Ekim 03, 2016

"Bir Sana Bir de Bana"

Her yer boş.
***
Kelimeler bile.
***
Bugünkü yirmi kişilik sınıfın yarısından fazlası yabancı öğrenciydi. Birinin adı Yvonnne, gibi bir şeydi. Fransızca Ivon gibi okunuyormuş galiba, Fransız kolonilerinden Brundi'den geliyordu kendisi. Hoca mırıldanıyordu ama duyuluyordu; "nasıl aklımda tutsam senin adını, Iva mı desek, Iva'yla neyi bağlayabiliriz," derken ben, "Ivan İlyich," dedim. Aklıma Tolstoy'un kitabı gelmişti. Biri, "Ivana Sert," dedi. Hoca onu duydu, "a, evet, güzel kadın o," dedi. Sınıftaki Ivon, Ivana Sert ile bağlandı. Ben dersi bıraktım. Ivan İlyich'de zaten ölmüştü.
***
Bugün on beş yaşındaki bir kız çocuğunun babasından nefret ettiği için, görüştüğü bütün erkek arkadaşlarına nasıl kötü davrandığını tartıştık. Hıncını onlardan alıyor, dedi hoca. 
***
Otobüs durağına geldiğimde baktım yoktun. 
***
Olsun. Sağol.
***

Eylül 30, 2016

"Camdan Kalp"


Bir önceki akşam iyiydim, ama dün akşam hiç öyle olmadı. Bir soğuk; koca bir boşluk vardı evde. Yeleğimi giydim, zayıflamışım biliyor musun? Yeleği giyince anladım, desem daha hoş bir cümle olabilirdi sanki ama değil, tartılıyorum arada. İyi mi kötü mü bilmiyorum; bir sakız var evde bir de boş, kareli defter yaprağı. İkisi de faydalı şeyler. Sağol.

Çok öğreniyor insan, bazen istemediklerini bile öğreniyor. Bir bakmışsım kaçtığın insan oluvermişsin. Bir bakmışsın hiç farkettirmeden hayat, yaşamını sen yapmış. Hani; her gün gözüne sokulan bütün özlü sözler bir milim fayda etmemiş de yaşayarak öğrendiklerin olmuşsun. Öyle bir şey.

Babamla hatırladığım bir anımı sormuştun bana, söyleyeyim: İki ya da üç yaşlarında olmalıyım. Sabah erken saatler, annem uyuyor, ben uyanığım, hala öyle ya çocuklar; annelerini uyutup uyanık kalabiliyorlar. Babam işten gelmiş, iş dediysem alt kattaydı yeri. Kafamı kaldırıyorum odaya girince, muhtemelen gülümsüyorum. Öyle ya, hangi çocuk gülmez. Yatağa doğru eğilip kırmızı bir şey fırlatıyor bana. İçinden küçük paketler dağılan bir kutu; hala var o çikolatalardan. Babam öldü, dedem öldü, anneannem öldü hala üretiliyor o ya, şaşmalı mı bilmem. Hani şu bir kutunun içinde bir sürü paket olanlardan, hani tipitip sakızına benzeyen küçük paketlerin bir kutunun içine konmuş hali. Sen muhtemelen bilmezsin tipitip sakızlarını. 

Eylül 27, 2016

"İncirlerin Altına"

Bir Dostu Ölü Götürmek

Boş bulunup gülersen
Bir ölünü görünce 
Ocağa tütsü atarsın
Pencerene sürme çek

Ölünün babasıyla
Uzunca bir rakı iç
Anmadan eski günleri
Bırak biraz ay doğsun

Dört arkadaş bir olup
Tahta kutu içinde
Ölünüzü götürün
İncirlerin altına

Dönersen ıslık çalarsın
Yol uzun, su karanlık
Otur bir çardak altına
Bırak biraz yağmur yağsın

1979, Ergin Günçe


Gülseren Y., Yusuf G., Sibel K., Aynur E., anısına.

Eylül 19, 2016

Eylülün Kabahati

Hayata kızıp durmanın bir manası yok. Nihayetinde bize hiç bir şey vadetmedi.

Belki de eylüle kızmalı. Hep o varken oldu pek çok şey ne de olsa. Gülseren eylülde gitmemiş miydi. Anneannem, babam, benim çocuklarım ve Tarık Akan. Bilmem kaçıncı filmini izliyorum geri gelmiyor. Bendeki de  ne umutmuş kardeşim, dile dile bitmiyor!... Dediydin ya hani, 'keşke senin kadar umutlu olsam.' Olma. Umut pandoranın kutusundan çıkan son kötülükmüş, olma... Velhasıl, herkes eylülde gitmiş olduğuna göre, eylüldedir kabahatin aslı.

Sabah uyandım ölüm, akşam oldu bitmedi gitti, gün de haberler de... Dişlerim neredeyse bitmiş. Bir yıl çalışsam anca bir çene kazanacağım kendime, değer mi diye düşünmüyor değil insan... Kolum acıyor diğer yandan, iğneden herhalde. Ankara iyice soğudu, camı kapatmalı ya, kalkmaya mecal kalmamış. Hani el kol kalkmaz derler ya bir yerden sonra, öyle bir şey galiba. Bu, 'hasretinle yandı gönlüm', şarkısı nasıl bir şey böyle; sinirlerimi bozuyor, dinlemek de dinlememek de...

Filmler ve hayat gelmiyor mu sizin de aklınıza bugün? Birbirlerine benzetir kimileri ya, ne saçmadır. Bir kere hayatın ihtimalleri ile filmlerin ihtimalleri bir mi Alla'sen. Filmlerin insanları bellidir, yönünüzü nereye çevirirseniz çevirin değişmez, oysa hayatta her şey mümkündür, ölümdür tüm olasıkları sonlandıran. Sadece filmlerde daha kısa sürer ihtimaller, hayatta uzun. Olacak olan bir gün mutlaka olur, sadece zaman alır. Belki zamansallıkları benzer birbirlerine bu bakımdan. Ve zamanlı oldukları için kıymetlidir. Düşünün bir, bazı uzun filmlerde sıkılıyoruz, işte, hayat da gereğinden uzun olsaydı sıkılırdık, zaten üşengeç olan insan ırkı iyice tembelleşirdi. Diyelim sonsuz zamanım olsaydı,  ne sevmeye ne gülmeye ne de gidip görmeye zaman ayırırdık. 'Nasılsa bir gün yaparız', derdik. Gördünüz mü; ölüm bizi nasıl terbiye ediyor... Melih Kibar'da ne güzel işler yaptı, gitti...

Heidegger zaman; insandır, diyor. Yani aslolan zamanın kendisi değil, Dasein'ın zamanlılığı, zamansallığıdır, diyor. Gelecek kapalı bir kutudur, henüz yoktur ve tarihi mümkün kılan ölümdür, diyor. Bilemiyorum, henüz hem fikir değilim kendisi ile. Bana fazla kibirli geldi fikirleri, insanı pek çok şeyin, zamanın bile merkezine koyması misal. Yine de sabretmek gerek, hayat bitmeden anlaşılmaz hiç bir şey. Ne de olsa, ancak zaman neyin efsane neyin gerçek olduğunu söyleyebilir, öyle değil mi? Misal, üç kadeh şarap içtim, henüz yeterince saçmalamadığımı düşünüyorum, oysa inanıyorum ki saçmalayınca çok iyi bir yazı çıkacak ortaya. Çıkmadı gitti... Olmadı gitti... Biliyorum, benden sebep çoğu. Lakin, dayanamıyorum insanın kötülüğüne, hani dayanmak neyse de, kabullenemiyorum... Bu şarkı da güzel...

