o da çok kısa molalarla. Fakat yer yer yükseklikten baktığınızda hem aşağıda hem yukarıda değecek manzaralarla karşılaşıyorsunuz.


Şehri baştan aşağı bir kaç saatte gezebilirsiniz gibi görünüyordu. Biz şöyle bir turladık. Alış veriş merkezi yok, küçük yerel dükkanlar benzer işlevi görüyor. Pahalı markalar, gıda ya da tüketim zincirleri yok; Starbucks ya da McDonalds gibi. Yiyecek konusunda çok hassas olanlar için kötü haber olabilir ama makarna ya da salata gibi çok bildik besinlerle geçirilebilir. Ben yerel bir balık denedim, sanırım yağlarından midemi bozdum, biraz da stres olabilir benimki ama aklınızda bulunsun.


Kalenin orta yükseltilerinde değişik jimnastik hareketleri yapıp, fotoğraf çektirenler vardı, Instagram türü uygulamalar içindi sanırım. Ben, "ay şimdi düşecekler", diye bakınırken onlar kalenin duvarlarında akrobasi yapıyorlardı bayağı.


Aşağıda kalenin devamında köprü ve köprü üstü aşıkları. Çok güzel sarılıyorlardı... 


Kotor, 1100 ila 1300'lü yıllarda inşa edilmiş. Şehir UNESCO'nun koruma kapsamına aldığı tarihi bir bütün. Zamanda bir yolculuk gibi sokaklarında, özellikle kale içinde gezmek. Tarih boyunca pek çok ülkenin denizcilik ve limanları için peşinde olduğu bir kent olmuş. Baktığınızda haritaya gemiler için oldukça değerli kuytulara sahip olduğu görülüyor. 


Bana yine de Avrupa'daki pek çok kenti hatırlattı. Hatta bu beni hem üzüyor hem kızdırıyor; neden, neden biz geçmiş ve onu yaşatmak konusunda bu kadar pervasısız. Neden bu kadar estetik yoksunu, özensiz ve ilgisisiz geleceğimiz için... Siena'yı görmüştüm İtalya'da; o da, orta çağdan kalma gibi bir kentti ve koruma altına alınmıştı. Hala aynı sokaklarda yaşıyorlar, aynı evlerdegözleri gibi bakarak yüzyıllardır oturuyorlardı sanki. Cam diye gördüğünüz tek şey evlerin pencereleriydi; taş duvarlar, kırmızı kiremit çatılar bir şehre ne kadar yakışıyor oysa...


Yalnız bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; pisti ara sokaklar. O kadar tarihi yerlerde sürekli turistler geziyordu ama ara ara yoğunlaşan bir sidik kokusu hakimdi etrafta. Ya geceleri sarhoş turistlerin önünü alamıyorlardı ya da bu konuda hassas değillerdi, bilemiyorum, öyleydi işte.


Artık yola çıksak iyi olacaktı. Başkent Podgorica'ya varmak için 86 kilometrelik bir yolumuz görünmesine rağmen, dağlar arasından, dar ve bayırlar boyu gideceğimizi bildiğimizden çok geceye kalmak istemiyorduk. Öğleden sonra gibi yola çıktık. Maalesef karayolları konusunda çok fakir olduklarından, dönüşte neredeyse Shkodra'ya kadar gidip oradan Podgorica yoluna bağlandık. Tekrar ediyorum; Balkanlar'ın bu kısmında kilometre hesabına hiç aldanmayın. Biz bu 86 kilometrelik yolu çok az durarak ve ortalama bir hızla neredeyse üç buçuk saatte aldık. Tamam, ben biraz yavaş sürüyordum ama ne kadar yavaş sürebilirdim değil mi? Ay aman tamam; biraz yavaştım ama manzaraya değdi...


O dağları nasıl aşacağız derken, işte böyle böyle oymuşlardı kayaları. Beton atmak filan yok, ya da fakirlikten, deniz gözden kaybolduktan sonra dağlara doğru tırmandıkça bu küçük tünellerden onlarca geçtik. Sanki, bir köstebek dağı oymuş biz de geçiyorduk.


Diyorum ya ormanlar bir harikaydı. Sis, yağmurlu ıslak yollar ve alabildiğine çam. Bazen korkmadık desem yalan olur, yine de harikaydı...


Arabanın stepnesini kontrol etmiştik ama krikoyu hatırlamıyorum, ya tekerlek filan patlasaydı, bak şimdi yazarken aklıma geldi ki yarım saatte bir araba ya geçiyordu ya geçmiyordu. Ama ara ara köyler vardı; bu yolda mı yoksa Kosova'ya geçerken mi hatırlamıyorum bir köyde durup alış veriş de yapmıştık hatta.


Resimden çok anlaşılmasa da solumuz sarp kayalık, sağımız uçurum bir on-on beş dakika gittik bu kanyon boyunca. Şimdi bakınca korkuyorum, o zaman korkmuyordum.


