Eylül 25, 2015

Ohrid: Bir Kadın Bankta Oturuyordu

OhridBalkanlar seyahatimizin son durağı Ohrid, Ohri diye okunuyor. Ohrid gölü kenarında küçük bir tatil kasabası. Göl kenarında küçük bir çarşının, çarşının önünde bir meydanın, sahilde lokantaların hakim olduğu az bir düzlüğü, geri kalanı yokuşlu, dar, taşlı, Arnavut kaldırımlı sokakların, Osmanlı stili evlerin görüldüğü, küçük, sevimli bir kasaba. Kasaba dediğime bakmayın, Makedonlara göre sekizinci büyük kentleri. Oldukça yeşil, etrafı dağlarla çevrili. Dağlarda göle bakan evler görülüyor. Gelirken yol boyu gördüğümüz köyler olmalı. Bazı köylerde camiler, bazılarında kiliseler vardı. Türk köyleri Müslüman ama Arnavut ya da Makedon Müslüman köyleri de var. Kilise ve caminin yan yana olduğu köyler de görmüştük. Eylül'ün son haftasındayız. Oldukça sıcak, o nedenle yaz mevsiminin ortalarında buraları düşünemiyorum... Daha kalabalık, gürültülü, renkli olduğuna da eminim. Her yer Ohrid incisi satılan dükkanlarla dolu. Gerisi bildik, yazlık hediyelik eşyacılar... Göl, deniz havasında, oldukça büyük. Bugün kurban bayramının ilk günü fakat etrafta pek bayram havası da yok, belki köylerde vardır. Ohrid meydanında da yan yana bir cami ve kilise var. Pek çok esnaf Türkçe biliyor. Hoş, devrik cümleli bir şiveleri var; "Ben bilim Türkiye'de çok problem var bu ara.", "Sen bilimisin, artık eskisi gibi değil dedim babama." gibi.

Ohrid

Makedonya, Before the Rain filminden ve Elveda Rumeli dizisinden aklımdadır en çok. Aklımdaki gibi güzel, hatta daha bile. Dağların yeşilini seyretmek güzel bir yanınızda, diğer yanınızdan göle bakmak bu satıları yazarken. Meydanın tam ortasında bir kafe var. Kalabalıkla beraber meydanı seyrediyoruz, ben yazıyorum bir yandan. Ortada Çar Samoil'in bir heykeli var. Sekiz kollu sarı bir güneş şekli, kırmızı zemin üzerine yerleşmiş çok büyük bir bayrak göle doğru dalgalanıyor. Blues bir şarkı çalıyor. Etrafta genelde Makedonlar, Sırplar, ve diğer Balkan ülkelerinden olduklarını tahmin edebileceğiniz tipte insanlar var, ve tabii Türkler. Kumral, uzun, yapılı, sert kemikli yüzlü Balkan insanı. Ya da Slav halkı diyebiliriz. Yugo-Slavya: yani, Güney Slavları. I. Dünya savaşı sonrası kurulan ve 2003'de yıkılan Yugoslavya Cumhuriyeti'inden geriye kalan Balkan ülkelerinin insanları. Makedonya bu iç savaşın yoğunlaştığı, 91 yılı yılında bağımsızlığını ilan etmiş. BM 93 yılından bu yana resmi olarak Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya, adıyla ülkeyi tanımaktadır. Ohrid, 50-60 bin kişilik küçük şehirlerinden biri. En yoğunu Makedon, üçüncüsü Türk olmak üzere yedi ayrı etnik grup yaşamaktadır. İkinci yoğun nüfuslu din İslam, ve Müslümanların çoğunu Arnavutlar oluşturuyor. Ohrid'de savaş kalıntıları yok. Buralarda sert çatışmalar olmuş mu bilmiyorum. Eski evler, binalar, sokaklar eskiden beri aynı gibi duruyor. Türkçe bilen Makedonca, Arnavutça da biliyor gibi. Burada değil de diğer bir ülkede nasıl bir kaç dil bildiklerini sormuştuk bir sohbette, bir genç; "Mecbur biliyorsun. Komşun Arnavaut, küçükken beraber oynuyorsun, koşuyorsun, konuşuyorsun öğreniyorsun..."