Biraz da masal yazayım, o daha keyifli...

Eylül 16, 2016

Tüh ki ne Tüh!

Bugün değildi be Ferit, bugün değildi... Daha çok vardı... Hele sana daha çok vardı...
Ah, hayat hiç iyiye gitmeyecek artık belli, Ah, gitti çocukluğumun mutluluğundan bir şeyler daha...
Ah, neşelerim, hüzünlerim, aşklarım, şarkılarım, gülmelerim, ağlamalarım...
Ah üzüldüm ne üzüldüm... Ah hiç tanımadan ne yakınmışız... Ah, görmediğine de yanarmış insan...


Allah gani gani rahmet eylesin... 

Eylül 13, 2016

Periler Ülkesine

video

Periler ülkesinden geçerken; yediğimiz içtiğimiz bize, gördüğümüz, anladığımız size. Arkası yarın... 

Eylül 04, 2016

Kuşlar Uçtu

Tam iş yerinden çıkacağım kapı çaldı. Bir adam; sarışın kızıl arasında, uzun boylu, yeşil, kendine yakışan bir tişört ve haki renkli standart bir şort giymişti. Şık görünüyordu. Yanında genç bir kadın vardı;  esmer, hafif çekik gözlü, zayıf, beyaz bir tişört alelade bir pantolon giymişti. "Geç ya da gel böyle", gibi bir şey diyordu adam kadına ben kapıyı açtığımda. Bunu deyişinden mi biraz, hal tavır  görünümlerinden mi bilmem, kız, babasına hiç benzemiyor, diye geçirdim içimden ben. "Buyurun", dedim sonra da."Çevirmenlik ofisi mi?, dedi önce, sonra,  "Merhaba, biz evleniyoruz, eşim Kazak, bu belgelerinin tercüme edilmesi gerekiyor." dedi.
***
Saate baktım, geç kalmıyordum, normal bir hızla bindim trene. Son hastaydım randevu verilen, geç kalırsam bir kaç hafta daha beklemem gerekecekti. Yer vardı, oturdum. Karşımda genç bir kadın vardı; otuzlarında ya var ya yoktu. Pastel, toz pembesi bir göz farı sürmüştü, griye çalan bir kalem çekmişti farın üstüne, tıpkı gözlerinin rengi gibi. Açık mavi, karanlıkta gri olacak olduğu belli iri, hafif dışa çıkık gözleri vardı. Çok güzeldi.  Yanında, tanıdığı olmadığı aşikâr bir erkek oturuyordu. Adam kördü.
***
Hastanenin kapısından girdim. Genç bir erkek yanındaki kadının yanağını sımsıkı öptü, güldü sonra. Kadın da gülüyordu. Bir şeye seviniyor gibiydiler. Bir şey dedi kadın, "ağzını burnunu kırarım"' dedi erkek gülerek. Kadın da gülümsüyordu.
***
Hastaneden çıktım.  Bir kuş bir dala konmak için uçuyordu. Bir başka kuş da aynı dala doğru geliyordu. İkisi de daldaydı, ama birbirlerini görmediler. Kuşlar uçtu, hayat kısaldı. Bir acı bir başka acı buldu kendine, kendini sökmek için. Olmayan bir yaş aktı görünmeden kimseye; daha ıslak, daha sıcak, daha tuzlu. Bir tren hızlıca geçti. Bir adam indi trenden, aynı trene bindi bir kadın. Birbirlerini görmediler. Bir keski indi göğüse doğru, ne kan akıyordu ne de bir iz kalmıştı görünürde.
***

Eylül 01, 2016

Oha!

Başka söyleyecek sözüm yok.

Necmiye Alpay bugün, dünya barış gününde, barış çabaları sebebiyle tutuklanmıştır.

Dünya Barış Günü kutlu olsun. Kim kaldıysa.!

Ağustos 17, 2016

Kime Kadar?

Severek okuduğum, düşüncelerini ifade etmekten, güzel, doğru, adil bir yaşamı savunmaktan başka gayesi olmadığını bildiğim ve inandığım çağdaş edebiyatımızın en iyi isimlerinden, dünyaca ünlü yazar Aslı Erdoğan'ın göz altına alınmasını kabul edilemez buluyorum ve kampanyayı destekliyorum. Bağlantısı burada. 
Kampanyayı başlatan ve isimlerini koyan yazarlar; Hasan Ali Toptaş, Ahmet Altan, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Latife Tekin, Ahmet Tulgar, Ahmet Ümit, Celil Oker, Mehmet Murat Somer, Cem Akaş, Kemal Varol, Mahir Ünsal Eriş, Murat Uyurkulak, Yekta Kopan, Ece Temelkuran, Aslı Tohumcu, Murat Yalçın, Barbaros Altuğ.
Başka bir kampanya destekçisi; 'blogger', yazar, çevirmen, eleştirmen Cem Akaş, bağlantı burada.  

Ağustos 04, 2016

Ağlamak Güzeldir

kaynak: google
Az önce bir arkadaşım Kaf dağının zirvesinden aradı! O ağlıyor ben ağlıyorum o ağlıyor ben ağlıyorum... İkide bir "İyi misin?", diyorum," iyiyim", diyor ağlıyor. Hat karmaşık, rüzgar uğultulu, oksijen az, ağladığına odaklanan ben iyi olduğuna ikna olmadıkça soruyorum...

Oysa insan, yeryüzünden 5642 metre yüksekliğe ulaşınca; adım adım, tutuna tutuna, aşağı baka baka, kayaları ezberleye ezberleye, biraz ileri biraz geri, azimle, dirayetle, planla, disiplinle, inançla, ağlamak ne de güzel olur! O da öyle yapıyordu... Tebrik ediyorum, gurur duyuyorum arkadaşımla!

Evet evet kaf dağı, isterseniz şu bağlantıdan bakın: Avrupa'nın en yüksek noktası diyebiliriz sınırlara bağlı olarak, adı Elbruz dağı, ancak Kaf dağının orası olduğu söylene gelmiş. Teknik bilgisi ile ilgileneler için burası. 

Temmuz 16, 2016

Bilmek ya da Bilmemek

Umut öyle seyredip bekleyeceğimiz bir şey değildir... Umut, istemenin, irade göstermenin, eylemin kendisidir." Nilgün Toker

Uzun bir yol görünüyordu daha önümde. Dağlara ve çimenlere baktığımda sonsuz gibi görünüyordu dünya, yaşam, olan, olmayan ve olacak olanlar...

çambaşı yaylası
Çambaşı yaylası

Böyle yürüyüşlerde aklıma bilmediklerim gelir; ne kadar az bildiğim, bilmek istediklerime yetmeyecek olan ömrüm, bilinmesi gerekenleri bilip bilmediğim hatta... Hem, bilmek; ne için olabilirdi? Huzur? Mutluluk? İnsan acıdan ve kederden kaçar. Yaşamın kısa olduğunu görmesi, bilmesi ve hissetmesi ona sayılı zamanını sevinç, mutluluk ve hazla geçirmesini salık verir, en azından sakin ve huzurla... Ve bunlar için bilmek, olması gereken en son şey gibi görünüyordu bana şimdi, görebildiğince yeşil ve sonsuz haz veren dağlara baktıkça...

Dün gece yaşadığım ülkede olanlar; tahayyülü zor şeyler. Bilemediğim, ve sanırım, bilmek istemediğim çok şey var. Emin olduğum; bugün ön görülen sonuçlarından çok daha başka, akla zor gelen ya da gelmeyen sonuçları olacağı olanların. Bilmekten ziyade hissediyorum; mutsuzum, huzursuzum ve umutsuzum. Bir yerlerde bir yanlışlık var, bunu biliyorum... 

Haziran 30, 2016

İnsanlar, Gündem, Gidenler,

Bir kaç gece önce İstanbul Atatürk havalimanında terör saldırısı olmuştur. Şimdiye kadar kırk bir insan öldü, iki yüz otuz dokuz insan yaralandı.

Son bir-bir buçuk yıldır askeri çatışmalar hariç, doğrudan sivillere yönelik diğer terör saldırıları:

06 Ocak 2015, İstanbul,      2 insan,
20 Temmuz 2015, Suruç,   34 insan,
10 Ekim 2015, Ankara,     109 insan,
12 Ocak 2016, İstanbul,     11 insan,
17 Şubat 2016, Ankara,     29 insan,
13 Mart 2016, Ankara,      38 insan,
19 Mart 2016, İstanbul,     5 insan,
28 Nisan 2016, Bursa,       1 insan,
01 Mayıs 2016, Antep,      5 insan,
07 Haziran 2016, İstanbul, 11 insan,

286 insan yaşamdan koparılmıştır.

Tam yaralı sayısına ulaşılamamıştır, bilindiği kadarı ile bine yakın olduğu düşünülmektedir.
Yaralı ve vefat eden insanların yakınları ya da onlarla ilgilenmek durumunda kalıp, mağdur olan insan sayısına erişilememiştir.  Ortalama bin-bin beşyüz kişi civarı olabileceği düşünülmektedir.
Civarda zarar gören hayvan bilgisine erişilememiştir.
Saldırı etrafında zarar görmüş mal, mülk, aksayan hizmet zararı verilerine erişilememiştir.

Başka bir şey olmamıştır.

Haziran 15, 2016

Demokrasi Dediğin



Hakkı Devrim- Gazeteci (1929, Eskişehir - 15 Haziran 2016, İstanbul)

Sanırım bir on yıl oldu bu sözlerini edeli... Allah rahmet eylesin. Cihannüma köşesini severek okuduğum, bir şeyler öğrendiğim biriydi. Karısına olan aşkı da dillere destandı. Kimbilir, belki kavuşmuşlardır... 

Mayıs 20, 2016

Hayret

@John Stanmeyer, sinyal arayan Afrikalı mülteciler
Durduğum yer benim değil iken,
gidebilecek bir yerimin olmaması ne acı;
gidebilecek bir yerim yok iken hâlâ
ve inatla durmayışım ne gaflet
nihayetinde ölmüyorken yaşıyor olan insanın,
yaşıyorken öldüğünü bilmemesi bu,
bu ne tuhaf bi’ hayret.
-Turgut Uyar

Mayıs 17, 2016

Rus deyince?

Masadakilerden Kudret Abi hariç diğerleri kardeş. Beş kardeş. Baba edebiyat öğretmeni bütün çocuklarına şairlerden isim bulur. Sait, Nazım, Orhan, Aziz ve tabii Turgut. Nazım, adına yaraşır solcu, yeri gelir evlenmesine üzüldüğü abisine minareden şiir okur. Nadir Sarıbacak'ın oyunculuğuyla döktüren bir karakter. Anne babanın depremde kaybedilmesi ile ömrü kardeşlerine bakmakla geçmiş en büyük ağbi balıkçı Sait, Serkan Keskin. Pavyon şarkıcısına aşık, evde inanç özgürlüğünü savunan imam kardeş, Turgut, Tansu Biçer. Senaristi ve yönetmeni Onur Ünlü'dür ki şiir camiası kendisini şiirlerinde kullandığı Ah Muhsin Ünlü adıyla tanır. Ben, İtirazım Var, Sen Aydınlatırsın Geceyi, Beş Şehir, Güneşin Oğlu, gibi filmlerini, ve de şiirlerini çok severim. 

Beş Kardeş dizisi her şeyiyle bildik hikayelerin üstünde, akıl açıcı, harika bir absürd komedi dizisiydi. Ne yazık yaptığı göndermeler, konular, konuların anlatımı bizler için sakıncalı bulunduğundan on üç bölümden fazla ilerleyemedi. Olsun, gün olur devran döner, çünkü dünya yuvarlak. 

İşte, güle güle mutlu olduğum sahnelerden... 

Mayıs 14, 2016

"Hiç Yanılmamışız"


Ayrılık Sevdaya Dahil 

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili
...
yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız

-Atilla İlhan

Mayıs 11, 2016

Yemiyoruz Kuzum

yeğenler
Birinci sınıfa başlayan yeğenim annesine; "Sen kalkma kalkma, uyanma, ben kendim binerim servise", demiş. Ana yüreği pek üzülmüş, gözleri dolmuş da, teyzeler yutmaz! Biz de geçtik o yollardan diyeceğim de, oradan başlamamıştık.

Yolunuzun ve kalbinizin ışığı hep sizinle olsun canlar...






Mayıs 08, 2016

Şefkat ve Gelecek

buyulugerceklik.com
©Daniel Nilsson daha fazlası için
Güzel annelerin güzel günleri kutlu olsun.
Çirkin anne yoktur, kuzguna yavrusu da şahin görünürmüş. Ki, bence kuzgun çok güzel bir hayvandır. Kuzguni siyah denen renge bayılırım mesela.

Diyeceğim başka bir şey:

Annelerin kutsallığına inanmıyorum. Doğurmanın gücüne, değerliliğine, anlamlılığına inanıyorum fakat her hangi bir şeyi kutsal kılmanın onu körelttiğine, mümkün olmayan bir "saf iyilik" fikrine ittiğine inanıyorum.

Neden çocuklar sadece onları doğuranlara aittir? Ya da şöyle sorayım; Neden, bir şekilde bakıma ve korunmaya muhtaç kalmış çocuklar aç, aciz, cinsel, duygusal, fiziksel ve ekonomik ihmal ve istismar altında iken, kadınlar, -doğurmuş olanlar özellikle- evdeki bir kaç çocuğuna sabahları güzel kahvaltı hazırlayıp, akşamları masal okuyor olabildiği için kendilerini "iyi birer anne" sayıyor, saymalı?

Hatırlatmak isterim ki, gelecek sadece "sizin-bizim" olan çocukların omuzlarında yükselmeyecek.
Anlamakta zorlanıyorum; geleceğimiz dedikleri çocuklar hakkında ve üzerinde bu kadar pervasız, acımasız, korkak, zalim olmasını insan ırkının...

Doğurmak, kadınlara özgü muhteşem bir "güç". Bir yavruyu doğuran kadının onu korumaya, eğitmeye, ruhsal ve fiziksel sağlığından sorumlu olmaya çalışması, gönüllü ve istekli olması hatta hayatının anlamı ve yegane görevi sayması çok doğaldır.  Yavrudan sorumlu olan babanın da tabii. -Baba kavramı biraz daha ilginçtir. Afrika'nın bazı ilkel kabilelerinde çiftleşilen erkek değil, varsa kadının erkek kardeşi babalık görevlerini üstleniyor. Yoksa, kadın tek başına ebeveyn oluyor.- Bu bakımdan bir şekilde mahrum olan çocukların, toplumun geleceği için diğer kadın ya da erkeklerin bakım ve şefkatinden de mahrum olması, yetmediğinde devletin bundan geri durması, annelik ve babalık tartışmalarında bir sakatlıktır bence. Anneliğin bir güdü olmadığına dair bir kaç makale okumuş olmakla birlikte, dünya üzerindeki herhangi bir kadının anne ya da değil, bir tek çocuğa dahi kötülüğü olduğu müddetçe, biyolojik ve doğal bir güdü olduğuna inanmam. Öyle olsaydı, tamamen aciz bir insan yavrusunu -kendi geleceğini- koruma güdüsü de olurdu.

Benim çocuğum oldu, ama doğmadı. İki kız kardeş ve bir kaç yeğenin büyümesine çok yakından tanık olmam ve katkıda bulunmam biliyorum ki  "bazı anneler" için çocukları anlayabilmem ve sevebilmem bakımından yeterli olmuyor. Sizleri anlayamadığımızı düşünen anneler, bilmem siz beni anlayabiliyor musunuz; şefkatim kanımdan olmalarından ileri gelmiyor. Onları seviyorum, korumak ve kollamak istiyorum çünkü çocuklar...  

Mayıs 05, 2016

El Kaldıranlar...

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'ın  06 Mayıs 1972'de gece yarısından hemen sonra idam edilmesinin senato tarafından onaylanması.


* TBMM'de gerçekleşen idam görüşmeleri ve oylamalar, BDS yayınlarının 1988 Mayıs baskısında "Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, İdam Görüşmeleri" adlı kitapta yayınlandı. 

Mayıs 02, 2016

"Düş Görebilirsin Uykuda, O Kötü."

                                       
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

-William Shakespeare / Hamlet

Nisan 28, 2016

Kendini Bilmezlik!

Çevre

Yarin mendili nakışlı
Okşadım ellerimle.
Göz göz üzerimde
Çevrenin bakışı.
Çevre ateş içinde
Daralmakta çember
Biz yanarsak beraber yanarız
Seninle, beraber.

Çevre tortop
Vurur sırtıma sırtıma.
Yüksek dağların orada
Çevre yok.

-Behçet Necatigil                                   

Nisan 25, 2016

Denizkızları

Bazen de görmek istediğimiz gibi görürüz. Ben de yüzerken bu canlıyı görsem, hadi o kadar ileri gitmeyelim, bu fotoğrafı görsem, deniz kızlarına kesinlikle inanırım. Fotoğraf hikayesini bilmekle beraber, hala inanasım geliyor. Oysa burada görülen Beluga Siren, bir çeşit beyaz balina türü. Suda attığı yüksek perdeden çığlıklar sebebiyle kendisine deniz kanaryası da deniyor. Değişik vücut ve hareket yapıları gereği su içinde hareket ederken bu tür görüntüleri oluşabiliyor. Deniz memelilerinin kara memelilerinden evrimleştiği düşünülüyor. Beluga balinalarının da bacakları yok olurken oluşan bu kasları, sırt yüzgecinin bulunmaması, ve karın bölgesinde kasılmasını ve yüzmesini sağlayan yağ tabakası görüntüsü bizi yanıltabiliyor. Daha detaylı bilgi ve kaynak için; burası.

Denizcilerin hikayelerini çok görmemek lazım;  suyun içinde böyle bir şey görüp, bir de çığlıklarını duyan hangi erkek ona bir kadın demez ki?!

Nisan 22, 2016

Umarım...

'Hayattan geriye iyi yürekli insanların kelimeleri kalacak.'




"Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan,
şarkı söyleyen bir kuş gelecektir mutlaka." 
-çin atasözü

Nisan 19, 2016

Bazen Çocuklar Bilir: "Pan'in Labirenti"

"Sadece zaman bize neyin doğru neyin efsane olduğunu söyleyebilir. Bazı doğrular da zaman içinde unutulur." *

Tanrı Hermes'in oğlu Tanrı Pan, kırların, dağların, dağların rüzgarının, otların, koyunların, başkaca hayvanların, kısaca doğanın tanrısıdır. Keçi ayaklı ve insan yüzlüdür. Biraz çirkin ve tuhaf bir yüzü vardır bu yüzden onu gören insanlar korkmuş, çekinmiş, yoldaş olmak istememişlerdir. Panik kelimesini de onun adından uydurmuşlardır.  Oysa elinde, sevdiğinin şimdi olduğu sazlıklardan yaptığı flütü, oradan oraya zıplayarak melodiler çalan Pan'in perilerden arkadaşları vardı ve hiç de korkulacak biri değildi,ki, insanoğlunun bilinen kadim hatalarındandır; kimi iyi kimi kötü bileceğini oldum olası karıştırır. Fakat Ofelya, bu küçük kız farkındaymış Pan'in korkulacak biri olmadığının.

Karşılaşmaları bir tesadüf değildi, bütün tesadüfler gibi. Ofelya nicedir konuşacak, anlatacak birilerini arıyordu, Pan'da tam böyle biriydi, bir insan konuşsun o dinlesin... Ancak Pan Ofelya'yı boşuna bulmamış, boşuna anlattırmıyordu. Ofelya Ay ülkesinin prensesiydi. Bir gün dolaşırken ülkesinden çıkıvermiş, kaybolmuş bir daha da geri dönememişti. Dünya zamanında da Ay ülkesinin hikayeleri anlatılmadığı için nereden geldiğini, kim olduğunu hiç bilmiyordu zavallı. Ogün bugün kendini kötülükler, kötü insanlar arasında küçük bir kız zannediyordu. Neyse ki Pan onu tanımıştı.


Öyle ya, o doğada ve doğaya yakın ne varsa bilirmiş, görürmüş tanırmış. Ofelya kaybolduğundan beri onu bulmakta Pan için bir umuttu. Onu bulur ülkesine götürürse belki Ay ülkesinin kralı ona sevdiğini geri verebilirdi. Belki sevdiğini sazlığa dönüştüren kötü dnya krallarını yenebilirdi, diye düşünür dururmuş Pan'da. Bu yüzden Ofelya'yı gördüğüne ondan daha çok sevinmiş. Demiş Ofelya'ya; "Merak etme, evine gitmene yardımcı olacağım, ama dediklerimi yapman lazım." "Tabii", demiş Ofelya. Neden demesin, o da istiyordu artık bu dünya da yaşamasın, olan biteni görmesin. Hem içten içe hissediyordu, başka bir dünya vardı; bütün bunların olmadığı. Annesi acı çekiyordu. Sevmediği insanlar vardı etrafında ve gidecek bir yer bulamıyordu kendisine. Bir kardeşi olacaktı yakında ama onun masumiyeti bile yetmiyordu Ofelya'yı mutlu etmeye, annesinin acısını dindirmeye. Doktor bir amcası vardı, komutanlar tarafından öldürülmüştü, demişti o da giderken: "Emrinize uyabilirdim ama uymadım. Aslında etmiş olmak için itaat etmek, sorgulamamak, yalnız sizin gibilerin yapabileceği bir şey Yüzbaşı."



Yüzbaşı dediği, yeni kocasıydı annesinin. Annesi; "Öyle olmak zorundaydı kızım," demişti Yüzbaşı ile evlenirken, Ofelya'da ses çıkarmamıştı. Ne de olsa annesi hastaydı ve bu Yüzbaşı ona bakabilirdi. Pan, dünya insanlarının korkularını ve sorgusuz sualsiz itaatlerini çok iyi biliyormuş. Düşünmüş, 'Ofelya'yı da ancak bu şekilde ikna edebilirim yapacaklarına.', diyerek planlarına başlamış. 


Ne dediyse yapmış Ofelya. Ormanın en derinlerine yürümüş. En ulu ağacın kökünden koparmış. En yalnız bitkiyi, demiş Pan, onu bulmalısın, annene getirmelisin, yapmış Ofelya. Kimsenin yanına gimediği, sofrasına oturmadığı tok adamın masası bile gelir aklına Pan'in, Ofelya'yı oraya da gönderir. Ay ülkesine adım adım yaklaştığına inanan Ofelya ne diyorsa yapar Pan.


Zaman olmuş, Yüzbaşı bir şeyler döndüğünden şüphelenmeye başlar. Bir şeyler iyi gidiyormuş, Ofelya gülüyormuş, annesi iyileşiyormuş, odasından çıkıyor, daha canlı, daha konuşkanmış. Orman bile daha yeşil, güneş daha sıcakmış sanki. Öyle oldukça yüzbaşı kendisi kendisine sığmaz olmaya başlamış. Çünkü bütün bunlar onu daha belirgin yapıyordu; kibrini, zulmünü, sevgisizliğini, zalimliğini saklayacak karanlık azalıyordu giderek. Karısından başlar ne olup bittiğine bakmaya; hemen yalnız bitkiyi buldurur, atar. Ulu ağacı kestirmeye adamlar yollar. Tok adamın sofrasını aratmaya başlar. Bütün bunların sırf Ofelya'nın başının altından çıkamayacağını da tahmin ediyordu. Herkesi, her yeri aratmaya başlar. Günler geçip giderken bu karmaşayla, bir masumun doğması da aydınlatamamıştı günleri. Kardeşi doğar Ofelya'nın ama babası bitmeyen bitkiyi attığı, en ulu ağacın kökünü kuruttuğu için annesi ölmüştü. Artık bu dünya da yapacak bir işi, sevecek kimsesi kalmadığını düşünüyordu Ofelya. Annesini ondan alan yüzbaşının canım dediği kardeşinden başka belki.


Labirente çağırır Ofelya'yı Pan, son görev için. "Bir damla kana ihtiyacım var", der. Masum olmalı, tek şartı budur Ay ülkesinin. Kardeşin der sonra, kardeşinin parmağından ay kuyusunun suyuna damlatacağız ve kapı açılacak, sen gideceksin artık ülkene. Kapı, ancak en masumlara açılır, henüz yaşama geçmemişken ver kardeşini, demiş Pan. "Bana itaat edeceğine söz vermiştin," unutma da der. Durur Ofelya. Kardeşine bakar. Pan'a bakar, ay ülkesindeki annesini ve babasını düşünür ve yüzbaşıyı düşünür. "Vermem", der. 


Birden gözleri kararı Ofelya'nın. Ne kadar zaman geçmiş bilmez uyanır. Sarı ışıklar altında tavanı uzun ağaçlar kadar uğultulu bir salonda açar gözlerini. Annesi, babası ordadır ve ona gülümsemektedir. Küçük melekler kulaklarında, hoşgeldiniz prensesimiz diyorlardı...

Orjinal ismi: Pan's Labyrinth
Yönemen; Guillermo del Toro,
İspanya, 2006
                                                                                                                                                                          *B.C.10,0000 filminden

Nisan 16, 2016

Hâlimiz...

32’de Elazığ Cezaevi'nde bir Memed’imiz vardı bizim. Kara, kav­ruk bir oğlan. Sovyet sınırındaki bir karakolda askerlik yapmış. Sonra gelmiş memlekete; bir gün kahvede, “Rusların ka­rakolları fena değildi, aç değildiler ” gibi bir söz etmiş. “Ko­münist oldun” deyip bizim yanımıza tıktılar bunu. Beş vakit namazında. Cin gibi bir oğlan. “Okuman yazman var mı?’’, de­dik. “Harfleri tanıyorum da birbirine vuramıyorum", dedi. Okuyamıyordu. Epeyi kaldı bizimle... Bir gün “ne vakit gözü açılacak , ne vakit gerçekleri görecek bu halk” gibisine dertle­şiyoruz. “Baba” dedi, “Bu millet de benim gibi, harfleri tanıyor da, daha birbirine vuramıyor.
Vedat Türkali, Bir Gün Tek Başına, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1975

Nisan 13, 2016

Geçen Zaman

Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım? 
-Şükrü Erbaş

Bu gece yazarım diyordum, uykum geldi. Yaşlandığımı, takatimin azaldığını hissediyorum son günlerde. Ve yaşlandıkça gelecekten elimi çekip geçmişe döndüğümü, geçmişe baktığımı uzun uzun en kötüsü. Geliş olarak türkçeye çevrilmiş bir bilim kurgu filmi var. Çok basit ama çok hoş bir detay var zamanla ilgili filmde. İzlemeyenler kızmasın söylemek zorundayım; film de başka gezegenden gelen canlılar bize bir hediye getiriyorlar fakat bizim bunu anlamamız dillerini bilmediğimiz için epey uzun sürüyor. Karşılıklı dilimizi öğreniyoruz. Biz yazımızı yazıyoruz onlar da yazıyor. Yazıları çemberler şeklinde, bu şeklin üzerinde girintili çıkıntılı şekillerden oluşuyor. Biz de biliyorsunuz, bir doğru üzerinde yazıyoruz harflerimizi. Öyle mi böyle mi derken, bize sundukları hediyenin geleceği görebilme yeteneği olduğunu anlıyoruz çünkü bizim dilimizi onlara öğreten kadın onların dilini öğrendikçe geleceği görmeye başlıyor.


Dil bilimci olan kadının lafı yerini buluyor; dil, düşünme ve algılama biçimimizi belirler. Bir çember üzerinde harfleri yerleştirerek yazabilir miydik sizce? Eğer çemberin hangi noktada tamamlanacağını, kelimeyi tamamladığımızda çemberin hala tam bir yuvarlak olacağını hesap edebiliyorsak, olabilirdi elbette. Bunun için de geleceği, birleşmenin düzgün olup olmayacağını görebilmemiz, yani zamanı bir doğru, düz bir çizgi, bulunduğumuz an olarak değilde, evrenin hali gibi döngüsel, eğilip bükülebilen, üzerinde ileri geri gidilebilen bir boyut olarak algılıyabilseydik yazabilirdik öyle bizde. Yani öyle yazmayı biliyor olabilseydik, öyle algılardık zaten. O zaman böyle geçmiş gelecek sorunlarımız da olmazdı. Bu arada bu açıklama filmde geçmiyor. Yalnız film, öyle güzel bir bilim kurgu tadı bıraktı ki zihnimde, benzerini bulamadıkça film izleyemiyorum ne zamandır.


Nisan 10, 2016

Aile

© Rene Maltete, *Fransa, 1960'lar.
Aile,
Doğmak,
Büyümek,
Yaşamak,
Ölmek,
Sevmek,
Nefret,
Onlar,
Bizler,
İnsan,
İnsanlar,
Hayat,
Aşk,
Zaman,
Geçmiş,
Gelecek...

Nisan 07, 2016

Dönüş Filmine Ağıt

Türkan Şoray'ın hem başrolünü oynadığı hem de yönettiği Dönüş filminin sonunda kocası (Kadir İnanır) onu öldürmeye gelir koşa koşa Alamanyalardan. İkinci gidişinden sonradır bu gelişi. Yanında Alman karısı ve ondan olan çocuğu ile beraber. Köye yaklaştıkça bir türkü çalar, adam torpidonun gözündeki silahını kontrol eder. Arkada bıraktığı karısı; köyün ağasının yatağına girmediği için dile düşürülmüş, çocuğu öldürülmüş, tarlaları yakılmış, köylülerce taşlanmış ve nihayetinde kocasına "kahpe" diye geçilerek ölümünün onun elinden olması istenmiştir; en sevdiğinin elinden.
Köyün ağası Bilal İnci, bir yerde bağırıyordu;
- Şuralar benim, istersen senin, gözünün gördüğünce senin!
- Senin elinden mezar olsa istemem, diyordu Türkan Şoray.

Kim olsa boyun eğerdi ağanın yaptıklarına, kim olsa... Ama Gülcan beklemişti döneceğim diyen kocasını. Çocuğu öldürüldüğünde ağanın adamlarınca, ölüsünü gömmüyor günlerce. Kadınlar, ağalar, büyükler, çocuklar geliyor açmıyor kapıyı, elinde tüfek kapının arkasında bekliyor. Sonradan okuma yazma öğrendiği köyün öğretmeni ikna ediyor; "sana öğrettiğim bir harfin hatrı varsa aç kapıyı, ver çocuğu gömelim", diyor. Hatır, Gülcan'ın acısını delip geçiyor...


Bu sabah her sabah geçtiğim yaya geçidinde bir araba durdu ben geçmeye hazırlanırken. Bir gün bu ülkede yaya geçidinde araba durursa bir şeyler değişmeye başlamıştır, derdim kendi kendime. Baktım; plakası Alamandı.
***
Bir arkadaşım bir hikayesini anlattı; kim olsa senin yerinde öyle yapardı, dedim. Baktı; "ama ben baştan beri çok az kimsenin yapacağı şeyleri yaptım, sen de öyle demiştin hani," şimdi, "kim olsa", olmak haksızlık değil mi, dedi... Dedim; böyle işlerde hak, işlenmeyen bir konudur. Yüzlerce kelime, onlarca cümle vardır söylenebilecek yaşayanlar için, bir tek ölüm bize söz bırakmaz, ve biz birini tutarız söyleneceklerden çünkü, onu seçeriz...
***

"oğul, bu günler kan lekeleri
ölen arkadaşları kimse unutturamaz
kimse, hiç bir şeyi unutturamaz
ve avutmaz çinileyen güzel gün bizi!
bir ağaç gibi burdayız ve işte konuşuyoruz
en sıkıyönetim altında ve en yüksek gürültüyle
bahçede güneştesin, susamış olmalısın."
***
"dönersen ıslık çalarsın
yol uzun, su karanlık
otur bir çardak altına
bırak biraz yağmur yağsın."

Ergin Günçe

Cemal Süreya; "Ergin Günçe bir savaşçı gibi değil de, bütün hesaplarını vermiş eski bir uygarlık gibi konuşmaktadır"
Daha kırklarını aşmadan kaybedilen bir insan için söylenebilecek ne güzel bir sözdür bu. 

Nisan 04, 2016

Yaş Günü

Doğum günüm kutlu olsun. Henüz devamını bilmemekle birlikte, bunca "şeye" rağmen, henüz, hala diyorum ki; iyi ki doğmuşum... Denizi, çimenleri, papatyaları ve diğer çiçekleri, nehirleri, şelaleleri, atları ve ağaçları seviyorum... En çok doruk ormanlarını ve uçsuz bucaksız sarı çayırları, aşağıdaki gibi... Kötülük çok, bitmiyor, değişmiyor, fakat bunlara baktıkça bir an ferahlıyor ya insan, değer diyebilmek güzel... Bir sevenim bana hediye etmiş doğum günüm için, ben de size dinleteyim: Fazıl Say çalıyor, Cemal Süreya yazmış, Seranad Bağcan söylüyor, daha ne olsun ki...

Çambaşı yaylası-Ordu

Nisan 01, 2016

01 Nisan!

Hayat güzel, insanlar mutluymuş. İnsanın insana ettiği güzelliği yağmur çimene, bulut yağmura, güneş buluta etmiyormuş...

@Marcin Sobas 
Şaka şaka, 1 Nisaaaaan!

Mart 29, 2016

Serçeler...

Manzaralara verilen romantik anlamlar bizi biraz da viran eden. Oysa  bu fotoğrafta sadece Ay, Jüpiter ve Venüs bir arada görülmektedir. (kaynak) Hepsi bu; gökyüzünde bulunan üç gezegen. 

"Huzurunu yaşadığı günde bulamayan insana kurtuluş yoktur.", demiş Yusuf Atılgan. Ben yıllardır böyleyim; ya geleceğin kaygısı, ya geçmişin kaybolmayan örselenmeleri... Hayat hiç sürpriz yapmadı bana. Ucunu gördüğüm hiç bir yol yön değiştirmedi. Hiç, birden kapı çalmadı. Olmayacak olmadı hep... Ya peşinden koştuklarıma kavuştum, ya hayal kırıklıklarıma ağladım, verdiklerine şükrettim ama sürpriz olmadı... Hep koştum. Delicesine. Soluk soluğa kaldım, yoruldum, düştüm, yine de bırakmadım. Tutanamayanlara hep kızdım. Hayatın bir ucundan olsun tutmak istemeyenleri ne anladım, ne kabullendim. Onlar; nasıl olur da bu kadar pervasız olabilirlerdi... Çünkü, ben bırakırsam, biliyordum, yuvarlanacağım yer çocukluğum olacaktı. Dedemin yeşil gözleri, anneannemin sıcak elleri. Artık aynı yerden akmayacak derelerin serin suları...  Alabileceklerimin peşinden de koştum, hiç umut vaat etmeyenlerin de. Yalan yok, sevildim de, sevdim de, ama hep biraz eksik kaldı, eksik bıraktım, geçmişi silemeyen her insan eksikti benim için. 

Ankara soğuyor, pencerenin demirine serçeler kondu. İki yıldır ekmek kırıntıları koyarız, özellikle kışları. Sanırım onları arıyorlar, ama evde ekmek yok, veremedim bir şey. Tarık Akan'ın töreni var televizyonda. Bir arkadaşı hem konuşuyor hem ağlıyor. Ben de. Çok içimi yaktı bu yüz yüze dahi gelmediğim adam,(uğurlar olsun) sanki masumiyetimden bir parça daha koptu. Sanki gidenlerle ölünmüyor ama, kalanlarla da yaşanmıyor gibi... Genco Erkal 'yaşamak' şiirini okuyor şimdi. Elli kere okudum bu şiiri, yine de ciddiye alabildiğimi sanmıyorum yaşamı... Zamanın zalimliğine meydan okudum, her seferinde kaybettim. Şimdi, artık, kabullendim; sen kazandın zaman. Aldıklarını geri vermeyeceğini biliyorum, artık savaş bitti.


"Örselenir, zedelenir ne kadar kollasan / Bu büyülü nakışlar bir tutam toz olacak" 
-B. Necatigil

Mart 26, 2016

"Her Neyse..."

Ben Ruhi Bey Nasılım

I

Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
Büyük bahçelerin küçük içinde
Saksılardan birinde
Gördüm de
Uyurken uyandırılmış gibi
Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakken ki
Dikkati ve tedirginliği mi.

Bekler mi beni
Her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen
Bir sürü yaz gününün içinde
Acaba bekler mi beni
Uykularım, o sonsuz uykularım
...
Korkmuyorum artık solmaktan
Solmaktan ve solgunluktan
Gelmişim nerelerden böyle
Kurumuş bir dere yatağı gibi
Ya da pek kurumamış da
Baygın, hasta ya da cançekişen
Çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında
Ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini
Yorgun düşerek taşımaktan
Ve ne çıkar ayırmasam kendimi
Suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan.
...Ama sessizlikten başka ne bulmuşlar
Önemsiz bir iki anıdan başka
Ya insan kılığında ya da bir dekor taşkınlığında
Sorarım ne bulmuşlar
Çoktan yeni bir umuda dönüşmüştür onlar da
Anılar.

