Haziran 22, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: II

- Aslında benimde sesim güzeldir bak, hem de güçlüdür. Uzun bir "Aa" çıkarır Canan.
- Bir kere senin sesin güçlü falan değil, sana öyle geliyor, güçlü ses ile öyle ses çıkmaz.
Miting gününün üzerinden aylr geçmişti. Canan ile Sabiha kaldıkları evden ayrılmak zorunda kalmışlardı. Sabiha başka yerde kalıyor Canan'da ev bulana kadar Değer ve Ç.'nin yanında kalıyordu.

Herhalde Ahu'yu kastediyor diye düşündü Canan. Öyle ya! O'nun sesi çok güzeldi, söylerdi de Ç her fırsatta. O kızdan çok hoşlanıyor olmalı. Niye sevmiyor ki Ahu Ç'yi acaba diye düşünmeye devam etti Canan. Çok iyi biri oysa. Yine de benimde sesim güzel sayılır, ukaladır biraz Ç diye düşündü en son Canan, Ç'nin yine elinde neyle oynadığına bakarak. Dedesinin de vardı köstekli saati Ç'de de görünce niye sevindiği üzerinde hiç durmadı, yıllar sonra bu ukalalıklarının üzerinde ne çok durduğuna ve köstekli saati olmasına ne çok sevindiğine şaşıracaktı oysa.

- Niye köstekli saat taşıyorsun, hem çok eskimiş.
- Seviyorum.

İki yıl sonra Kadıköy'de Ç'ye köstekli saat ararken almayı gerçekten çok istemişti ama bulamamıştı. Bir kere çok pahalılardı zaten Ç' de Canan'ın O'na köstekli saat alacağına hiç inanmamıştı. Yıllar içinde her köstekli saat gördüğünde O'nu andığını bilse bile inanmazdı, inanmanın bir değeri de olmazdı zaten, tek gerçek saatin alınmamış olmasıydı.

Hergün okula giderdi Ç, ya da öyle sanırdı Canan ama hiç ders çalıştığını görmemişti. Elinde ne bir kitap ne de bir defter. Bir kâğıda bir şeyler yazar halini görmüştü başka da bir şey görmemişti okula dair. Her gün okula giderdi ama. Kashmir dinlerdi, dinlemelisin Led Zeppelin derdi, o albümde bir tek 'Kashmir' i sevmişti zaten Canan ama dinlemişti diğerlerini de. Bir gece Değer, Ç, psikolojide okuyan Ç'nin bir arkadaşı bir de arkadaşının arkadaşı Süphan dağı'nı söylediklerinde türkü de sevdiğini görmüştü. Adını hiç hatırlamadı o arkadaşlarının Canan ama sesini ve Süphan dağı türküsü hiç unutmadı. Belki Cihan 'da vardı o gece ama tamda hatırlamıyordu. Küçük yola bakan bir evdi, iki oda, iki odanın arasında mutfak ve tuvalet vardı. Şehrin tam ortasının tam ortasındaydı. Canan ev bulana kadar orada kaldı, zaman zaman da başka yerde. Zaman zaman geldiğinde Değer'in sanat çevresinden kızlar olurdu evde, biri alev gibi saçları olan Alev 'di. Bir tek onu kıskandığını hatırlıyordu Canan bildiklerinin içinden. Resim öğrencisiydi. Değer'in yanına ders çalışmaya gelirdi ara ara. Sanırım Canan O' nu yolcu ederken kimi zaman elini sıktıktan sonra gözlerinin içine bakarak, hoş çakal diyerek el sallamasından ve kendine gülümsemesinden dolayı kıskanırdı. Bile bile yapmasından sanki. 

Ç hiç bir zaman hiç bir şey demeyecekti, bir yıl önce birbirlerine tokat atmaları üzerine "akıllı olun" dışında, kızlar yüzünden. Bu, erkeklerin dünyasıydı, dostların seçimiydi, kadınlar kendilerini korumalıydı. Bir yada iki yıl önce kaldıkları deniz kıyısındaki o ahşap eve gelmekten daha çok keyif alırdı Canan. Daha gençti, dünyayı sırf var olduğu için severdi her şeye rağmen, insanlar zaten çok iyiydi o yıllarda, herkes iyiydi. Belki Ç'yi de kapıdan girdiğinde karşısında görünce bu yüzden sevmişti, herkesi severdi o sıra. 

"İnsanın bastığı yerde ölüleri yoksa O adam o toprağın adamı değildir" demişti Marquez. Hepsi İstanbul'a dışarıdan gelmişti, dışarı illerden. Bazılarının ölüleri vardı ama orada değillerdi. İstanbul'da da zaten bir mezarı mezar gibi taşıyacak yürek yoktu, her şey öylesine hızlı akıyordu ki burada zaman bile. Siz ölünüzü toprağa koyar koymaz bir yaşayan mezarınızı satın almıştır bile kendisi veya bir yakını için... Fahişe gibidir derlerdi o zamanlar İstanbul için ; satın alabilirsin ama asla sahip olamazsın... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder