Ekim 24, 2016

Kahveye Giderken

Bir kaç haftadır limon sıkacağı arıyorum. Geçen hafta evin hemen yanındaki markete tekrar sordum; gelmemiş daha. Bir ara varmış bitmiş belki yakında gelirmiş. Başka markete gidince de unuttum kaldı. Aklıma da geliyor arada; bizim evde nasıl limon sıkacağı olmaz! Hatta ofiste bir tane var eski plastik bir şey, getirsem mi ki eve, diye de düşündüm. Yaklaşık bir aydır sabahları limonlu su içmeyi adet edindim. Pek seviyorum. Fakat elde sıkmayı sevmiyorum, hem zor hem limonu ziyan ediyorum. Bugün cezveyi ararken gördüm; tavaları koyduğum yerde varmış.

Ekim 21, 2016

Sayıklamalar XVII

buyulugerceklik.com
Ben ve  Kardeşim
Bastığım çimenler aynı oysa patikalarda. Sarı çiçekler, kara hindibalar, otlar, çalılar, minik papatyalar ve onları uçuşturan rüzgar hâttâ. Zamanın gizemini çözdüğüm gün, ömrüm yetmez ya, hayatı çözmüş olacağıma inanıyorum. İçimde kendini yenileyen yangınlar sönmüyor hiç. Hiç küllenmedi benim içim. Özeniyorum öyle diyenlere; "küllendi sana olan aşkım..." Büyük şair Yevgeni Yevtüşenko. Affetmenin büyüklüğünden bahsediyorlar. Öğrenemeden gideceğim nasıl olduğunu, biliyorum. Geçen gün arkadaşım dedi: önce Tanrı'yı affetmeyi denemeli insan; bunca kötülüğün ilk müsebibi değil mi ki O. Bilmiyorum. Bir şey diyemedim. Tanrı dersek, işin içinden çıkıverecek mişiz gibi geliyor. Yine de eskiden daha duygusalmışım.

Geçmiş gitmiş güzellikler de kötülüktür bazen. Birlikte yaşamaya alıştığım ur gibi, boğazımda bir yumru, boyun damarımda bir ağrı, böğrümde her adımımda vuran bir sancı gibi, kaç sabah kaç akşam bitse de o benimle... Çocukluğun hatırası hep içimizde. Zaman niye var o zaman?

Bir gün o filmi hatırladığımda bütün geçmişim farklılaşacak gibi geliyor. Ve bittabi geleceğim. Bu fotoğraftan üç dört yıl sonra olmalı. Genç bir kadın tren raylarında yürüyordu yanında genç bir erkek, kardeşi ya da yabancı biri sanki. Bir gün buralardan gideceğim, göreceksin diyordu. Sonra uyuya kalıyorum, ne kadar uyudum bilmiyorum balkon perdesinin üstüme doğru uçuşuyla uyanıyorum. Aynı kadın elinde valizi yine raylarda yürümeye devam ediyordu. Filmin sonuydu. Başka bir şey hatırlamıyorum filme dair. Bir daha hiç rastlamadım. Nasıl da geçiyor zaman anların üzerinden. Dün gibi hatırlarım dediğimiz şey, saçma olmuyor mu biraz. Olsun, sen yine de "söyle bir kırık hava döneyim, turna uçsun içimde." 
***
Uzun nehirlerin bittiği uzak bir tepenin aşağısında üç kapılı kare şeklinde bir kale varmış. Hangi kapının açık olduğunu ilk seferde bilen içeri girebilir, bilmeyen kapısı olmayan duvarda taş olurmuş. Böyle oluşmuş zati o duvar da. Şöyleymiş bilmece; ey yolcu! kapının ardında ne var? Bilmenin yolun sonu olduğunu sanmayın der dervişler, kimsenin inanmadığını bile bile. En güzel prenses var demiş biri, biri bulunmayan ülkenin kralı diye bağırmış, kimi tırmanmaya çalışmış kuleye, tek boynuzlu görüyorum diye yalan söylemiş, kimi boşluk kimi yürünebilen deniz demiş. Bilmek yolunuzdur dermiş dervişler, kimse inanmazmış.

Ekim 18, 2016

Cevabı İçinde

Cevabını bildiğimiz tek bir soru vardır; niye?
Hangi sorunun cevabı, niye, sorusu kadar bilinir?
Niye dediğimiz de, sorulan bir soru değildir.
Ve bütün bunların ne hatırla ne de gönülle ilgisi vardır. 

Ekim 15, 2016

Ekim 12, 2016

"Yükselen ben değilim alçalan duvarlar"

"Yıl 2006. 800 Albümünün kayıtları için, her zaman olduğu gibi eve kurduğumuz mini stüdyoda gece gündüz çalışıyoruz. ... 800, benim için özellikle önemli bir albüm. Çünkü Mevlana'nın doğumunun 800.yılı ve bu benim ona naçizane yaş günü hediyem ... Hep olduğu gibi bu albümde de içinde vokal olan bir parça olsun istiyorum. ... Kafada acayip fikirler uçuşuyor ve o fikirlerden biri gelip Yıldız Tilbe ismine konuyor. ... Peki, bir soralım, diye karar verdiğimiz gün, evde sevgili Ceza ile çalışıyoruz. Aradan bir saat geçmeden bize "Az önce Yıldız Hanım ile görüştük, çok nazik bir şekilde kabul etti. Bugün uygunmuş, az sonra yola çıkacak." telefonu geliyor. Gerçekten de bir buçuk saat sonra Yıldız Tilbe son derece kendi halinde ve kibar bir şekilde geliyor, derme çatma koltuğa oturup, "Çalın bakalım besteyi bir dinleyelim.", deyip parçayı baştan sona dikkatlice dinliyor. "Güzel olmuş, bağlamayı kim çaldı?" diye soruyor. "İsmail Tunçbilek", diyorum. Takdir ve onaylama içeren "Sağlam olmuş" gibilerinden hafif bir baş sallaması alıyorum. Hemen ardından "Bana kağıt kalem verin", diyor. Her şey o kadar hızlı ilerliyor ki. Yanı başımda bulduğum kahverengi bir kese kağıdını katlayıp elimdeki kurşun kalemi de üzerine koyup kendisine uzatıyorum. Ayaklarını altına alıp oturduğu koltukta bir yandan parçayı dinlerken bir yandan da kendi dünyasından getirdiği sözleri kese kağıdına on dakikadan daha kısa bir sürede yazıyor:

"Ey Gökyüzü
Aydınlık mısın benim kadar? Ve karanlık
Hasret yakarmış, kavuşmak varmış...
Güneşten sıcak, sudan çıplak
Sanırım hiçbir şey yok aramızda aşktan başka...
Başka seveceksin, başka türlü, başka şekilde, başka biçimde...
Güneşten sıcak, sudan çıplak...
Martıların kanadı gibi...
Tutsak!
Hiç kimsenin kalbi yok!
Hiç kimsenin şansı yok!
Bu benim kendi alın yazım, seveceğim başka yolu yok
Seveceksin başka yolu yok

Naklen mutluluk istiyoruz.
Naklen huzur istiyoruz.
Naklen sevgi istiyoruz.
Naklen!
Niye varız?"

Kaydı alıyoruz. ... Kendisine şiirden çok etkilendiğimi, özellikle "Martıların kanadı gibi" dizesinden sonra özgür kelimesinin geleceğini beklerken "tutsak" yazmasını çok ilginç ve etkileyici bulduğumu söylüyorum. Bir süre Boğaz'a ve bulutlara bakıp ardından "Martı kanadına tutsaktır. Kanatları onu nereye götürürse oraya uçmaktan başka çaresi yoktur.", diyor.

... Suyun halleri gibi özgürlüğün de farklı halleri, başı göğe değeni, özüne dokunup gürleyeni, dünyaları değiştireni var. Aynı şey tutsaklık için de geçerli. Bin bir türlü tutsaklık var. En fenası kendi egomuzun elindeki tutsaklık. ... İçeride köle olan, zaten dışarıda savaş vermeyi bırak, savaşın bile farkında değil. Kredi kartı taksiti, ev kirası, yıllık gelir vergisi hesapları ve yaşamının geri kalan kısmını zehirleyen televizyon programlarını seyretme bağımlılığı belini bükmüş halde. ... Sonra martının kanadına geri dönüyorum. Yıldız Tilbe ile aramızda geçen o kısa sohbette söylediğini hatırlıyorum; "Martı kanadına tutsaktır." Aşk gibi yani; aşık olan kalp, onu taşıyan vücudu, o vücudun sahip olduğu hayatı, bir yerden bambaşka bir yere, üstelik anlık bir kararla götürme gücüne, azmine, tutkusuna ve belki de çaresizliğine sahip değil mi?

... Bütün bu hikayenin içinde şu ana kadar sessiz sedasız duran can dostum Ceza'yı ileride tek başına bir yazı konusu olarak kaleme almak istiyorum. Ceza başlı başına apaydınlık bir dünya. O gün Yıldız Hanım'ın samimi ama biraz da yüklenerek "Sen neden o kadar hızlı hızlı söylüyorsun, anlamak zor oluyor?" diyerek dik bir bakışla kendisine fırlattığı soruyu "Yükselen ben değilim alçalan duvarlar" sözünü henüz yazmamış olmasından ötürü " Hızlı söyleyen ben değilim yavaş duyan kulaklar" diye her zamanki kibarlığı ile cevaplayamadığını tahmin edeceğinizi varsayıp şimdilik konuyu kapatıyorum."
 Mercan Dede, Tuhaf dergisi, Mayıs 2017

Ekim 09, 2016

Anı Anıyı Söker mi?

Bir anının kalbimize kazıdığı izi daha "büyük" bir anı değiştirebilir mi? Ya da nasıl? Bu şarkının anısını henüz bir şey değiştirmedi bende. Sanırım da kapandı artık kapısı. Ortaokulda tarihim çok iyiydi ve tarih dersini çok severdim. On üç on dört yaşlarımda Nihavend makamındaki bu şarkıyı tarih hocamızın udu eşliğinde derste söylerdim. O çok güzel çalardı ben de fena değildim galiba. Bu şarkıda değil ama başka şarkılarda lise bölümünden ablalar beni dinlemeye gelirdi sınıfa. Yine de bütün ortaokul dersleri arasında en çok hatırladığım Mercidabık savaşının sonuçları ve Malazgirt savaşının 1071'de olduğudur. Öğretmenim beni çok sevdiği için ben de onu üzmek istemez, tarihe çok çalışırdım. Bunun testini geçtiğimiz kış yeğenimle yaptık. Ödevlerini yapmayan yedinci sınıftaki kuzenine; "neden yapmıyorsun abla, sen öğretmenini sevmiyor musun", diyordu. Kendisi birinci sınıfta. Demek ki insanı güdüleyen korku değil sevgi en başta. Korktuğumuzdan kaçmaya çalışmayı düşünürüz, sevdiğimizi ise yakın tutmayı. Diyeceğim şu ki; her ne yapılıyorsa kiminle, nerede, ne zaman, ona bağlanan her şey orada kalıyor. Bu şarkıyı her dinlediğimde; tarih hocamız, hiç çocuğunun olmadığı, bir çocuğu olmasını çok istediği, dolaşan dedikoduya göre on yıllık evli olduğu, karısının onu başkasıyla evlensin de çocuğu olsun diye bıraktığı, onun bir süre gidip geri döndürmek için karısıyla yaşadığı, yine de çocuklara bakıp çok üzüldüğü gelir aklıma. Hele şu şarkıyı kendisi gözleri dola dola nasıl güzel söylerdi. Daha iyisini kimseden dinlemedim desem yeridir belki. Müzeyyen abla meclis dışı... Bir de eş sesli kelimeleri bu şarkıyla öğrendim ben. Asıl diyeceğim şu ki; iki yıl önce tesadüf öğrendim, ben ayrıldıktan bir zaman sonra bir kızları olmuş, şimdi üniversitedeymiş. Çok sevindim. 