Oysa bambaşka şeyler olmalıydı ağaçta
Kazılmış, oyulmuş yerlerinde ağacın
Buruk mayhoş, daha çok da bir zehir tadındaki
Bir şeyler olmalıydı. Ve sanki
Yıllar var ki saklamışım orda ben

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi

II

Ve her şey hızla yetişti sonra
Sarı bir günün kahverengi yarınına.
Yıkılmış bir ağacın üstünde yıllarca oturdum da
Gözleri avına benzeyen bir avcıydım sanki
Ağaç da çürümüş zaten
Kazımış, oymuş bir yerlerinden gelip geçen onu
Ağaç mı, içi yıllarla dolu bir kutu mu
Çözmek için mi acaba içlerindeki bir gizi
-Gizi mi, bir giz gereksinmesini mi-

III

Ve her şey dönüştü işte
Kahverengi bir çarşambadan
Sapsarı bir cumartesiye.

Ansızın bir rüzgar çıktı demin
Çölde yanıt arayan alaycı bir rüzgar
Kolalı bir örtü gibi acıtıyor yüzümü
Yakıyor gözkapaklarımı da
Toplayıp getiriyor anılarımı bir bir
Uzun yolları hiç sevmeyen anılarımı.

(Kaç türlü girilirdi anılardan içeri?
1 - İşte bir zambağın özsuyunun içilişi gibi
2 - Süt emer gibi bir memeden
Bütün renklerin ve bütün kokuların bir anda bilinişi
3 - Dibini kazıyor alanlar: dünyanın iç çekişi.)

(Ansak mı anmasak mı
Yeri mi şimdi değil mi
Bir tren yolculuğunda ve her yerde
Her şeyin ya da hiçbir şeyin hiç mi hiç çekilmezliğini
...
Ansak mı anmasak mı acaba
Yeri mi şimdi, değil mi
Sırasını bekleyen bir kadının, hasta
Gereğinden fazla abartılmış yüzünü
Besbelli iğrenirdiniz
Çevirirdiniz gözlerinizi yer tahtalarına
Bir duvar saatine ya da kapıya
Telefona bakardınız, tırnaklarını incelerdiniz uzun uzun
Kısaca
Kaçınmak isterdiniz o yüzden -ama bitmedi-
Gördünüz, görüverdiniz bir daha
Sıyrılmış acılardan ansızın
Sevecen, durgun, sade

O yüzü
Belki de, orada, acele
Karar verdiniz
Bir anneniz olsun isterdiniz böyle
Ve belki sarılıp öpmek isterdiniz onu
Her neyse...
...

-Edip Cansever, 1976

Mart 20, 2016

Ha Shakespeare Ha Sen

"Onun onulmaz bir korkak olduğunu o an anladım. Geveleyerek kendine dikkat etmesini söyledim ve dışarıya çıktım. Korku içindeki bu adam, korkak sanki benmişim, Vincent Moon değilmiş gibi sıkıntı veriyordu içime. Tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. Bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksız sayılmaz; gene bu nedenle tek bir Yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. Belki de Schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. Shakespeare bir anlamda o sefil John Vincent Moon'dur."
- Jorge Louis Borges, Kılıcın İzi

Mart 17, 2016

İnsanlar da iyi...

Bugün merdivenlerde kör bir kadın ile karşılaştık. Ben iniyordum o çıkıyordu. -Ayağımı yere sert basarım ben, önce topuğumu basıyorum galiba.- Bugün de topuğumu yere basmamla onun çığlık atması bir oldu. Özür diledim, korkutmak istemedim, üzgünüm dedim. Gülümsedi, bugünlerde daha hassasım seslere karşı, sorun değil, bombadan herhalde, korkuyorum, dedi...

Mart 14, 2016

İyiyim iyi, bir şey yok.

Bugün Ankara'da bir aracı bomba ile patlattılar.
Yakınında bulunan insanları öldürmek için.
Hatta, belediye otobüsüne yakın patlattılar aynı anda daha çok insanı öldürebilmek için.
Ben iyiyim.
37 insan öldü. Onlarcası da hastahanede.

2003 yılında da çalıştığım binaya bombalı araçla saldırı olmuştu. O zaman da bir şey olmamıştı eh, şimdi yazdığıma göre.

Bir zaman aralığı belirlemeli diyorum. Mesela, şu kadar süre buraya yazmazsam bilin ki artık iyi değilim. İyilik meselesi de değil, bir şey değilim artık, yani yokum kısaca. Nasıl mı yok, yok işte, bildiğin yok.  Düşüncem bu meseleyi, yani süreyi. Netleşince yazarım buraya. Bize ne de diyebilirsiniz tabii, olsun ben düşüncem.

Bir şey daha geldi aklıma o gün de düşünüp anlamadığım; şu aşağıda gördüğünüz resim binanın önü, -valla dışarı çıkınca bana bu kadar kötü görünmemişti, ben öne değil binanın arkasına doğru koşmuştum gerçi-,  neyse konuyu dağıtmayalım. Dediler ki o zaman haberlerde; binanın önünde yirmi dört araç yanmış. On bir kişi  ölmüş.
Ölenlerin üçü içeriden onu biliyorum, ya geriye kalan sekiz kişi, onlar nereden. Yanan yirmi dört araçtan mı, ışıklarda bekleyen yayalardan mı, caddede o an bulunan insanlardan mı.
Öyle işte.



Mart 11, 2016

Yürüsene Olum!

Amed, Eylül-2016, Av. Hasan Erdoğan

"...ona şaşıyorum,
biz sanki hiç tanrı görmedik
hadi hiç görmedik diyelim
çok doğru
tanrı da mı hiç görmedi bizi..."

- Arkadaş Zekai Özger
Çelişkili Kötü Şiiridir' şiirinden. 







                                                                                                                

Mart 08, 2016

Mart 05, 2016

Sevgi

"Sen öğretmenini sevmiyor musun?"diye sordu bu sene ilkokula başlayan küçük kız dördüncü sınıftaki kuzenine. Kuzen ödevlerini yapmak istemiyordu, küçük yapıyordu. Adamın küçük oğlu babası ile küsmüş. Küs oğlunu bir gece, hayatından endişe ettiği için,  bir kaç kez aramış babası. Oğlu ve eşi bir müddet sonra cevap dönmüş; mesajla. "Biz iyiyiz." yazmışlar. Yüzüme baktı gözleri nemli; "belki ben iyi değildim, öyle değil mi", dedi. Karısı geçen yıl vefat etti adamın. Ölmeden kısa süre önce küs oğlanın karısıyla büyük oğlanın düğününde kavga etmişler. Ertesi akşam, üst katta uyuyan küs oğlan çok öksürmüş, sabaha kadar yatakta oturmuş anne. Sabah gelin evden çıkmış annesi küs oğlanın yanına... İlkokula  başlayan küçük kızın bir küçüğü, dört yaşında, annesinin memesinin yeni doğan tarafından işgal edilmesini hazmetmeye çalışıyordu. "Okulda neler yapıyorsunuz?"dedim. "Yüzümüzü boyuyoruz, kedi resmî yapıyoruz, kağıttan yuvarlak kesiyoruz, boyuyoruz." "Ne renk boyuyorsunuz?" "Meme rengi," dedi ciddiyetle. "A, öyle mi, ilginçmiş. Ee, yazın plaj ne güzel oluyor değil mi?" dedim ben de aynı ciddiyetle.  "Evet, ben kumdan meme yapacağım yazın." diye devam etti ortanca. "İyi peki, hadi uyuyalım. Kucağıma gelcek misin?" "Tamam, uyuyalım. Ben de memeyi uyutayım; uyusunda büyüsün meeme, uyusunda büyüsün..." 