Çetine Karadağ'ın krallık başkentiydi. Uğramayı planlamıyorduk fakat birkaç kilometre içeride olduğunu görünce, uğradık. Belki de planlamıştık, bilemedim şimdi. İyi ki varacağımız yere değil yola odaklanmıştık, gördüğüm onca şehir içinde aklıma gelenler ilk hep Çetine'ye ait. Şehre giriş yolu çıkış yolunun üst tarafından. Hem uzun hem geniş çınar olmayan ama çınara benzeyen ağaçlarla kaplı yaklaşık iki futbol sahası büyüklüğünde, ağaçların arasından görünen küçük dükkanlar, bir kaç kafe ve kenarlarda oturmuş insanlar, bir kaç araba sağda solda, göz alabildiğine yeşil, gölgeli, çimenli, ağaçlı, çok geniş kaldırımlı bir meydan karşıladı bizi. Bir kaç gün bir yerlere gitmem ve kendimi bulmam lazım derseniz, ben böyle bir durumda bulursam kendimi aklıma gelecek yerlerden Çetine. Dünyadan saklanılası ama doğaya yaklaşılası, insanların yeniden sevilesi ve kendimizle konuşacağımız bir yer. Öyle sevdim... 



Gün ağaırmadan Podgorica'ya vardık. Navigasyon olmayınca- mümkünse bulundurmanızı tavsiye ederim- adres bulmak zor oluyordu ama yine de sora sora Bağdat bulunur demişler; kaldıysa tabii. Her başkent gibi sıkıcı, kasvetli ve gri devlet binaları ile dolu bir kent Podgorica. Milenyum köprüsü dedikleri, bizim gibi üç boğaz köprüsüne sahipler için pek de anlamlı olmayan ama turistik mekan olarak kaydedilmiş köprülerini gezip, sabah dinlenmiş olarak şehri terk ettik. Yalnız oteli şiddetle tavsiye ederim. Kahvaltı harika, odalar fiyatına gayet lüks, temiz pak bir yerdi. Artık ülkeyi terk etme zamanıydı, Karadağ'ı bırakıp Kosova'ya geçecektik. Çok hevesle görmek istediğimiz yerler olmasa da hem yolumuz üstü hem de dinlenmemiz gerekiyordu. E,haydi bakalım selametle bize... 

İsa'nın dirilişi katedrali, Podgorica

12 yorum:

  1. Ben de gezip gördükçe bizim halimize üzülüyorum. Köylerimiz bile apartman dikmeye uğraşıyor, eski güzel binalarımız ya yıkılıyor ya da çirkinlerin arasında kayboluyor. Ah,ah.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hem üzülüyor hem kızıyorum. Var pek çok sebebi de yeri değil burası konuşmak için. Umarım daha güzel bir ülke kurma hayalimiz olur bir gün ve peşinden gidecek nesillerimiz.

      Sil
  2. Çok hoşmuş, bizim de listemzide Karadağ, en kısa zamanda inşallah:)

    YanıtlaSil
  3. Fotoğraflar yine çok güzel.Biz Kotor'da çok feci yağmura yakalanmıştık.Ancak ona rağmen çok keyif almıştık.

    YanıtlaSil
  4. Acaba sık mı yağmur yağıyor; bize de rastladı ama kısa sürmüştü. Yağmurda da ayrı bir güzeldi bence de.
    Selamlar,

    YanıtlaSil
  5. Aynı hisleri paylaşıyoruz... Ben avrupa da gezdikçe kahrımdan ölüyorum... Tarihimizi yok ediyor, sahip çıkmıyoruz... Düşünsene İstanbul tüm medeniyetlere kucak açmış... Normalde bu şehirde taş üstüne taş koymaman lazım... Hani hiçbir şey yok... Sürekli inşaat her yer:( Oysa Roma'dan farkı olmamalıydı bu şehrin... Kalemine sağlık... Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Bazen Beyazıt civarında dolaşırken kalıntılar görürdüm Bizans'tan kalan, öyle rastgele yol kenarında duran, yanıbaşında bir lahmacuncu ya da büfeci duran belki. Öyle alelade bir kaya parçası gibi. Evet, bir yandan elbet nihayetinde bir taş ama görmek için insanların paralar dökebileceği bir taş. Belki de çok olduğundan böyleyizdir, kimbilir. Öyle çok böyle şeyler; hangi birine sahip çıkalım değil mi ama. Ya paramız yok onları nasıl sunacağımıza dair ya da görgümüz...
      Neyse, çok uzatmayayım. Sevgiler,

      Sil
  6. Çok güzel bir seyahat olmuş, daha nicelerini paylaşmanız dileğiyle, arabayı oradan mı kiraladınız yoksa Türkiye'den araba ile mi gittiniz?

    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Oradan, havalimanından kiraladık Derin. Türkiye'den gidince aradaki vize isteyen ülkelere denk geliyorsun.

      Sevgiler,

      Sil