Ekim 06, 2016

Kederin Sinema Hali: "Manchester by the Sea"

"Olabilir ama ilginç değil, diye yanıtladı Lonnrot. Diyeceksin ki, gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur. Ben de sana diyeceğim ki gerçek, bu zorunluluktan sıyrılabilir, ama varsayım asla. Senin önerdiğin varsayımda rastlantı payı pek fazla." 
-Ölüm ve Pusula, Jorge Louis Borges 


Sinema nedir? 19. yüzyılın sonlarından beri hayatımızda olan bu sihir ne menem bir şeydir? Bir kurgudan ibaret olduğunu bile bile, görerek duyarak ve dahi hissederek baktığımız o insanların yaptıkları gerçek midir ve ne kadar gerçek olabilir her şeyden önemlisi? Gerçek ve kurgu birbirinin zıddı gibi görünseler de asla birbirlerinin yerine geçemezler. Gerçek, olduğu gibidir kurgu, yapılmış olan. Hayallerimiz dahalarla yüklüdür; abartılı, renkli, şaşalı, mutlu ya da kimi zaman acı verici, kederli. Kurguya baktığımızda orada olanın son tahlilde olmayan olduğunu biliriz. Gerçek olanın o anda, o canlılarla, o mekanda olmuş-bitmiş-yaşanmış ya da yaşanıyor olduğunu anlarız. 



İyi bir sinema filminden beklenen gerçeğe ne kadar yakın olduğu mudur öyleyse? Bir sevinci, acıyı, özlemeyi, sevmeyi, bir bakışı, bir anlamı, bir kadının dokunuşunu, bir erkeğin korkusunu, bir çocuğun gizini en iyi anlatabilen film midir, iyi sinema sizce de? Hayır, sinemanın sihri gerçeğe yaklaşmasında değildir. Bana sorarsanız hiç bir şey gerçek kadar kusursuz olamaz. Sinema, bizim, inanmak istediğimizi gösterebilme yetisine sahip olduğu için özeldir bana göre. Uçan periler, aniden açan çiçekler, uzay kahramanları, katiller, korkunç ölümler, ortaya çıkan cinayetler, sonsuza kadar gizlenen sırlar, mucizeler, olağan yaşamlar, küçük sevimli hikayeler, uzaktaki kasabalar, büyük şehirlerin zengin insanları, kaf dağının ardındaki her şeyi gösterebilir sinema bize... 


Yaşamın Kıyısında* olarak türkçeye çevrilmiş  Manchester by The Sea filmi de olağan insan hikayelerinden biri. Abisinin ölümü üzerine yeğeninin sorumluluğunu üstlenmeye zorlanan Lee, çevresindeki bir kaç kişi, yeğeni Patrick ve onun çevresi hakkında bir dram anlatısı. Lee, bulunduğu şehirden ve işinden ayrılarak, eskiden yaşamış olduğu abisinin kasabasına geri döner. Film ilerledikçe iç içe geçmiş hikayeler olduğunu, karakterleri bize anlatan gördüğümüz yüzlerinin altında onları oluşturan başka dramlar, başka hikayeler olduğunu görürüz, hayat gibi aslında. Lee ve Patrick'in davranışları sıradan, birbirini seven amca-yeğen ilişkisi. Komşularının, arkadaşlarının nezaketi, sıcaklığı, bir yakınını kaybetmiş sevdiğimiz için beklenen insani davranışlar. 


Film bize, bizim başımıza gelse çok daha farklı yaşayacağımızı düşündürten sahneler sunuyor. Oğulun babanın ölümünü karşılaması, amcanın ölümle yüzleşmesi, birlikte geçirilen zamanlar diyebileceğim, filmin büyüsünü bozmak istemediğimden detaylandırmadığım, zor sahneler. Kederin, acının ve üzüntünün yüzünü beklediğimiz pek çok sahnede bize göstermekten imtina ediyor. Cenaze sırasında, amcanın kendi geçmişindeki anılarında, yas dönemlerinde ve gündelik hayat devam ederken hatırlananlarda. Özenli ve bilinçli bir şekilde sinemanın sınırlılıklarını unutmayarak bize sinema seyrettiren, fimin kendini kendisiyle sınamasına izin veren, karakterin başına gelen olayın kederinin kurguyla anlatılamayacağının altını çizen bir film Manchester by the Sea... Bu filmi özel yapan budur kanımca. Başka bir ifadeyle, yalan söylemek istemiyor... 


Bir ihtimal de, oradaki kederin tarifini bize bırakıyor. Fakat her durumda sinemayı sanki bize baktırarak kurguya değil gerçeğe odaklanmamızı sağlıyor. Ben buna bayıldım açıkçası... Yönetmen bunu harika yazmış ve kurgulamış, oyuncular harika oynamış. 

Senaryo ve Yönetmen: Kenneth Lonergan
Oyuncular: Casey Affleck, Lucas Hedges, Kyle Chandler, C.J. Wilson,
2016, USA.
*Filmin adının Yaşamın Kıyısında olarak çevrilmiş olması tamamen içerikten bir çıkarım olmuş ve bence fazla klişe ve bu yüzden de olmamış. Filmin adı, Birleşik Devletler'in doğusunda bir kasabanın adından geliyor. Aynen kullanılmasının ne sakıncası vardı anlamadım.

Ekim 03, 2016

"Bir Sana Bir de Bana"

Her yer boş.
***
Kelimeler bile.
***
Bugünkü yirmi kişilik sınıfın yarısından fazlası yabancı öğrenciydi. Birinin adı Yvonnne, gibi bir şeydi. Fransızca Ivon gibi okunuyormuş galiba, Fransız kolonilerinden Brundi'den geliyordu kendisi. Hoca mırıldanıyordu ama duyuluyordu; "nasıl aklımda tutsam senin adını, Iva mı desek, Iva'yla neyi bağlayabiliriz," derken ben, "Ivan İlyich," dedim. Aklıma Tolstoy'un kitabı gelmişti. Biri, "Ivana Sert," dedi. Hoca onu duydu, "a, evet, güzel kadın o," dedi. Sınıftaki Ivon, Ivana Sert ile bağlandı. Ben dersi bıraktım. Ivan İlyich'de zaten ölmüştü.
***
Bugün on beş yaşındaki bir kız çocuğunun babasından nefret ettiği için, görüştüğü bütün erkek arkadaşlarına nasıl kötü davrandığını tartıştık. Hıncını onlardan alıyor, dedi hoca. 
***
Otobüs durağına geldiğimde baktım yoktun. 
***
Olsun. Sağol.
***

Eylül 30, 2016

Bilmece

Hiçbir şey gelmeyecek bundan böyle.

bir daha ilkbahar olmayacak.
Herkese kehanetidir bin yıllık takvimlerin.

Ama yaz, ve hani derler ya,
"yazdan kalma" diye, onlar da olmayacak-
artık hiçbir şey gelmeyecek.
asla ağlamamalısın,
der bir şarkı.

Onun dışında
bir şey
diyen
kimse yok.

-Ingeborg Bachmann
 (Hans Werner Henze'ye, Ariosi dönemi için.)

Eylül 27, 2016

"İncirlerin Altına"

Bir Dostu Ölü Götürmek

Boş bulunup gülersen
Bir ölünü görünce 
Ocağa tütsü atarsın
Pencerene sürme çek

Ölünün babasıyla
Uzunca bir rakı iç
Anmadan eski günleri
Bırak biraz ay doğsun

Dört arkadaş bir olup
Tahta kutu içinde
Ölünüzü götürün
İncirlerin altına

Dönersen ıslık çalarsın
Yol uzun, su karanlık
Otur bir çardak altına
Bırak biraz yağmur yağsın

1979, Ergin Günçe


Gülseren Y., Yusuf G., Sibel K., Aynur E., anısına.

Eylül 25, 2016

Tekerrür*


Pişman Değilim

Pişman değilim, seslenmiyorum, ağlamıyorum
Her şey geçer ak elmalıkların üstünden bir sis gibi
Altın rengine bürünüp, solup gidiyorum
Bir daha geri gelmeyecek gençliğim.

Sen, bir daha çarpmayacaksın öyle
Kalbim! Ayazların üşüttüğü, öyle serin…
Ve bu akağaçların kumaşı ülkesi bile
Artık heves vermiyor gönlüme yalınayak dolaşmak için.

Serseri ruhum benim! Gittikçe daha az
Canlandırıyorsun ateşini dudaklarımın
Ey benim kaybolan diriliğim,
Deliliği gözlerimin ve taşkın ırmağı duygularımın.

Artık daha az şey ister oldum dileklerimde
Ah ömrüm benim! Yoksa seni bir düşte mi gördüm?
Sanki sessiz bir bahar sabahı erkenden
Dörtnala geçip gidiyormuşum gibi düş renkli bir at üstünde.

Hepimiz, hepimiz tükeneceğiz bu dünyada
Sessizce dökülüyor akçaağacın yapraklarından bakır
Sonsuza dek kutlu ol sen, sonsuza kadar yüksel
Bir çiçek gibi açıp, sonra öleyim diye geldin buraya

- Sergey Yesenin 

Yukarıdaki videoda dinlediğiniz şarkı bu şiirin rusçasıdır. Görüntülerdeki sarışın genç şiirin sahibi S.Yesenin'dir. 1925 'te henüz otuz yaşındayken kendini asarak intihar etmiştir bir otel odasında. Şarkıyı söyleyen ise  Rus şarkıcı Aleksey Pokrovski...

