Kasım 06, 2015

Bilmediğime İnanıyorum...

"Sen İngilizceyi öğrendiğinde sen sen olmayacaksın Aze", dediğinin üzerinden kaç yıl geçti bir arkadaşın hatırlamıyorum. Bir başka arkadaşın "Yine mi İngilizce kursuna gidiyorsun?" sözüyse daha önceleriydi. Kaç ay kaç yıl ne kadar zaman harcadım, verdiğim zaman ve para kadar emek verdim mi, bilmiyorum, bildiğim; durun durun ben size en iyisi baştan anlatayım:

On dokuz ya da yirmi yaşında olmalıyım. Staj yaptığım banka şubesinde sarışın, yeşil gözlü, endamı yerinde çok güzel bir kadın vardı; şefim Sema Hanım. Hemen her hafta sonu sevgilisini görmeye Ankara'ya giderdi. "Neden o gidiyor da sevgilisi gelmiyor", dediğim geliyor şimdi aklıma, tuhaf. Adam çalışıyordur belki, değil mi ama. "Kambiyo servisinde ilerlemek istiyorsan İngilizceni geliştirmelisin Aze", dedi bir gün bana Sema şefim. O gün, hayatımın en traji komik aşkının ilk kıpırtıları başlamıştı bende. Evet, kambiyo uzmanı olmak istiyordum. Ve ben başladım: Amerikan Kültür Merkezi; ilk göz ağrım. Güney Amerikalı bir öğretmenimiz vardı, siyah, eli kolu sürekli dans eder hallerde, genç, zıpır bir adam. Is This Love? şarkısını onun sayesinde ezberledim, Bob Marley'i öyle dinledim, sevdim. Tahtaya karışık şekilde şarkının kelimelerini yazar, bizi iki gruba ayırır, şarkıyı çalmaya başlardı. Tahtada yazan kelimelerden duyduğunu ilk söyleyen parmak kaldırır, böylelikle en çok kelimeyi ayırt eden grup kazanırdı. Şarkı çalarken, o da hafif salınırdı sınıfta. Emin olmamakla birlikte buradan 'intermediate-orta seviye İngilizce ile ayrıldım. Bu seviyede kişi kendini çok detaylı ve rahat olmasa da ifade edebilir, seyahatlerinde sorun yaşamaz, konuşmaların ana fikrini ve orta seviye de detaylarını anlayabilir, gazete köşe yazısı gibi normal kelime yoğunluğundaki metinlerin ana fikrini ve bazı detaylarını anlayabilir. 

İkinci eğitimim üç yıl sonra olmalı, bankanın, yarısını bize ödettiği, bize özel planlanmış İngilizce eğitimi. En verimli eğitimimdi diyebilirim. Diğer şubelerden güzel insanlar tanıdım. Nergis, hala özlerim, üzülürüm. 17 Ağustos depreminden kısa bir zaman sonra nikahı vardı, hem de boğazda harika bir restoranda. İzmit'ten misafirlerim vardı gidemedim, bir de param yoktu hediye alamadığım için gitmek istememiştim. Şimdi olsa öyle davranmam, ama öyle olmuştu işte. Sanırım beni hiç affetmedi. Bir daha eskisi gibi olamadık. Demişti, "kız kardeşlerimin yanında yer ayırmıştım sana." Buradan 'upper intermediate'-orta üstü seviyesinden ayrıldım. Bu arada, 'pre intermediate'-orta altı seviyeden başlamıştım.

Yaklaşık, altı yedi yıl geçmiş olmalı. Banka içi eğitimden aldığım İngilizce ile ilk defa yurt dışı seyahatime gitmiş, kendimi çok rahat ve iyi hissetmiş, insanlarla uzun, hatta siyasi sohbetler yapmış, konuşurken kendimi hiç zorlanıyor hissetmemiştim. Bu seviye İngilizce bilgim ile Genel Müdürlüğe terfi etmiş, Hollanda'dan Amerika'dan gelip yeni sistem ve program tanıtımı yapan ecnebileri dinleyip raporlar hazırlamıştım. İş gündeminde kullanıyor, başka  bir geliştirmeye gerek duymuyordum. Sonra yönetim değişti, çoğunluğu yabancı, anadilleri İngilizce olan tipler sardı etrafımızı. Biz Türkler, onlardan daha çok İngilizce sever, konuşur gibi yapar hallere girmeye başladık. Ve İngilizceyi kurslarda öğrenmiş olmak, öğrenmemiş olmak kabul edilmeye başladı. Ben de kendimi, bilmiyorum galiba bariyerinin arkasına gizledim. O gün bugün bilmediğimi düşünüyorum... Üçüncü kurs bu dönemde gündeme geldi, ve yine, bankanın yönlendirdiği, bir kısmını ödediği İngilizce kursumda buldum kendimi. Orta seviyeden başladım, ileri seviyeden mezun oldum. Dışarıdan da gelenlerin olduğu bir kurstu. Ayşegül ile orada tanıştım. Bizim ekibe personel arıyorduk, o geldi, beraber çalıştık. Şimdi Los Angeles'ta yaşıyor, ben de ona misafir oldum yıllar sonra.

Kaç yıl geçmişti aradan inanın bilmiyorum... Kendimi sık sık basit dil bilgisi kurallarını düşünür buluyor, aşina olduğum jargon dışında hızlı okuyamadığımı hissediyor, sıkılıyor, büzülüyordum. Bankadaki burun bükmeler halen devam ediyor ve ben o bariyerin üstünden atlayamıyordum bir türlü. Üzgündüm! İngilizce kursuma kavuşmalıydım. Bir ara eşimi hocam yapayım dedim; kocadan hoca olmazmış, deyip Kadıköy merkezde bir yerin hafta sonları programına yazıldım. Dördüncü kurs; eğitim sistemini en beğendiğim okuldu diyebilirim. Burada Padraic'i tanıdım. Hocalarımdan biriydi. Pek sevdik çevrecek kendisini. O da bizi. Annemlere gelip yeğenimle eğlenmişliği dahi vardır. İşte o Pad, burada benim de evlerine misafir olduğum arkadaşımız. İki ay kadar gittim sanırım bu okula, orta seviye de girip, ileri seviye de mezun oldum.

Bir müddet sonra, bilmiyorum ne kadar, üç dört aylığına Kanada'ya gitmek istedim, olmadı. Bir yerde bir eksiklik vardı. Huzursuzdum, etrafımda kimi görsem İngilizce okuyup-yazıyor-konuşuyor da sanki, ben kendimi aymaz hissediyordum. Neredeyse en pahalı, kendimce en iyisini buldum. Seviyemi tespit eden İskoçya'lı, "Dil bilginiz kötü ama konuşmanız rahat, sizi orta-üstü sınıfa alacağım, ne dersiniz, çalışarak yapabilirsiniz dil bilgisini dimi", dedi. "Pek tabii", deyip başladım. Hoca beni hiç sevmedi burada, ben de hocayı. Pek çok eğitimci ve kurs gördüğüm için yanlışlarını ya da eksiklerini görüyordum, bir şey demiyordum fakat anlıyordu sanırım. İki ay gittim gitmedim çıktım. Sınıfı dahi bitirmedim. Bana kalan; arabayla köprüyü rüzgar gibi geçmekti sabahları. Beşiktaş'ın pahalı ve yokuşlu otoparkları olmasa, oldukça keyifli pazar sabahlarım oluyordu. Beşinci kursumu da böylelikle tamamladım.

Ve, yirmilerimin ortalarında yapmak isteyip de cesaret edemediğim İngilizce aşkımın peşinden gitme hayalimi, yolun yarısından sonra gerçekleştirerek yeni dünyaya gittim. İngilizce ön planda olmakla birlikte yüksek lisans da yapmak istiyordum. Önce TOEFL sertifikasını almam gerekiyordu. Vize görevlisi, "Beş altı ayda geçersiniz sınavı, İngilizce'niz hiç fena değil", demişti. Gülümsemiştim ben de. Şimdi oradaki eğitim sistemine hiç girmiyorum. Onu şurada biraz anlatmıştım; ilgilenenler için.

Aradan üç yıl geçti. İki ay sonra OSYM'nin YDS sınavına gireceğim. Yanımda, okuduğum İngilizce makaleler, izlediğim filmler, konuştuğum arkadaşlarım olacak ve bilmediğime olan büyük inancım...

Bu hikayeye has olmasa da yeri geldiğinden sormak isterim; bilmediğine inanmayı, bildiğine yeğler misin? Evet, yeğlerim. Son zamanlarda en çok şaşırdığım ve korktuğum; bildiğinden emin insanlar... 

8 yorum:

  1. Wooow Aze hatun, çılgın insanları ayrı seviyorum :) Misal ben de Farsça ve Hintçe öğreniyorum. Manyaklığın sınırı yok :) Yazının içindeki diğer bağlantılara da bakacağım inşallah. Sevgiler ❤

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgiler:)
      Zaman kalırsa ömrümden, İspnayolca öğrenmek istiyorum. Ona bu kadar zaman harcamayacağımı düşünmekle birlikte, dile yeteneğimin olmadığının ispatıdır bu yazı:)

      Sil
  2. Son paragraf kalp ben. Müthişsin. Müthiş bir soru sormuş ve müthiş bir cevap vermişsin. Ben de bilmediğime inanmayı yeğlerim. Bildiğinden emin olan insanlar çok korkutucu... Sevgiler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nasıl bu kadar emin olabiliyorlar konuştuklarından, düşündüklerinden gerçekten şaşıyorum...
      Sevgiler:-)

      Sil
  3. Aze bence sen çok iyi derece İngilizce konuşuyorsundur.Bence kursa filan gitme artık, sadece kendine güven. Bu arada ben de İtalyanca kursuna başladım geçen ay. Belli bir yaştan sonra dil öğrenmek çok eğlenceli oluyormuş:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haha! Hala kursa gitme potansiyeli taşıyorum değil mi? Ben de görüyorum valla kendime:-)) Ama yok, gitmem gitmem. Teşekkür ederim, idare ediyorum işte...
      İngilizceden kendimi kurtarsam İspanyolca öğrenmek istiyorum ama?! Du bakalım.

      Sil
  4. Thumbs up!
    Fingers crossed!
    (alt metin; ben ingilizçe biliyorum) erererejkehrjksaer

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bilmediklerini anlat bana kara kız:)))

      Sil