Mart 02, 2016

Posta!

                         02 Haziran 1958 
Doçentim;
Mektubunuzu aldığım gün "İnce Memed"'in üçüncü baskısı çıktı. Bu da bir iki ay içinde biteceğe benziyor. Benim bugünlerde çok işlerim oldu. Bu yılki Yunus Nadi mükafatı romandı. Kırk roman geldi. Çoğu güzeldi. Ben okudum. İçlerinde o kadar güzeller var ki, hele birkaç köy romanı var ki, şimdiye kadar böylesine iyileri bizde yazılmadı desem yeridir. Juri 28inde toplanıyor ayın. Bana gelince benim yeni roman ilerliyor. Büyük işe giriştim. Onun için umudum büyük değil. Bir denemede böyle olsun... Derken ömrüm denemelerle geçecek. Yok, bundan sonrası doğru düzgün roman olacak. "Sazlık" yahut "Akçasazda Bir Tümsek" üç cilt. Kocaman, yani destan. Şu burnumun büyüdüğüne gelince, atıyorlar. Büyüdü ya, o kadar değil. Neden öyle diyorlar biliyor musunuz? Eskisi gibi meyhanelere gitmiyorum. Kapı kapı değneklemiyorum. Vaktim yok. Kimseyi evime çağırmıyorum. Evimin adresini çok kimseye vermiyorum. Siz burada olsanız bu hal hoşunuza giderdi ama çoklarının hoşuna gitmiyot. Bence bu burun meselesi değil, vakit meselesi... Neyse onlarla uğraşacak değilim. Sizleri çok özledim. Dünya gözüyle bir daha görsem, diyorum. Başka bir şey istemiyorum. Bir yanımda ıpıssız bir boşluk var. Ne yapacağımı bilemiyorum. Artık ilk defa, doğru dürüst bir şeyler yazabileceğimi hissediyorum. Çok selam. Baki selam.

Hiç sormadım tercüme kolay oluyor mu? Bana uzunca yazsanız ne olur?
Göğçeli 

Sözcükler dergisi özel sayısı: Edebi Mektuplar. s.55, Mayıs 2015, Yaşar Kemal'den Güzin Dino'ya* mektup.

Güzin Dino, çevirmen, yazar. Ressam, karikatürist, yazar, yönetmen Abidin Dino'nun karısı. Hani şu, mutluluğun resmini çizmeyen ressamın... 

Şubat 28, 2016

Yorgunum

Carl Sagan'ın kendi sesiyle "soluk mavi noktamız" Bu; bizim, tek evimiz. 



Ey güzel Dünya, sen nasıl yorulmadan ve bıkmadan dönüyorsun hâlâ, şaşıyorum ben...

Geçenlerde bir arkadaşım, "Gelecek için umudum var çünkü insan soyu önümüzdeki bin yıl içinde tükenecekmiş,"dedi. Benim de...

Şubat 25, 2016

Değişmeyen Tek Şey

Böyleydim.
Türkan Şoray-Tatlı Meleğim filminde.
Böyle oldum. 
Türkan Şoray-Tatlı Meleğim filminde.
Yok yok öyle değildim, ama böyle olmuş olabilirim.

Bugün aynaya bakınca Tatlı Meleğim filmi geldi aklıma. Çerçeveli gözlük takmak çirkinlik simgelerindendi Yeşilçam filmlerinde. Kadın, güzelliğinin farkına varmaya başladığında önce gözlük atılır, biraz kilo verilir, saçlar illa farklı renge boyanır, düz düz değilde hafif esneyerek ve yavaş yürünür, sık sık gülümsenir, göz süzülür, yukarıdan yukarıdan ve  tane tane konuşulurdu. Oysa çerçeveli gözlük takanlar, akıllı ama çirkin, hızlı konuşur, çok yer dolayısıyla tombul, giyimi pespaye, erkekleri görmezden gelir, kitap okur, içine kapanık, iyi ama huysuz tipler olurdu.

Ben de düzene uyup çerçevesiz gözlüğüm yerine çerçeveli gözlük aldım. Kadehimi değişmeyen tek şeye; değişime kaldırıyorum! 

Şubat 22, 2016

Emir ya da Karar

Şiddet uygulayanların "emir kuluyum" bahanesi ile sorumluluğunu reddetmesi bir "insanlık davranışı" olsaydı tarih, Nazi subaylarını-savaş suçlularını yargılamazdı. İnsan olmanın en büyük ifadesinin "düşünerek karar verebilen yaratık" olduğunu en bilmezimiz bile savunuyorsa eğer, hangi otoriteye itaat ediyorsak edelim yaptığımız her hareketin tek sorumlusu vardır: Kendimiz. 
Bize vurana karşı kaldırdığımız elin sebebi bize vurulması değildir, kendimizin karşı vuruşu yapmaya " karar vermiş" olmasıdır. Hangi nedenle hareket ediyorsak edelim, hareketi yaratandır sahibi.

Şubat 19, 2016

Dallar ve Hatıralar

Ihlara vadisi, Güzelyurt
Gün Sonu Konuşması
...
Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime
Diyorum ki işin acele
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan
Çünkü hatıralar kuşlar gibi
Dal ister konacak

...

-Oktay Rıfat

Şubat 16, 2016

Konuş Çocuğum

Konuş Çocuğum
...
Yıllarca yankısız aynalara
Düşmekten aşındı yüzümün çizgileri
Sesim yitirdi sevincini
Örselendi dilimin inceliği
Yanlış yüreklere söz düşürmekten.
Odalar odalar odalar...
Emdi ömrümün ışığını, köreltti
Tedirgin bir gölgeye dönderdi beni
Yüzünü yoluma tut çocuğum
Ben buradan gideceğim
Dağıtsın sesinin duru rüzgarı
Dünyayı daraltan bu yapışkan sisi
Üfle soluğunu yüreğime
Konuş çocuğum.

Susan bir türküyüm nicedir
Evler çarşılar içinde
Duruşum gurbet yürüyüşüm el
Gülüşüm hayat kırgını, kapalı, yarım
Kederim uzak insanlara...
Yaşamak bu iğdiş göklerde buruşuk
Yağmuru alınmış bir güz bulutu
Al, rüzgarının mavi kanatlarına
Beni ülkene götür çocuğum.

-Şükrü Erbaş, 1985

Şubat 13, 2016

Mesele İş Yapmaksa


İzlanda'da bir turist mektubunun adresini tam olarak yazamadığından, adresi tarif eder, postacı da anlar ve mektubu ulaştırır.

Şöyle diyor üzerinde:

Ülke: İzlanda
Şehir: Buderdalur
İsim: Bir at çiftliği, İzlanda/Danimarka'lı bir çift'in. Üç çocukları ve bir sürü koyunları var.
Sonra yol tarifini detaylıca çizer ve ekler: Danimarkalı olan kadın şehirdeki süpermarkette çalışıyor.

-kaynak

Şubat 10, 2016

21:29

'Dexter' dizisinde mantığı temsil eden Dexter ile duyguları temsil eden Isaak'in sohbeti. Görsel ve devamı: 

Isaak: Sanırım kalbimiz, bizim bilmediğimiz bir şey biliyor. 
Dexter: Belki de kalbimiz yanılıyor.
Isaak: Sanmam. Aşk zahmetli olabilir. Hatta uygunsuz bile olabilir. Ve tehlikeli olabilir. Yapmayı hayal bile etmediğimiz şeyleri yaptırır bize. Ama yanlış mıdır? Bu, sonumuzun nasıl olduğuna göre değişir, değil mi? (Tamamlayıcı müzik.)