*Tekrarlanma (TDK)

Eylül 22, 2016

Atları Saklı Güzel Atlar Ülkesi: Kapadokya

Bizler Kapodokya diyoruz, İngilizce adı "Cappadocia"'den çevirerek. Büyük bölümü Nevşehir ilinde olan bu, 'tuhaf' şekilli kayalıklar vadisi Kırşehir, Aksaray, Niğde ve Kayseri'ye kadar yayılmış durumdadır. Hırıstiyanlık için çok önemli yerler olan bu bölge, Hırıstiyanlığın ilanı ile ilk Hırıstiyanların Romalıların zulmünden kaçıp saklandıkları yer altı şehirleri, mağaralar, dehlizler, inşa edilen kiliseler, yaşam alanları ile korunmuş bir bölge. Parslar (Persler), yani şimdi İranlılar olarak bildiğimiz ülke, aşağı ülke anlamına gelen "Katpatuka" diyormuş. Bazı kaynaklarda 'katpatuka' kelimesinin Güzel Atlar Ülkesi, anlamına geldiği yazıyor. Bence bölgenin yerlileri güzel atlar ülkesi, dışarıdan gelenler aşağı ülke diyordur. Biz gittiğimizde atlar pek görünmüyordu, hele de güzellerini hiç görmedik. Yine de eskiden varmış gibi geldi bana.


buyulugerceklik.com

Kapadokya bölgesine giderken daha önce görülmedi ise hemen herkesin yaptığı gibi biz de Türkiye'nin tuz ihtiyacının yüzde kırkını karşıladığını öğrendiğim o beyaz, kocaman düzlüğü görmek için mola verdik. Girişinde tuz kremleri, tuz heykelleri, ve benzeri bir şeylerin satıldığı uçsuz bir beyazlık. Bizim büyük Tuz gölümüz. Tuzun üstüne yürüyüp sonra yemeği düşünmek tuhaf doğrusu... Alan soğuk değil, sıcak hiç değil. Tuzun sertleşmiş hali. Bana çok ilgi çekici gelmedi şahsen. 

Oradan vadiye doğru salınıyorsunuz. Kapadokya gezisi için Ürgüp'te ya da Göreme'de kalınabilir. Peri bacaları ve ilk hırıstiyanların bıraktığı yapıları görmek için bu yöreler en yakın yerleşim yerleri. Tuz gölünü geçtikten sonra yol üstünde Derinkuyu yer altı şehri ilk durağımız oldu. Korku; insana neler yaptırabilir, hele de can korkusu diye merak ederseniz örneklerinden biri; Derinkuyu yer altı şehridir denilebilir. İktidarını tehdit eden her türlü gücü yok etmeye çalışan insan erki hiç bir çağda değişmiyor. M.Ö. 3000'li yıllarda yapıldığı tahmin edilen bu yapı-şehir, yerin sekiz kat altına kadar iniyormuş. Ören yeri kabul ediliyor ve müze ziyaret kurallarına tabi. yerin sekiz kat altına kadar iniyormuş bu şehir fakat hepsi ziyarete açık değil. İyi ki değil, yoksa merakıma yenilip inebilirmişim ama çıkamayabilirmişim, beni yeterince gerdi aşağısı. Diğer arkadaşlar sakindi fakat bazı kanallardan geçerken aşağı doğru indikçe ve yeryüzünden uzaklaştığımı hissettikçe nefesim kesilmeye, paniklemeye başladım. Bu türden endişeleri olanlar dikkatli olsun derim. Onca insan ve önümüzde rehberler olsa da bazı anlar "kayıp mı oldum", hissine kapılınabilir. Diğer yandan panik olacak bir rahatsızlığınız yoksa görmeye değer bir yer. İçeride; kiler alanları, mutfak, salon, havalandırmayı sağlayan derin bir kuyu ve buraları birbirine bağlayan yollar var. Bütün bunlar bölgenin tüflerle, yani volkanik küllerle kaplı, kolay şekillenebilir kayalardan oluşmasıyla mümkün olmuş. Ve girişi bir köstebek deliğini andıran bu şehirde sizi hiç kimse bulamayabilir, yerinizi bilen bile. Şu, temsili resim sanırım ne demek istediğimi tam olarak anlatacaktır. Buradan bakınca yine korktum bak. 


buyulugerceklik.com



Derinkuyu yer altı şehri. 
Ben bile sıkıldım yazıyı okurken. Böyle gezi mi olur! diyesim geldi. Yazdığım kadar sıkıcı değildi emin olun. Masal gibi bir yer Kapadokya; hem üstü hem de altı yerin.

Derinkuyu yer altı şehrinden çıktıktan sonra otelin bulunduğu ve Kapadokya'ya adını veren coğrafi güzelliklerin en yoğun olduğu  ve kalacağımız yer olan Göreme'ye geldik. Milli parkın da olduğu bu belde halkı neredeyse peri bacalarında yaşıyor. Çoğu otel olarak düzenlenmiş, eskiden ev olarak da kullanılıyormuş. Beton yapılar az sayılır ve Ürgüp ve Avanos'u içine alan bir bölge UNESCO Dünya Mirası listesinde. Böyle mirasları var işte insanlığın halen, yine de.

Pek adetim olmamakla birlikte kaldığımız oteli özellikle tavsiye etmek istiyorum: SOS Cave Hotel . Harika bir konaklama yeriydi. Bir kere yeri şehrin tam ortasında ama aynı zamanda sakin bir köşesinde. Seyir terasından sabahın altısında havalanan balonları rahatlıkla izleyebilirsiniz. Kahvaltı bol, lezzetli. Odalar yeterli büyüklükte, temiz, pak. Ve işletmeciler nazik, yardımsever ve tok gözlü. Bir eksiği belki, ortak oturma alanı odaların ortasında kalıyor ve geceleri geç vakte kadar oturulursa uyumak isteyenler için sıkıntı olabilir. Biz gittiğimizde akşamları serin olduğundan sıkıntı olmadı. Göremeyi merkez alarak, Ürgüp'teki üç güzeller peribacalarını, aşıklar vadisini ki burasını çok sevim ben. Adından ötürü değil de bacaların yerleşim alanının büyüklüğü ve tepeden görünüşleri insana başka gezegene bakıyor hissi veriyordu.  Uçhisar kalesi, Göreme Milli Parkı ve bıradaki büyüklü küçüklü peribacalarının içine yapılmış kiliseler, manastırlar, evler... Avanos' taki çömlekçiler, Ürgüp'teki şarap satıcılarını ve hatta Asmalı Konak dizisinden kalan köşkü de katabilirsiniz güzergahınıza ilginize çekiyorsa. Önceden planlayıp yerlerine bakmanıza hiç gerek yok. Hemen her otelde bulunacak haritalar ile rahatlıkla bir kaç günde her yer dolaşılabilir. Tabi arabayla. Bölgeler arası toplu taşıma olsa da istediğiniz zamanda ve detayda gitmek zor olabilir. Veyahut günübirlik turlar ile çözülebilir. Belki sadece foto eklesem daha keyifli olabilirdi hikaye gibi bir his var içimde. Bir iş zamanında yapılmazsa böyle zor oluyor işte. Velhasılı, buyrun size perilerin diyarı...


Balonları çekmek için yeterli makinem yoktu. Bunları çekmek içinse uykuya düşkün olan ben, sabah altıda otelin çatısındaydım. Sonra bir baktım fotoğraf çekmeye çalışmaktan gelip geçen balonları kaçırıyorum. Bıraktım. Binmeye çok cesaret edemedim, biraz da pahalı bence ama izlemesi çok çok keyifli. İlla binecekseniz bir sabah da sadece izleyin, öylece bakın derim.


Bir geniş vadi perilerin evleri ile.


Burasının adı huzur yolu gibi bir şeydi galiba, tam hatırlamıyorum ya da ben öyle demiş olabilirim. Çok kalabalık olmasaydı, hele de yalnız yürüyebilirseniz gerçekten öyle bir alan.


Tam bir karasal iklimi var. Gündüz çok sıcak akşamları serin. Ama güneş batarken bir tuhaf, ayrı bir güzel görünüyorlardı.


Şaka şaka, atlar vardı. Vadinin uçsuz bucaklığına da çok yakışıyorlardı. 

Eylül 19, 2016

Eylülün Kabahati

Hayata kızıp durmanın bir manası yok. Nihayetinde bize hiç bir şey vadetmedi.

Belki de eylüle kızmalı. Hep o varken oldu pek çok şey ne de olsa. Gülseren eylülde gitmemiş miydi. Anneannem, babam, benim çocuklarım ve Tarık Akan. Bilmem kaçıncı filmini izliyorum geri gelmiyor. Bendeki de  ne umutmuş kardeşim, dile dile bitmiyor!... Dediydin ya hani, 'keşke senin kadar umutlu olsam.' Olma. Umut pandoranın kutusundan çıkan son kötülükmüş, olma... Velhasıl, herkes eylülde gitmiş olduğuna göre, eylüldedir kabahatin aslı.

Sabah uyandım ölüm, akşam oldu bitmedi gitti, gün de haberler de... Dişlerim neredeyse bitmiş. Bir yıl çalışsam anca bir çene kazanacağım kendime, değer mi diye düşünmüyor değil insan... Kolum acıyor diğer yandan, iğneden herhalde. Ankara iyice soğudu, camı kapatmalı ya, kalkmaya mecal kalmamış. Hani el kol kalkmaz derler ya bir yerden sonra, öyle bir şey galiba. Bu, 'hasretinle yandı gönlüm', şarkısı nasıl bir şey böyle; sinirlerimi bozuyor, dinlemek de dinlememek de...

Filmler ve hayat gelmiyor mu sizin de aklınıza bugün? Birbirlerine benzetir kimileri ya, ne saçmadır. Bir kere hayatın ihtimalleri ile filmlerin ihtimalleri bir mi Alla'sen. Filmlerin insanları bellidir, yönünüzü nereye çevirirseniz çevirin değişmez, oysa hayatta her şey mümkündür, ölümdür tüm olasıkları sonlandıran. Sadece filmlerde daha kısa sürer ihtimaller, hayatta uzun. Olacak olan bir gün mutlaka olur, sadece zaman alır. Belki zamansallıkları benzer birbirlerine bu bakımdan. Ve zamanlı oldukları için kıymetlidir. Düşünün bir, bazı uzun filmlerde sıkılıyoruz, işte, hayat da gereğinden uzun olsaydı sıkılırdık, zaten üşengeç olan insan ırkı iyice tembelleşirdi. Diyelim sonsuz zamanım olsaydı,  ne sevmeye ne gülmeye ne de gidip görmeye zaman ayırırdık. 'Nasılsa bir gün yaparız', derdik. Gördünüz mü; ölüm bizi nasıl terbiye ediyor... Melih Kibar'da ne güzel işler yaptı, gitti...

Heidegger zaman; insandır, diyor. Yani aslolan zamanın kendisi değil, Dasein'ın zamanlılığı, zamansallığıdır, diyor. Gelecek kapalı bir kutudur, henüz yoktur ve tarihi mümkün kılan ölümdür, diyor. Bilemiyorum, henüz hem fikir değilim kendisi ile. Bana fazla kibirli geldi fikirleri, insanı pek çok şeyin, zamanın bile merkezine koyması misal. Yine de sabretmek gerek, hayat bitmeden anlaşılmaz hiç bir şey. Ne de olsa, ancak zaman neyin efsane neyin gerçek olduğunu söyleyebilir, öyle değil mi? Misal, üç kadeh şarap içtim, henüz yeterince saçmalamadığımı düşünüyorum, oysa inanıyorum ki saçmalayınca çok iyi bir yazı çıkacak ortaya. Çıkmadı gitti... Olmadı gitti... Biliyorum, benden sebep çoğu. Lakin, dayanamıyorum insanın kötülüğüne, hani dayanmak neyse de, kabullenemiyorum... Bu şarkı da güzel...

Biraz da masal yazayım, o daha keyifli...

Eylül 16, 2016

Tüh ki ne Tüh!

Bugün değildi be Ferit, bugün değildi... Daha çok vardı... Hele sana daha çok vardı...
Ah, hayat hiç iyiye gitmeyecek artık belli, Ah, gitti çocukluğumun mutluluğundan bir şeyler daha...
Ah, neşelerim, hüzünlerim, aşklarım, şarkılarım, gülmelerim, ağlamalarım...
Ah üzüldüm ne üzüldüm... Ah hiç tanımadan ne yakınmışız... Ah, görmediğine de yanarmış insan...


Allah gani gani rahmet eylesin... 

Eylül 13, 2016

Periler Ülkesine

video

Periler ülkesinden geçerken; yediğimiz içtiğimiz bize, gördüğümüz, anladığımız size. Arkası yarın... 

Eylül 04, 2016

Kuşlar Uçtu

Tam iş yerinden çıkacağım kapı çaldı. Bir adam; sarışın kızıl arasında, uzun boylu, yeşil, kendine yakışan bir tişört ve haki renkli standart bir şort giymişti. Şık görünüyordu. Yanında genç bir kadın vardı;  esmer, hafif çekik gözlü, zayıf, beyaz bir tişört alelade bir pantolon giymişti. "Geç ya da gel böyle", gibi bir şey diyordu adam kadına ben kapıyı açtığımda. Bunu deyişinden mi biraz, hal tavır  görünümlerinden mi bilmem, kız, babasına hiç benzemiyor, diye geçirdim içimden ben. "Buyurun", dedim sonra da."Çevirmenlik ofisi mi?, dedi önce, sonra,  "Merhaba, biz evleniyoruz, eşim Kazak, bu belgelerinin tercüme edilmesi gerekiyor." dedi.
***
Saate baktım, geç kalmıyordum, normal bir hızla bindim trene. Son hastaydım randevu verilen, geç kalırsam bir kaç hafta daha beklemem gerekecekti. Yer vardı, oturdum. Karşımda genç bir kadın vardı; otuzlarında ya var ya yoktu. Pastel, toz pembesi bir göz farı sürmüştü, griye çalan bir kalem çekmişti farın üstüne, tıpkı gözlerinin rengi gibi. Açık mavi, karanlıkta gri olacak olduğu belli iri, hafif dışa çıkık gözleri vardı. Çok güzeldi.  Yanında, tanıdığı olmadığı aşikâr bir erkek oturuyordu. Adam kördü.
***
Hastanenin kapısından girdim. Genç bir erkek yanındaki kadının yanağını sımsıkı öptü, güldü sonra. Kadın da gülüyordu. Bir şeye seviniyor gibiydiler. Bir şey dedi kadın, "ağzını burnunu kırarım"' dedi erkek gülerek. Kadın da gülümsüyordu.
***
Hastaneden çıktım.  Bir kuş bir dala konmak için uçuyordu. Bir başka kuş da aynı dala doğru geliyordu. İkisi de daldaydı, ama birbirlerini görmediler. Kuşlar uçtu, hayat kısaldı. Bir acı bir başka acı buldu kendine, kendini sökmek için. Olmayan bir yaş aktı görünmeden kimseye; daha ıslak, daha sıcak, daha tuzlu. Bir tren hızlıca geçti. Bir adam indi trenden, aynı trene bindi bir kadın. Birbirlerini görmediler. Bir keski indi göğüse doğru, ne kan akıyordu ne de bir iz kalmıştı görünürde.
***

Eylül 01, 2016

Oha!

Başka söyleyecek sözüm yok.

Necmiye Alpay bugün, dünya barış gününde, barış çabaları sebebiyle tutuklanmıştır.

Dünya Barış Günü kutlu olsun. Kim kaldıysa.!

Ağustos 17, 2016

Kime Kadar?

Severek okuduğum, düşüncelerini ifade etmekten, güzel, doğru, adil bir yaşamı savunmaktan başka gayesi olmadığını bildiğim ve inandığım çağdaş edebiyatımızın en iyi isimlerinden, dünyaca ünlü yazar Aslı Erdoğan'ın göz altına alınmasını kabul edilemez buluyorum ve kampanyayı destekliyorum. Bağlantısı burada. 
Kampanyayı başlatan ve isimlerini koyan yazarlar; Hasan Ali Toptaş, Ahmet Altan, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Latife Tekin, Ahmet Tulgar, Ahmet Ümit, Celil Oker, Mehmet Murat Somer, Cem Akaş, Kemal Varol, Mahir Ünsal Eriş, Murat Uyurkulak, Yekta Kopan, Ece Temelkuran, Aslı Tohumcu, Murat Yalçın, Barbaros Altuğ.
Başka bir kampanya destekçisi; 'blogger', yazar, çevirmen, eleştirmen Cem Akaş, bağlantı burada.  

Ağustos 04, 2016

Ağlamak Güzeldir

kaynak: google
Az önce bir arkadaşım Kaf dağının zirvesinden aradı! O ağlıyor ben ağlıyorum o ağlıyor ben ağlıyorum... İkide bir "İyi misin?", diyorum," iyiyim", diyor ağlıyor. Hat karmaşık, rüzgar uğultulu, oksijen az, ağladığına odaklanan ben iyi olduğuna ikna olmadıkça soruyorum...

Oysa insan, yeryüzünden 5642 metre yüksekliğe ulaşınca; adım adım, tutuna tutuna, aşağı baka baka, kayaları ezberleye ezberleye, biraz ileri biraz geri, azimle, dirayetle, planla, disiplinle, inançla, ağlamak ne de güzel olur! O da öyle yapıyordu... Tebrik ediyorum, gurur duyuyorum arkadaşımla!

Evet evet kaf dağı, isterseniz şu bağlantıdan bakın: Avrupa'nın en yüksek noktası diyebiliriz sınırlara bağlı olarak, adı Elbruz dağı, ancak Kaf dağının orası olduğu söylene gelmiş. Teknik bilgisi ile ilgileneler için burası. 

Temmuz 31, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: XIII

Yayla çiçeğini özlemiştim, sarı, minik minik yuvarlaklar şeklinde, yıllarca kuru kalabilen sadece Karadeniz yaylalarında gördüğüm bir çiçekti, çam çiçeği de denirdi sanırım, güzel kokardı.

-Yaylaya gideceğim belki yazın.
-Kız kardeşlerinle mi?
-Belli değil, gidersem yayla çiçeği getireceğim sana çok güzeldir, saklarsın.
-Olur getir.
...
-Ellerin acıyor mu?
-Yok ya, yok ellerimde bir şey, kalacak öyle.
-Sonra sorun olmayacak mı?
-Bilmiyorum olur mu, n'olacak kalır öyle.
...
- Git, bundan sonra bekleme, çok kalabalık.
- Olsun beklerim, bakınıyorum etrafa.
- Kimseyi tanımıyorsun ki kime bakacaksın!
- Olsun.
- N'aparsan yap o zaman.
...
- Kitabı okudun mu?
- Okudum ilginç, nereden aldın?
- Cumhuriyet kitap kulubü ekinde görmüştüm. Kese kağıdında satılıyordu biliyor musun ?
- İlginç.
...
- Deniz hala sende mi kalıyor.
- Evet.
- Gör bak gitmeyecek O.
- Yok canım gidecek, ev arıyor.
...
- Değer'i gördüm geçenlerde yolda.
- Hmm, nasılmış?
- İyi, gelmiyor mu hiç seni görmeye.
- Geldi bir kaç kez.
- O kadar aynı evde kaldınız bir kaç kez mi geldi.
- Herkesin işi gücü var, n'palım.
...
- Hadi git artık bak sesleniyorlar.
- İyi, gelirim yine.
- Eyvallah.
...
O sabah o uzun caddeyi yürüyüp bitirdiğimde geçen dört buçuk yılı bitirecek, masama oturduğumda "olmaz, yapamam" diyecektim. Bir daha görüşmedik sayılır Ç ile. Belki iki tesadüfi karşılaşma, üç ya da dört telefon görüşmesi. Sağdan soldan duydum iyi olduğunu, işe başladığını, tek başına yaşadığını, işine yakın bir evi olduğunu. Sinem'in iş yerine yakın bir evdi, bazen selam yollardı Sinem ile karşılaştıklarında bana.

- Nasılsın Canan ?
- İyiyim, sen ?
- Neler yapıyorsun, aynı iş yerinde misin ?
- Evet, sen iş buldun mu, nasıl gidiyor.?
- İyi, buldum işte bir şeyler.
- Neler yapıyorsun?
...
- İşte böyle. Mesela; geçenlerde bir dergide bir yazı okudum, çok iyiydi, yazarına ulaşmaya çalışıyorum, bir psikolog muş aynı zamanda.
- Bu öğrenme, anlama çabanı takdir ediyorum şahsen. Hala tutunmaya çalışıyorsun di mi Canan?

O telefon görüşmesinden muhtemelen sekiz yıl sonra da benzer bir şey söyleyecekti Ç. Yalnız bu sefer daha alaysız, daha uzak daha ağır bir ciddiyetle. "Hayata tutunmaktan neden vazgeçmiyorsunuz ki...  "Tam da kendimi hiç bir şeyden tutamaz hissettiğim, hayatımda tutunduğum en sağlam şeyin "nefret" olduğu, ancak artık onunla da ne yapacağımı bilemediğim bir zamanda!

Aynı şehirde hatta aynı semtte oturmamıza rağmen hiç karşılaşmadık, hiç aynı vapura binmedik, aynı sokaktan geçmedik, aynı otobüsü yakalamaya çalışmadık, aynı sinemaya gitmedik, aynı kitapçıdan hiç bir şey almadık, aynı parkta oturmadık, aynı denize bakmadık hiç... Ölüme çok yaklaştığım bir gün bir mesaj, bir de ışıklarda bir karşılaşma sadece... "İyi olman ne güzel" Öyle yazıyordu mesajda. Evet öyle not almışım buraya...

Bir kaç şiir vardı geri kalan sayfalarda. Şiirden daha çok şiirlerden alıntılar kısa, uzun, bazen sadece bir cümle... Kapattım günlüğün arka sayfasını. Vardı daha birkaç sayfa, lakin yoktu anlatmaya gerek. Marquez'in dediği gibi; "insanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığın ve anlatmak için nasıl hatırladığındır".

Bazı hikayelerin tamamı anlatılamaz, bazıları da ifade edilemez, bu hem anlatılmayan hem de ifade edilemeyenlerdendi... Bazı hikayeler size var olduğunuzu hatırlatır, bazıları hiçliğinizi... Bu hikaye "var olmakla" başlayıp "hiçlikle" bitenler dendi...

Bu bir hikaye denemesidir sadece başta denildiği gibi, daha güzel hikayeler yazılabilmesi için...Bu hikaye Ç'nin Canan'daki hikayesidir. Ç 'nin geri kalan hikayesini; kim bilir? Canan'ın hikayesi burada neredeyse yok bile... Böyledir hayat böyle olmak zorundadır "kavranabilir, baş edilebilir" olması için. Baktığımız yerde olan “şey” değildir, bizim durduğumuz yerden görebildiğimizdir... Sana göredir, sensindir.

Temmuz 28, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: XII

-Ne dedi annenler benim için?
-Ne diyecekler, hiç bir şey.
-Hadi demişlerdir bir şeyler, söyler anneler mutlaka. Çok sevimliydiler sevdim ben. Sıkılarak oturdular iş yerinde hep, çay içtiler gittiler.
-"O kız seni almaz oğlum" dedi annem.
-Niye?
-Bilmiyorum öyle dedi, zor dedi.

Pencerenin kenarına tüner, elinde bir şey ile oynar, tıpkı kanapede oturur gibi rahatça sorardı, anlatırdı... Ayakları ağrımazmıydı bir insanın onca saat, ağrımazdı işte benim de. Muhtemelen Ç'ninde... Birini yaşamak demek ne demek, öğrenmiştim o yıllarda...Yazmak, okumak nasıl uzundu, nasıl bir "yaşam" olabiliyordu biri diğeri için öğrenmiştim. Çok severdim yazmayı O'na, çok severdim okumayı O'nu, hatırasını anlatamayacak kadar çok... Ç'nin de sevdiğini biliyordum, bunu hissediyordum, yazmak için okuduğunu, okuduklarını kendiyle birleştirdiğini, kendinden katıp katıp, kendini nasıl yazdığını biliyordum. Sonra; sonraki aylarda yazmakla anlatamadıkça nasıl kahrolduğunu anlamıştım ama yetmemişti işte...

O düğün gecesi beklediğim yere geldiğimde hala düşünüyordum geçen dört buçuk yılı. Bazı şeyleri asla anlatamazsınız, ne söylesiniz yetmeyeceğini bilirsiniz, bu geçen zaman öyleydi, hatrıma gelenler, kulağımda duyduklarım, gözümün önünde canlananları bir bir bıraktım Ç'nin dönüp gittiği köşe ile benim aramdaki iki kilometrelik caddeye, adım adım serdim. Tren gişelerine gelmeden solumdaki kilisenin bahçesine daldım, banka çöktüğümde olmaz diyordum, yapamam ki ben korkarım. O ince çizgiden geri düşmüştüm işte yine, kalamazmıydı dostum gibi? Aşkı bilmiyordum işte. Çocuktum, salaktım, kendimi sevmeyenleri sevmekte de oldukça yetenekliydim. Biraz daha oturdum bankta. Gerçekten bilmiyordum ne olmuştu? Ne olmuştu da birden, onunla ölebileceğimi düşünebilirken bir küvetin içinde sırayla, buz gibi bir rüzgar esmeye başlamıştı ona bakarken...

Dörtbuçuk yıl bilmiştim ki Ç 'ydi o, altmış yıl sonra arasam telefonu kapatmadan gelebilirdi sanki, öyle hissederdim o zamanlar ve sonraki yıllarda da. Aşkına gözümü kapatırken biliyordum ki arkadaşımdı o, dostumdu, hem öncesinde hem sonrasında aramızdakinin ismi değişse de zaman zaman Ç'ydi o benim için, hem gözlerindeki kahrı silmek istediğim hem "yapamam" dediğimdi. O başkaydı, o dokunamayacağımdı...

Kalktım banktan caddeye çıktım tekrar, yine geç kalmıştım işe, niye standart saatler vardı ki sanki akşamları kimse sormazdı " çıkıyor musun" diye, sabahları hep "nerede kaldın" Umrumda değildi bu sabah, erken bile gidiyordum hatta. Ç iş bulabilecek mi acaba? Bulur umarım kısa zamanda, ev de bulur rahat eder inşallah, yürümeye devam ettim...

Anneler neden genelde hep haklıdır diye düşündüm, bilet alırken. Onca yıl gözünün içine baktığı oğlunu emanet edeceği kadın hep çok önemlidir anneler için, yermesi, sevmesi, oğluna bakışını takip etmesi hep bundandır. Kız çocuklarına bir şey diyemezlerdi, onlar başka ailelerin evlatları olacaktı ya, kapıdan çıktımı geri dönmesi zordu, annelerin kendi de böyle bildiğinden, öğrendiğinden, onlara bir şey diyemezlerdi, güçleri yetmezdi, ama oğul öylemiydi; oğul direğiydi, gücüydü, kocasından öndeydi gayrı. Benim bir oğlum olsa! Sahi olur muydu bir gün bir oğlum? Zaten çocuk deyince aklıma hiç kız çocuğu gelmezdi, kendimi bildi bileli çocuk dendi mi bir oğul gelirdi aklıma. Kimbilir belki Karadeniz toprağının kattığıdır bu. Güldüm tren hareket ederken, ne saçma, Karadenizde doğmakla oğul istemenin ne ilgisi vardı. İnsanın Babaannesi onu "oğul balım gelmiş" diye severse ilgisi olur elbet...Kızmalı mıydım Babaanneme kim bilir, beni babamdan ötürü seviyormuş demek...

Yok canım, babaannemle ilgisi yok, erkek çocuklarını seviyorum sadece işte diye düşünmeye devam ettim, hem dedem de; "yayla çiçeğim, Cananıımm gel yamacıma" derdi. O da kız çocuklarına, kız torunlarına ölürdü. 

Temmuz 25, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: XI

- Görüşürüz.
- Görüşürüz.

O sabah o köşeden ayrıldığımda uzun bir yürüyüş olacağını biliyordum daha başından. Ayakların geri geri gitmesinden bilir kişi o yol yürüyerek bitecek bir yol değildir gayri...

İşe gidiyordum. Öyle odaklanmıştım ki o sabah işe gitmeye, arkamdan baktığını düşündüğüm ama dönüp de bakmadığım gözlerine böyle yakından, böyle içine bakabilmek için bir buçuk yıl beklemiştim oysa. O sabah "istemiyorum" demiştim. Bu kadar, istemiyorum. Neyi istemiyordum ki oysa; Ç'nin beni sevmemesini mi? Ne yapmıştı ki Ç bana? Niye sevmesin di? Hem biri sevme deyince sevmeyebiliyor muydu insan? Sağdaki simitçiye takıldı gözlerim; alsam mı dedim önce sonra hele bir iş yerine varayım da dedim kendi kendime...

Geçemez denilen dört buçuk yılı düşünmüştüm; zaman nasılda göreceliydi, Ç'nin dört buçuk yılını, kendi dört buçuk yılımı düşündüm. Zordu Ç için, belki "zor" azdı anlatmak için, hem de çok az. Acaba bugünkünden daha az mı üzmüşümdür o zamanlarda? Yok dedim içimden, bugün daha azdır üzmüşlüğüm, o yıllarda güneş yoktu, yağmur yoktu, yeşil yoktu, yardım edecek kimse yoktu. Sanırım şimdi daha azdır verdiğim hüzün. Böyle düşündüğümü hatırlıyorum o zaman ama şimdi ne kadar da saçma düşünmüş olduğumu düşünüyorum. Kim kim için neyin daha acı ya da üzüntülü olabileceğini gerçekten bilebilir ki, nereden bilebilir ki? Bilemez... Sadece böyle vicdanının kaynayan sularını durgunlaştırabilir biraz, kendince, kendini kandırdığınca...

Henüz açılmamıştı kitapçılar, camları silen bir kaç kişi bir de kuşlar vardı köşelerde. İlk görüşümü hiç hatırlamıyordum O'nu düğün gecesinden sonra. İlk kim kime ne demişti? O zaman da şimdi de hiç bir şey hatırlamıyordum... Sonra söylenenler o kadar çoktu ki, hiç bir önemi yoktu belki de ilk cümlenin. Hayatımda kimseye bu kadar çok anlatmamıştım. Salı günleri demiştim, her salı geleceğim seni görmeye, biraz tutmuştum sözümü biraz tutamamıştım. Ne gel demişti Ç, ne de gelme... Saçımı kestireyim mi demiştim bir keresinde "Ben ne bileyim" demişti. Bir keresinde "korkuyorum" demiştim, "Kimden, söyle bana" demişti... Saçımı kestirmiştim ama korkmamıştım.

Bir keresinde, Ç 'yi sormuştum; buradaydı ama gitti demişti arkadaşı. "Nereye gitti ki" demiştim panikle "Nereye gidebilir ki" demişti gülerek, buralardadır... Saatlerce beklerdim, sabah ezanı okunmamış olurdu beklemeye başlamadan önce, en sevdiğim şeyden; uykudan, öyle hızla kopardım ki o sabahlar, ya bir çocuk uyandırabilirdi beni ya da Ç, öyle derdim o zamanlar. Bekledim çok demeye, çok uykum var demeye utanırdım, utanmalıydım da. Okurdum, insanlara bakardım, bakardım... Sonra ne anlatırdım hiç hatırlamıyorum. Toplasam bir gün etmezdi hatırladıklarım, oysa insan bir buçuk yıl ne anlatır birine... İki mi, üç mü, yoksa bir yıl mı ? Bazen bunu da karıştırıyordum. Hep bir hüzün vardı gözlerinde, yüzünde masumiyet, ellerinde; niye en çok ellerini merak ederdim hatırlamıyorum? Belki öylesine, belki öyle sallardı sağa sola konuşurken ondan, elleri çok vardı gözlerimin önünde. Terini hatırlıyordum ellerinin, sıcaklığını, yıllar sonra bile duyumsamak bunu! Taşıması zor bir anı. 

Serin bir sabahtı, bu caddenin en güzel zamanıdır sabahları, az insan, henüz kokmaya başlamamış yıkanmış sokaklar, kapısının önünü yeni süpürmüş dükkan sahipleri gürültüyle konuşuyorlar, arada gülüşüyorlardı... Tuhaf bir şey eksikti hatıralarımda gözümün önünde: kahkaha. Hiç kahkasının sesini hatırlamıyordum. Ne o günlerde ne sonra ne önce... Gülümsemesi vardı ama kahkahası yoktu. İnsan hiç gülmez miydi? Ç kahkahasızdı benim için. Sanki yeni fark ediyorum ben bunu, ne enteresan; daha önce düşündüğümü hiç hatırlamıyorum. Acaba çok duymuştum da şimdi mi böyle tuhaf, saçma bir hisse kapılıyorum hani, sırf son günlerde güleç görmedim diye...

Ne acıdır bir insan için bir insanı kahkası olmadan hatırlamak! Ya da ne hazindir öyle zamanlarının yandaşı olamamak...

Deli ile dahi arasındaki ince çizgi gibiydi Ç'nin dostluğu ile aşkı...Bazen deli bazen dahi olduğu insanın... Nedensiz, sanki hiç düşünmeden başka bir zamana geçmiş gibi, "yapamam" demiştim işte. Yok, olmaz, nasıl yaparım ki? Korkuyorum, ben olmazsam ailem olmaz, onlar yapamaz diğeriyle demiştim. Ç o zaman "Neden korkuyorsun, söyle bana" diyememişti.

Daha yol yarı bile olmamıştı ama ayak bileklerim ağrıyordu, sanki altı saattir yürüyordum iki kilometrelik yolu...

Temmuz 22, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: X

-Doğum günüm için mi? Gerçekten mi?
- Evet, niye bu kadar şaşırdın?
- Bilmem, beklemiyordum, güzelmiş nerden aldın?
- Almadım, yaptırdım. Kolyeydi normalde onlar küpe yaptırdım.
- Sedefi severim, teşekkür ederim.

O düğün gününden çok öncelerde bir zamandı. İki küçük sedef kuşu elimde tutuyor, nasıl yapılmış olabileceklerini anlamaya çalışıyordum. Kolye hallerini sanki görmüştüm ama tam da hatırlamıyordum. Ç, kanepede oturmuş gülümsüyordu. Siyah lekeli tarafları içe gelecek şekilde sallamalı kulplara monte edilmiş, sedeften iki küçük kuş. Bu sahneyi düşündükçe ilerki zamanlarda, çok ileri zamanlarda aklımda kalan şeyi karıştırıyordum; yaptım mı demişti yaptırdım mı? Ne demişti, yaptırmış mıydı, yapmış mıydı? Bazen böyle beynini yiyebilir insan. Neydi? Hatırlamanın hiç bir öneminin olmadığı, ne gelecekte ne de şimdiki zamanda hiç bir şeyi değiştirmeyecek bir detayı böyle günlerce düşünebiliyordu insan, insan işte bunları yaşayarak öğreniyordu... Düşünüyor düşünüyor, yok hatırlamıyordum. Biri düşmüştü kulağımdan dört beş yıl sonraları, ya da çok daha sonraları, yaptırmayı hiç düşünmedim aynısından, tek takıyordum, tek bir kuşu kulağımda taşımayı seviyordum. Belki on yıldır da takmaz olmuştum. Bazen elime alır bakar ama takmazdım.

Bu görüntüyü neden unutmadığımı düşünüyordum bir de ki unutan, çok unutkan bir insanımdır. Küpeler? İz? Neydi, neyin iziydi, o gün hep başka bir şey olmuş olabileceğini, benim o olanı unutmak için ya da unutmuş olduğumdan küpelere takıldığımı düşünürüm. Yoksa nedir, küpe işte...

Bir keresinde de bir bilmecenin cevabını düşünmüştüm; hani şu kral üç vezirinin başına şapkalar yerleştirmiş ve sormuş: Başınızın üzerindeki şapkanın rengi nedir?
Daire şeklinde birbirine bakan üç vezir birbirlerinin başını görüyor ama kendi başlarındaki şapkayı göremiyor. Kralın elinde üç kırmızı iki beyaz beş şapka olduğunu da biliyorlar. Önce hangi vezir kendi başındaki şapkanın rengini bilirse kralın kızıyla evlenecekmiş.

Bu arada yeri gelmişken bu kralların tüm kızlarının uğruna hep en olmaz şeyler yapılabilecek, feda edilebilecek kadar güzel ya da ulaşılmaya çalışılır olmasından ötürü kınıyorum ben bu masal dünyasını. İktidarın hep "en" olmasının " öteki" ile uzaklığı artırma çabası değil de nedir bu! Yapmayın bunu çocuklara...

Cihan, Ç, birileri daha kalabalık bir caddede yürüyorduk, zaman kimbilir ne zaman, ama düğün gecesinden önceki bir zaman, biri sormuştu ortaya bu bilmeceyi. Ben bilmiştim. Ç; "Hadi canım sen bunu bilemezsin, kesin önceden biliyorsun" demişti. Israrla bilmediğimi söylemiş, çözdüğümü iddia etmiştim. Bu sefer de şaşırmıştı Ç, "Nasıl bildin, bravo" demişti.

Evet, cevabı biliyordum önceden, bunu daha sonraları da hiç söylemedim O'na. Ç, "bilemezsin" dedikçe gıcık oluyordum. Düşünsem bulurdum ya da bulamazdım bilmiyorum. Strateji oyunlarına aklımın hiç ermediğini o zamanlar o kadar iyi bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Bir sonraki hamleyi karşımdakinin hamlesine göre düşünüp, tüm kombinasyonları bulup, en yapamayacağı ya da benim en baş edebileceğim hamleye göre hamle yapmayı hiç beceremedim o yüzden de hep dümdüzümdür, bodoslamayımdır... Ve bu iyi bir kişilik özelliği, iyi bir şey gibi okunsa da ilk bakışta; değildir. Düşünmeli insan, hep düşünerek yürümeli... Bazen çevremdeki bazı arkadaşlarımın; "Öyle düşünmesen öyle yapmazsın" gibi gibi cümlelerine gülümserim ben. Beni iyi tanıyanlar da gülümser. "Kesin bir şey düşünmemiştir O, öylece gitmiştir, öylece kalmıştır, sadece durmuştur..." derler.
İşte, zekâmın kanıtı buymuş gibi şaşırmasına, bilemezsin tavrına sinir oluyordum.

Bazende acaba öyle değil miydi o gün diyorum sanki başka olmuş gibi geliyor; Sanki bilmeceyi Ç bilmiş, ben bir türlü anlamamıştım mantığını. Ç 'de benim bir türlü anlayamıyor olmama sinirleniyordu... Ben de O' nun bana sinirlenmesine sinirleniyordum işte yine aynı sebepten. Değildim işte, öyle zeki çok akıllı bir kadın değildim ben...

Yine de güleç, gülünen bir gündü o gün... Birlikte öldürülen nadir zamanlardan biriydi. Kırmızı güderi kalın bir mont vardı benim üzerimde, uzun yıllar giyeceğim bir mont, siyah deri bir mont olmalıydı Ç'nin üzerinde.

Yaklaşık beş yıl sonra aynı caddenin aynı en kalabalık köşesinde ama henüz kimsenin penceresini açıp dışardan bakmadığı, henüz perdesini aralamadığı, güneşin henüz ısıtmadığı ama aydınlattığı bir vakitte; düğün gecesinden çok sonraları bir zamanda "Gelme artık giderim ben" diyecektim..."Garanticisin sen, herşeyin garanti olmasını istiyorsun." diyecekti. "Belki" diyecektim. Belki...

Temmuz 19, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: IX

-Düğüne gidelim mi?
- Gidelim.

Bir resmi bayram günü o düğüne gitmek üzere sözleşmemizden ne kadar zaman önce hatırlamıyordum fakat aylar önce olması çok muhtemel; Değer'den ayrılmış, Deniz ile görüşmeye başlamıştım. Tezimi teslim etmiş, istediğim gibi bir işe girmiştim bile.

Ç ile görüşmez olmuştuk. Bazı zamanlar Cihan haberdar ediyor bazı zamanlar rastlaşıyorduk. Okulunu gezmeye gitmiştik bir ara, fakultesini, kantinlerini, hatta okul konserlerinden birinde MFÖ vardı sanırım tam da hatırlamıyorum... Civarındaki ünlü yerlerde kuru fasulye dahi yemiştik. Ç okula gidiyor, Değer'le kalıyordu. Deniz ile yollarımızın sonuna yaklaştığı zamanlara denk gelen o düğün günü buluşmak için, şehrin en kalabalık yerini ve akşam saatlerini seçmiştik. Zira düğün yerine on dakika yürüme mesafesiydi. Siyah bir etek, yeşil-kahve çiçekli bir gömlek vardı üzerimde, saçlarım her zamanki gibi küt kesim ve omuzlarımdaydı. Öyle kuaför yapımı bir saç hali ya da makyaj falan yoktu tabi. İlk işime girdiğime yöneticim ile en büyük tartışmalarımız makyaj üzerine olurdu zaten. Tartışma da denemez ya o makyaj yap güzelim derdi, ben "tamam tamam" derdim, günleri geçirmeye çalışırdım. Sevmiyordum işte. Telefon kulubelerine yakın noktada ayakta bekliyordum. Bir saat bekledim. İkinci saat bekledim. Enes'i aradığımı hatırlıyor ama hangi evi hangi numarayı hiç hatırlamıyorum. Belki de Enes beni bulmuştu ama nasıl bulabilirdi ki onu da hatırlamıyorum şimdi. Değer'in evine gitmeyi düşünmüştüm ama Enes ile konuşana dek ayrılmamıştım oradan. Bir saat daha bekledim Enes ile konuştuktan sonra, "gitme eve" demişti Enes. "Evde olsa gelirdi, sabah nasıl olsa çıkar ortaya" demişti.

Ukaladır, böyle diyebilirdim Ç için rahatlıkla ama en çok sözünün eridir, arayacağım derse arar, geleceğim derse gelirdi. O gece gelmedi Ç, gelemedi bir daha hiç.

Caddeyi boydan boya yürüdüğümü hatırlıyorum. Düğüne gidip gitmediğimi hatırlamıyorum, tek başına gittiğimi hiç sanmıyorum çünkü kimseyi tanımıyordum. Bir yandan merak ediyor bir yandan Enes 'in "merak etme sabah ortaya çıkar" demesine takılıyordum. Bir zaman sonra merak etmedim bir işi çıktı herhalde dedim. Kitaplara daldım, sokağın kafa bulandırıcı, sanki yerden insan bitiyormuşcasına, giderek kalabalıklaşmasına daldım yürüdüm...

Ceyhan'nın evine vardığımda saat gece yarısı olmuştu. "Ç gelmedi düğüne gitmedik" dedim. "Bilmiyorum, gelemedi galiba" diye cevapladım hemen hemen her sorusunu, her zaman meraklı olmuş Ceyhan'ın...

Temmuz 16, 2016

Bilmek ya da Bilmemek

Umut öyle seyredip bekleyeceğimiz bir şey değildir... Umut, istemenin, irade göstermenin, eylemin kendisidir." Nilgün Toker

Uzun bir yol görünüyordu daha önümde. Dağlara ve çimenlere baktığımda sonsuz gibi görünüyordu dünya, yaşam, olan, olmayan ve olacak olanlar...

çambaşı yaylası
Çambaşı yaylası

Böyle yürüyüşlerde aklıma bilmediklerim gelir; ne kadar az bildiğim, bilmek istediklerime yetmeyecek olan ömrüm, bilinmesi gerekenleri bilip bilmediğim hatta... Hem, bilmek; ne için olabilirdi? Huzur? Mutluluk? İnsan acıdan ve kederden kaçar. Yaşamın kısa olduğunu görmesi, bilmesi ve hissetmesi ona sayılı zamanını sevinç, mutluluk ve hazla geçirmesini salık verir, en azından sakin ve huzurla... Ve bunlar için bilmek, olması gereken en son şey gibi görünüyordu bana şimdi, görebildiğince yeşil ve sonsuz haz veren dağlara baktıkça...

Dün gece yaşadığım ülkede olanlar; tahayyülü zor şeyler. Bilemediğim, ve sanırım, bilmek istemediğim çok şey var. Emin olduğum; bugün ön görülen sonuçlarından çok daha başka, akla zor gelen ya da gelmeyen sonuçları olacağı olanların. Bilmekten ziyade hissediyorum; mutsuzum, huzursuzum ve umutsuzum. Bir yerlerde bir yanlışlık var, bunu biliyorum... 