Bakıyorum da etrafıma, artık pek çok yere, en azından benim gördüklerime tek bir genel görünüm hakim. Benzer kıyafetler, benzer yemek menüleri, benzer sunumlar ve eğlence tarzları. Dünya tekilleşiyor mu? Ohrid'de çok özel, benim ilgimi çeken eskiden kalma eser yok diyebilirim. Kendi halinde, Makedonların, belki de deniz tatili kasabası denilebilecek, küçük, şirin bir yer. Aklım, Atatürk'ün lisesinin bulunduğu ve Elveda Rumeli dizisinin çekildiği bir saat uzaklıktaki Manastır kentinde. Arabamız olmasına rağmen üşendim, yarın dönüş için yolumuz da çok kısa olmadığından yorulmamaya karar verdim ve gitmedim.

Ohrid

Gölün kenarında, çarşının doğusunda bir restoranda oturuyoruz şimdi. Bir adam piyano çalıyor. Zülfü Livaneli'den Yiğidim Aslanım şarkısına altında oturduğumuz koca çınarın yaprakları eşlik ediyor.Açım, fakat rüzgar, deniz görünümlü göl, ağacın sesi ve gölgesi her mutsuzluğu bastırır cinsinden canlı, umut verici... Dört ülke arasından en ucuzu Makedonya. Çorba 1 avro mesela. Şimdiye kadar pek çok memleket gördüm, en küçük porsiyonlar bizde. Burasının porsiyonları da en az üç kişilik bize göre. Bir kase çorba yarım tencere gibi diyebilirim sahiden de. Ekmekleri de güzel. Bol yumurtalı taş fırın ekmeği, belli. Balkanlarda gördüğüm dört ülke de aynı şekildeydi.


Göl kenarında, bankta bir kadın oturuyor epey zamandır. Yalnız, yaşlıca. Deniz gibi geliyor su. Oysa dağların arasında, yükseklerde bir yerdeyiz. Burada yaşanır mı? Vizontele' de dendiği gibi, "İnsan bir yeri seviyorsa orası dünyanın en güzel yeridir, sevmiyorsa değildir." Bir yeri sevmek içinse, ne oranın doğal güzelliği, ne de insanlarının nasıl olduğu önemlidir... Neyse, bu başka bir yazının konusu. Biz yolumuza devam edelim. Nasıl geldik buaraya kadar ona bakalım haydi;

5 yorum:

  1. İnsan bir yeri seviyorsa da o yer için hiçbir şey yapamıyorsa en büyük hüzün oluyor sanırım...

    Kıyıdaki kayalar gibi olmalı belki de. Dalgalar dövse de kıpırdamamalı yerinden. Ama kopan parçalar çok acı veriyor...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kopan parçalar çok acıtıyor Sevgili Handan, çok haklısın...

      Sil
  2. Bir kaç sene evvel Ohrid'e gitmiştik. Ohrid, Üsküp ve Manastır'ı görmüştük.Benim favorim Ohrid olmuştu.Bu arada Elveda Rumeli çok severek takip ettiğim bir diziydi. Orada kaymakamın evi olarak kullanılan ev Ohrid'de kaleye giden yokuşun başındaki evmiş.(Bize rehberimiz göstermişti)Gördünüz mü acaba?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Amaaan! Rehbersiz gitmeniz dezavantajları işte. Gerçek üzüldüm şimdi:-) görmek isterdim... Sağlık olsun diyelim...
      Ben hep Manastır kentine odaklandığım için hiç oralarda aramadım dizinin izlerini, eh tabii, gezilecek görülecek yerler planını da ben yapmayınca böyle oldu işte. Fakat, şirinliği ve sakinliği iyi gelmişti Ohrid'in.

      Sil
    2. Olsun çok şey kaybetmediniz. Artık dizi seti olmadığı için kapısı kilitliydi sadece dışarıdan gördük biz de...

      Sil