Temmuz 13, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: VIII

zülme, seni haketmiyor, bırak gitsin.
- ...
- Ağlama lütfen.
- ...
Niye? Niye anlatılır hikayeler? Yüzyıllardır yazılan romanlar, hikayeler ya olmuşun hikayeleridir ya olacağı hayal edilenin. Ya birilerinin kendi hikayeleridir ya birilerinde ki hikayeleridir. Ne olmuş değişebilir ne de olacak oldurulabilir anlatmakla. Niye anlatılır hikayeler?  Anlatmak ne içindir ?

Bir kadının ağlaması ne kadar alışkın bir durum ise bir erkeğin ağlamasıda o kadar şaşırtıcıydı benim için o an. O gece Malik'lerin evine kalabalık bir grup Çardak kafede buluşulup gelinmişti. İyiydi Ç kafede, bana sarılıyor, gülüyor bir daha sarılıyordu, bir duvara bir benim omzuma yaslanıyordu. Sarhoştu. Sarhoş insanların yakınında bulunmaktan hoşlanmadığımı daha önceleri söylediğimi hatırlamıyordum bu yüzden bir şey demiyordum öyle sokulmasına. "Söylesene o'lum" dedi Cihan. "Neyi söylüyor" dedim bir Cihan'a bir Ç'ye bakarak. Yine güldü, yine sarıldı Ç ama kimse bir şey demedi. Malik'lerin evinde n'oldu hatırlamıyordum ama Ç ağlıyordu. Yanına oturmuş "üzülme" diyordum ya da buna benzer bir şey, emin olduğum elimi başına koyduğum ve ağlamasına çok üzüldüğümdü...

Ahu, sesi güzel olan kız, gelmiyordu artık uzun süredir ve Ç ağlıyordu. Bunu eşleştirebiliyordum o an ancak. Bir zaman, o günden neredeyse bir ömrün dörtte biri kadar bir zaman sonra, Ahu' yu Sinem'in evinde görmüştüm. Uzun dalga dalga kıvırcık saçları olan bir kızdı, esmer, orta boylu, iri kemikliydi. Evlenmiş, boşanmış, şişmanlamıştı. Sesi hala çok güzel miydi bilmiyordum ama kendi güzel değildi.  "Ç' yi gördün mü hiç, biliyor musun nasıl" diye sormuştum.  "Yoo, görmedim hiç" demişti. O gün kendime hiç sormamıştım; "Neden O'na soruyorsun, merak ediyorsan Ç'ye sor nasıl olduğunu?" dememiştim. Bu bendim işte, hep yaptığım en kötü şeydi. Bazen birini, hatta mesela kardeşimi o kadar çok düşünürdüm ki geceleri uyuyamazdım düşünmekten, yürürken, yemek yerken üzülür, onunla konuşur, hayaller kurar ama kardeşimi aramazdım. Kendim bile şaşardım sonra. Birinin bana hep soru sorması gerekiyordu, aynayı yüzüme tutması gerekiyordu. 

O gün Ç ağladı. Ayılmadı. Zayıf vücudunu iyice içeri çekip küçültmüş, dizlerini neredeyse yüzüne değdirir halde uyuya kalmıştı sabaha kadar. Ara ara baktık O'na ama daha çok öylece bıraktık... Ben Değer'den ayrılmış Deniz ile görüştüğüm ya da yeni görüşeceğim aralıklarında bir yerlerdeydi bu olay. Ertesi sabah hiç üzerinde durulmadı...

Temmuz 10, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: VII

- Şerefsiz pislik, kedi yavrusu gibi sokağa attı beni.
- N'oldu? dedi Değer.
- N'oldu? dedi Ç.

Soluk soluğa girdim içeri. Dışarıda karla karışık yağmur ve çok soğuk bir hava vardı. Bir yandan paltomu çıkarıyor bir yandan söyleniyordum, bir yandan gözlerim dolu dolu için için ağlıyordum. Her bir halta ağlardım zira. Kendi gözlerim kadar çabuk dolan göz görmemiştim o vakte kadar. Aynı zamanda burnumu çektiğimden hemen burnum kızarırdı bu yüzden. Annem de bu yüzden beni hep ; "domates burunlu kızım" diye severdi... Ömrü boyunca ev hanımlığı yapmış ve mutfakla haşır neşir olmuş anneme ne diyebilirdim ki... Domates burunlu halde girdim içeri, çantamı kanepeye attıktan sonra ayakta anlatmaya devam ettim. Bir yukarı bir aşağı yürüyor odanın karanlık ucundan ışık yanan diğer tarafına gidip geliyordum. Zayıf bedenimin etrafında dönüyor, siyah gözlerimi biraz öfkeden biraz da saklamaya çalıştığım acımdan yerde tutuyordum. Başım Değer'in sadece omzuna kadar geldiğinden Değer dibimde dikiliverdiğinde rahat konuşabilmek için geri geri çekiliyordum. Beyaz ellerim soğuktan morarmış, havada daireler çizerek "salak, geri zekâlı hem anlaşmayı kendi bozuyor hemde havadan aldığı 20 TL'yi vermek istemiyor" diyordum. Yüzümde neredeyse kan kalmamıştı.

Öfkeden bağırdıkça bağırıyor kim gelirse aklıma sayıştırıyordum. Ç öylece bakıyordu oturduğu kanepeden, yerde tutuyordu yüzünü de ayakları gibi. Ben anlatmaya devam ediyordum ; "Sanayi mahallesinden ev tutmaya razı olmuşuz, anlaşmışız adam vazgeçtim diye aradı. Çok az kapora vermiştik evin değerine göre belki ama bizim için çok önemli bir bedeldi.

Sabiha gelemedi. Aslında berabe gidecektik o gelmeyince gittim bende emlakçıya 20 TL 'imizi almak için. O vazgeçtiği için vermesi gerekiyordu. Biz aslında karısı ile anlaşmıştık asıl emlakçı oydu sonra kocası geldi vermeyiz para yandı kaporanız dedi. Bende sinirlendim, verin diye tutturdum. Israr edince adam üstüme üstüme yürüdü, kolumdan tutup kapıdan itti beni. Bir anda yağmurun altında buldum kendimi, araba ışıkları, evlerin lambaları insanlar etrafımda dönüyordu, bir ben varmışım gibi geldi dünyada. Bir ben.... Baktım baktım baktım etrafıma, kimse yoktu. Kime anlatsam, kime bağırsam adama diyeceklerimi dedim, kimse yoktu. Biraz ilerde bir polis minibüsü gördüm, çaresiz onlara doğru gittim, anlattım olduğu gibi. Beni Mecidiyeköy'e bıraktılar, oradan da geldim işte..."İkisi de gözlerini açtı iri iri, Ç hala hiç birşey dememişti. Değer: "Ne dedi polisler başka " dedi. " Hiç dedim ne diyecekler, nerede oturuyorsun, kimle oturuyorsun falan filan... Beni otobüs durağına kadar bıraktılar, o iyilikleri oldu bir. " Oturdum sonunda, nereye hatırlamıyordum ama ikisine de bakıyordum bir şey söylesinler diye. Değer gülerek ayağa kalktı "Bombalayalım mı abi" dedi yanaşarak bana doğru, şakanın sırası mı demedim ama o anladı aynen öyle dediğimi çakmak çakmak gözlerimden. Ç, ya "Saçma salak konuşma Değer" demişti ya da " Akıllı ol olum yaa!" demişti ya da bunlara benzer bir şeyler. Başka da bir şey dememişti... Bir bunlar hatırlıyorum o günden bir Ç'nin bir şey demesini beklediğimi. Ne diyebilirdi ki...

Temmuz 07, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: VI

-Dövmeni değiştirmişsin, demedim.
Düşündüm yeni şekli merak ettim ama sormadım. On yedi yıl önce neye benzediğini biliyordum yeni halini bilmesem de olurdu.
- Ne zaman yaptırdın dövmeni, dedim kanepe de dövmesine de bakarak.
- Kendim yaptım on yedi-on sekiz yaşlarında.
- Nasıl yani, kendi kendine nasıl yaptın ?
- Toplu iğne ile yaptım, n'olacak?
- Çok acır!
- Yok, acımadı.
-Kimin yüzü?
- Ne'bilim yüz işte.
Çirkin, şekilsiz bir yüz resmi vardı sol omzu ile dirseği arasında, benim iri verem aşımın olduğu yere denk geliyordu. Siyah kara kalem ile çizilmiş gibi küçük bir suratken onunla birlikte büyümüş gibi bir insan suratı. Dövmeler vücut ile birlikte büyürmüş zaten. Güneşli bir yaz günüydü, deniz kıyısındaki evden şehrin tam ortasının tam ortasındaki bu eve taşınalı bir yıl olmuş ya da olmamıştı. Hala ev arıyordum belki iş de ama hatırlamıyorum şimdi. Ara ara bu evde ara ara başka evlerde kalıyordum. Camdan içeri aydınlık giriyordu, yıllarca sabahları kalkar kalkmaz perdeleri açmamın bir nedeni olması gerektiğini düşündüm, her şeyin hep bir nedeni olması gerektiğini düşünürdüm, niye bir nedeni olması gerekiyordu her şeyin ? Hayata tutunmanın bir nedeni olabilir miydi bu? "Sıradan olamaz hayata gelme nedenim, bir sebebi olmalı" fikri ile ortalarda dolaşmanın ne kadar aptalca olduğunu sanırım ölürken "hiçte bir nedeni yokmuş" dediğimde anlayacaktım, kim bilir! "Tanrı zar atmaz" demiş Einstein oysa Kuantum Fizikçiler Einstein yanılmıştır der; Tanrı zar atmıştır ; protonlar ve nötronların neye göre hareket ettiğini çözebilmiş değillerdir henüz. İnsanın anlardan oluşan hayatının hem kendinin hem çevresinin her an değişen etkileşimleriyle önceden belirlenebilmesine inanmak güç, yine de yaşananların bir nedeni olmadığına inanmak daha da güç. Kuantumcuların kedisine bakarsanız vardır, bakmazsanız yoktur. Neresinden bakıyorsanız öyle görüyorsunuz olayları, hayatı.

Dövmesini ilk defa görmemin nedeni, belki aydınlık olması belki ilk defa kısa kollu halinin sol yanında oturuyor olmamdı. Kashmir çalıyor, Led Zeplin övülüyordu Ç'ce. Bir ara hiç unutmadığım herkese söylediğim ama kimsenin inanmadığı bir şey söyledi; "Janis Joplin üniversitenin en çirkin erkeği seçilmiş, biliyor musun? "O kadar çirkinmiş yani!"dedim. "Evet."

Şaşırdım ama hiç sorguladım ne o gün ne de bugün bunları yazarken...Demek o kadar çirkinmiş ki, üniversitenin en çirkin erkeği seçilmiş diye düşündüm gülümseyerek. Hemde o tiz sesine rağmen. Sonraları Janis Joplin CD'leri aldım, çok sonraları bile dinledim, Led Zeplin'den daha çok sevdim ve yüzüne bakıp bakıp o kadar da çirkin değilmiş dedim...

Değer biraz çalışıyor biraz okuyordu sanki, bense çalışmazsam ölecek gibi bir hisle iş arıyordum. Çalışmalıydım ben, yoktu ki başka yolu...O sıralarda Sabiha ile aynı yerlerde iş arıyor aynı sektörün farklı kapılarını çalıyorduk, ikimizde bulduk... İstanbul'da yaşamak için en az iki şeyden birine sahip olmalıydınız; zaman ve para. Biz zamanımızı iş sahiplerine satmıştık yerine alacağımızı sandığımız paraya karşılık...Anladık bunu anlamadık değil ama seksenli yılların sindirilmişliği, her şeyi olduğu gibi kabullenmeye öncelikli yetiştirilmişliğimiz ile girdiğimiz çemberden çıkmak önceleri aklımıza gelmedi sonraları çıkacak yer bulamadık sanırım...

Temmuz 04, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: V

- Sen söyle Ç, ne yapıyorlardı içerde?
- Bilmiyorum, nerden bileyim!
- Gördüm, çok yakındınız dedim Değer'e. "Yok öyle bişi " dedi Değer. Kız gideli çok olmuştu. Tartışma kız gittikten sonra başlamıştı. Uzun saçlı uzun boylu, zayıf bir esmer güzeliydi ve yine bir resim öğrencisiydi ve bilinenlerin ilkiydi. Otobüs durağında tesadüfen rastlamıştım onlara, eve gidiyoruz ders çalışacağız demişlerdi, bende başka bir arkadaşıma uğrayacaktım. Bilinçli bir kontrol etme isteği yoktu bundan emindim ama belki yine de eve uğramamın bir nedeni de buydu. Nedenin ne önemi vardı ki zaten. Birden kapıyı açtığımda bir uzaklaşma görmüştüm ama anlamamıştım, neler oluyor, oluyor mu bir şeyler? Birden kendimden şaşılacak bir hız ile Değer'in yüzüne bir tokat attım hiç tereddüt etmeden karşılık verdi. Fiziki şiddeti insanın ruhuna yapılandan ayıran en önemli fark sonradan hiç acısının kalmaması böyle... Oysa insanın ruhuna işleyenleri unutulmuyor bir yumru gibi kalıyor insanın yüreğinde boğazında...

Sadece o anda "akıllı olun" dedi Ç, bir daha da kızlar konusunda birşey demedi, ne o zaman ne başka bir zaman. O eve taşınalı ne kadar olmuştu hatırlamıyordu, aslında ev değiştirmemişlerdi sadece kat değişmişti. Sahildeki ahşap evin iki katını da öğrencilere işgal ettirmek istemeyen sahip, en alt kattaki sadece duvarlardan oluşan iki bölmede kalabileceklerini söylemişti. Değer ile Ç 'de kalmaktaydı. Arkadaşlarım ile oturduğum evden ayrılmak zorunda kalınca birkaç parça eşyam da buraya gelmiş, tuhaf iki oda oluşmuştu. Ç girişteki eşyaların arasında sadece yataktan oluşan bölümde kalıyordu. O evde iki sahne hatırlıyordum; birinin yazılmasına gerek yok, diğeri de bu anlatılan.

Duygularımı tarif etmekte hep biraz eksik kaldığımı düşünürüm, birçok arkadaşım aksini düşünse de. Bu nedenle içimin fırtınalarını, hüzünlerini sevinçlerini hep eksik anlattığımı düşünürüm. Bu sanki biraz inanma ile ilgili idi. İnanmak bende hep eksik kalan duyu olmuştur. İnanmak? Varlığa inanmak, yokluğa inanmak, birinin beni sevdiğine inanmak, sevmediğine inanmak, umursadığına inanmak, umursamak istemediğine inanmak... Hep zor olmuştur bunlar... Birazı "kabullenme" duyusu ile ilgili belki birazı da de acıya duyarsızlaşma ilgili belki... Kendi acısına duyarsızlaşan başkalarının acısına da duyarsızlaşır, kendiyle hissedemediklerini başkalarıyla da hissedemeyebilir artık... Belki tüm bunlar nedeni ile o gün çekip gitmedim o evden. O günden ne kadar süre sonra ayrıldık bilmiyorum ama be gittiğimde Değer' in geleceğini bildiğim için eve uğramadığım birçok günler sonrası arkadaşlarım Değer'in çok beklediğini, hiç konuşmadığını sadece beklediğini, çok üzgün olduğunu, beni aradığını ama bulamadığını gibi gibi çok söylediler... Bittiğinde geçmişten hiç bahsetmemiştik sadece " Seni Sevmiyorum" demiştim... Yanlış olan buydu belki de her şeyi zamanında söylemek gerekiyor içeride tutmak ve büyütmek sonradan anlamını büyütmüyor aksine küçültüyor.

En çok insanın duygularının değişmesine şaşırıyorum artık. Bu dünya da şaşırdıklarım arasında bu kaldı. Olanlara, insanoğluna yapılanlara şaşırmıyorum; o gün her hangi birinden tokat yememe şaşırmıyorum belki de o yaşa kadar ve bugüne kadar yediğim üçüncü tokattır ama beni hiç şaşırtmıyor, belki de karşılık verdiğimden ya da nesine şaşıracağım ki... Ancak duyguların; onca güçlü hissedilen nefretin, sevginin, şefkatin, acımanın, üzüntüden ölmenin, aşkın değişebiliyor oluşuna şaşırıyorum... İnsan o an ölse ölebiliyor o duygudan oysa. Dünya kimseye gül bahçesi vaad etmedi, evet... Eğer zaman geçiriyorsa hissedilenleri insanlar neden ölüyor ki! Oruç Aruoba' nın dediği gibi : " Önemli olan kişinin duygularını tam olarak bilmesi (ki bu, en son sınırda, olanaksızdır ) değil, onları denetim altında tutabilmesidir ama bunun için de onları tam olarak bilmesi gereklidir: İki yanlı olanaksızlık! "

Temmuz 01, 2016

İnsanlar, Gündem, Gidenler,

Bir kaç gece önce İstanbul Atatürk havalimanında terör saldırısı olmuştur. Şimdiye kadar kırk bir insan öldü, iki yüz otuz dokuz insan yaralandı.

Son bir-bir buçuk yıldır askeri çatışmalar hariç, doğrudan sivillere yönelik diğer terör saldırıları:

06 Ocak 2015, İstanbul,      2 insan,
20 Temmuz 2015, Suruç,   34 insan,
10 Ekim 2015, Ankara,     109 insan,
12 Ocak 2016, İstanbul,     11 insan,
17 Şubat 2016, Ankara,     29 insan,
13 Mart 2016, Ankara,      38 insan,
19 Mart 2016, İstanbul,     5 insan,
28 Nisan 2016, Bursa,       1 insan,
01 Mayıs 2016, Antep,      5 insan,
07 Haziran 2016, İstanbul, 11 insan,

286 insan yaşamdan koparılmıştır.

Tam yaralı sayısına ulaşılamamıştır, bilindiği kadarı ile bine yakın olduğu düşünülmektedir.
Yaralı ve vefat eden insanların yakınları ya da onlarla ilgilenmek durumunda kalıp, mağdur olan insan sayısına erişilememiştir.  Ortalama bin-bin beşyüz kişi civarı olabileceği düşünülmektedir.
Civarda zarar gören hayvan bilgisine erişilememiştir.
Saldırı etrafında zarar görmüş mal, mülk, aksayan hizmet zararı verilerine erişilememiştir.

Başka bir şey olmamıştır.

Haziran 28, 2016

Yeşil Bir Ağaçtı Geçmiş: IV

- İşte pastamız da geldiii!
- Pasta değil ki o, salata.
- Evet, salata ama pasta görünümlü, havuç rendesinden surat yaptım gördüğün gibi.
Doğum günün kutlu olsun Ç Bey.

Sonbahardı Ç'nin doğum gününün kutlandığı akşam, günlerden ve aylardan neydi hatırlamıyordum ama sonbahar olduğuna emindim. Acaba hiç mi paramız yoktu ki, bir pasta almamıştık, hatırlamıyordum. Ama o salataya çok özendiğimi hiç unutmadım. Beyaz marullar, yani göbek marul, en altta domatesler, aralarda turp rendesi, yeşil soğan, havuç rendesinden gülen bir ağız, burun, göz ve saçlar. Ç 'nin ve Değer'in güldüğünü ve bir şeye bozulduğumu hatırlıyorum ama neye? Başka sahne yoktu gözümün önünde. Yıllarca bir akrep burcu bildim Ç' yi, akrep burcundan tanıştığım herkese sempati duydum, akrep burcundan biri ile çıkmaya başladığımda bile, Ç’ye benziyor demiştim içimden. Tuhaf bir biçimde akrep burcunu okudukça, Ç demek böyle dedim, sorma ve düşünme gereği duymadan. Komik, tuhaf bir salaklık. Oysa o bir yengeçmiş. Bu da bana yıllarca ve hala okuduğum burçların ne kadar yalan olduğunu tekrar ve tekrar ispatlıyor ki zaten İngiltere de yapılan bir araştırma da insanların astrolojik takvimlerine göre sınırlandırılan kişilik özelliklerine o grubun üyelerinin çoğunluğunun uymadığının yani burçların gerçeği yansıtmadığının ispatlandığını bile bile üstelik.

Ekonometri; buydu okuduğu, öğrendiği. Ekonomi bilimini inceleyecekti ilerde, matematiksel ve istatiksel olarak. Değer'in bir Arap arkadaşı ara ara matematik çalıştırıyordu bana, hatta özellikle çağırırdık onu, neden Ç hiç çalıştırmamıştı acaba? O zamanlar bunu hiç düşünmemiştim, o zamanlar düşünmediysem şimdi düşünmenin bir manası yoktu aslında. Demek ki o zamanlardan hatırlamadığım bir nedeni olmalıydı. Hiç kız arkadaşından bahsetmezdi, çok az konuşurdu zaten ama kız arkadaşı olmadığına emindim. Ç için bir ara Sabiha' yı düşünmüştüm. Böyle çöpçatanlık da hep aklıma gelirdi, sanki bir benim aklıma geliyormuş gibi hemen birini birine yakıştırırdım. Hem Ç 'yi hem hem Sabiha'yı seviyordum ya ben, neden onlar birbirlerini sevmeyeydiler ki. Evet, Sabiha ile çok iyi anlaşırlar tanıştırmak lazım ikisini demiştim Değer'e. Değer dünden razı. Tanıştırmıştık ta, ama Sabiha ve Ç dalga geçmişti bizimle, sahilde onlar önde biz arkada yürürken çok sonradan öğrenecektim ki kendi aralarında ; " galiba bizi sevgili yapmaya çalışıyorlar" diye konuşup gülüyorlarmış.

" Sevgi, bir kişinin, kendisini bekleyen bir kişinin kendisini beklediğini, bilmesidir." der Oruç Aruoba Bir gün bunu çok daha iyi anlayacaktım. Birini beklemek ne demek, birinin sizi beklediğini bilmek ne demek. Bir gün çok daha iyi anlayacaktım... İnsan yaşlandığını düşünmeye başladığında yaşlanmıştır artık. Artık daha çok geleceğe değil geçmişe bakıyorsa, gelecekte olacaklardan çok geçmişte olmuş olanlar meşgul ediyorsa kafasını, yaşlanıyor demektir evet...