Aralık 26, 2015

Hoşgeliyorsun Brezilya

Üç yıl önce bu zamanlar Kuzey Amerika'nın küçük bir şehrinin küçük bir odasında sarışın bir kız ağlardı sık sık yatağında.
Kıta'nın aşağılarında bir ülkede bir erkek için.
Kahverengi ile yeşil arasındaydı gözleri, ağlayınca iyice sulanır, içinde hala yeşil sazlıklar kalmış sonbahardaki göletlere dönerdi. Üzülürdüm, üzülürdüm de diyecek bir şey bulamazdım o lanet İngilizce'de. Anadil demek ne demek o zamanlar anlamıştım. Bir başka dili ne kadar iyi bilirseniz bilin, duygularınızı ifade etmeye yatkın olduğunuz, ağladığınız, güldüğünüz dilde ifade edemeyişiniz sizi dilsiz bırakıyordu öyle. Bakardım öyle oturup ona ağlarken. Bir gün dedim, hadi gel bizim 'House and Wine Sport'a gidelim. O çikolatalı kekten yiyelim. Sen ye, derdi önceleri, Olur mu öyle derdim, düşünsene siyahi bir yakışıklı gibi duracak o kek, tabağın ortasında, sonra Norveçli, bembeyaz bir sarışını dondurma diye koyacaklar yanı başına. Bir hayal et şu birlikteliği...  Nasıl anlatıyordum bilemiyorum ama her seferinde gülerdi. Suratıma bakardı, sanki, Allahım sen sabır ver, der gibi. Ama kalkardı ama gelirdi ama yerdik o kekten... Bildiğin katı, kökü pişmiş bir 'browniydi', ve yanındaki dondurma da berbat, süt tozundan yapılma olurdu.

Şimdi geliyor dünyanın öbür ucundan. Atlantik Okyanusu'nun üzerinde bir yerlerde  olmalı. Bu yılbaşı ona İstanbul'un en güzel suflesini yanında güzelim maraş dondurması ile yedirme telaşındayım şimdi.

İyilikle dolu yeni bir yıl dilerim. İyiler daha iyi olsun, kötüler iyi olabilsin umarım.

Sevgiyle,

Aralık 23, 2015

Yüzergezergillerden

Salyongazlar nesli tükenmekte olan canlılar arasına alınmış. Haberin detayı şurada.

Nam-ı diğer sümüklü böcekler demeyelim lütfen, kabuklu olanlarına salyangoz, olmayanlarına sümüklü böcek deniliyor ki onlar da kendi aralarında epey çeşitli. Aynı aileden olmakla birlikte aynı değiller hani. Hareket etmelerini sağlayan ve yaşamları için elzem olan ardında bıraktıkları sıvı nedeniyle onlara bu ismi takmış bilmiş insanoğlu. Bu sümüğümsü sıvının oluşabilmesi ve uygun nem dengesinde kalabilmesi için bulundukları çevre şartlarının tamı tamına uygun olması gerekiyor. Nemli, karanlık, koyu yapraklı ortamları seviyorlar ya da oralarda yaşayabiliyorlar, ve örneğin havanın 17 derece olması gerekiyorsa tam öyle olması gerekiyor ve dünya artık onlar için uygun bir yer olmaktan çıkmış...

Çocukluğumun korkulu bir hatırasıydı salyangozlar bu habere kadar, ne tuhaf. Fındık hasadı yapılırken yağmur yağdığında, "şimdi gene her yer salyangoz dolmuştur", derdik dedeme, "ne yapıyor hayvanlar size çocuğum, kabuklu zaten alın koyun kenara", derdi o da. Yaprağın arasından fındığı gördün, elini uzattın, uzanabilmek için diğer elinle dalı tuttun mesela, elinde vıcık, gıcık bir şey. Aha bu hayvancık oradan kafayı uzatmış...  Vuruverirdik, onlarda kabuğuna büzüşür düşerlerdi yere. Sevmiyorduk onları, sanki orası bir tek bizimmiş gibi. Kendimi suçlu hissediyorum şimdi, ortam nedeniyle en çok Karadeniz bölgesinde bulunan bu hayvanların dünya üzerinde nesli tükenme tehlikesi içinde olduğu için. Oysa bir seferde yüz-iki yüz yumurta bırakan bu çift eşeyli, yani çiftleşmek için karşı cinse dahi ihtiyaç duymayan hem dişi hem erkek canlıların neslinin tükenebilmesi demek, dünya iklim düzeyinin ya da mevcut yaşam koşullarının ciddi değişmiş olması demek-miş. Üstelik yüzergezer bir canlı, yani hem karada hem denizde yaşayabiliyor. Öyle böyle değil hani ona bırakmadığımız yer yeryüzünde... 

Bilim adamları neden bu kadar paniklemiş, makaleler, araştırmalar, uyarılar neden birbiri ardına imiş ki bu yıl içinde yüz kırk makale yazılmış bu konuda; türlerin birbiri için gereklilikleri teranelerini nedense biz insanlar artık dikkate almıyoruz. Yok efendim bir çok kuş, balık benzeri canlı salyangozlarla besleniyormuş, etçil kara salyangozları böcek dengesini sağlıyormuş, ya da yere düşen yapraklarla beslenen otçullar da çürüme dengesine yardımcı oluyormuş filan, bizi pek etkilemiyor. İlgili haberin sonunda da yazıyor; evet, salyangozlar da pek çok tür gibi büyük bir yap-bozun bir parçası, ancak onların bize söylediği çok büyük bir şey var; onlar, buraya nasıl geldiğimizi ve nereye doğru gittiğimizi daha iyi anlayabilmemize yardımcılar... 

Mesela, kalsiyum karbonattan oluşan kabukları öldükten sonra bile uzun süreler kaldığı için geçmiş ekolojik dengeler ve yapılar için bize çok şey anlatıyormuş. Özellikle su içinde yaşayanların kabuklarından okyanus yaşamı ve canlıları için çok şey çıkarılabiliyormuş. Hatta su içindeki salyangozun kabuğunun oluşumunda bir sorun var ise, bu, o okyanusun başının büyük belada olduğunun göstergesiymiş. Kara salyangozları bize evrimin oluşumu hakkında bilgiler veriyormuş. 

Makale yine insanoğluna başka bir açıdan pay da çıkarmış, diyor ki; eğer bu minik hayvanlar astronomik boyutlarda yok olmaya başladıysa, biz insanlar kendimize sormalıyız, "sıradaki nedir? Çünkü bu, dünya üzerindeki çarpıcı değişimi görmemiz için bir şanstır diğer yandan, aksi takdirde fark edemeyeceğimiz çok ciddi semptomların habercisidir." 

Lakin, bu yazının amacı bambaşkaydı, yıllar önce büyük ekranda gözlerim dolu dolu izlediğim bu sahneyi sizlerle paylaşmak. +on sekizdir uyarıyorum. 

video

Aralık 20, 2015

Köpekli Adam

Sait Faik'in Burgaz Ada'daki evinden.
"Bu kavanoz dipli dünyada hastalık illeti de gelir fakirin gırtlağına yapışır." 

Özgü Namal'dan Ozan Güven'e, Songül Öden'den Ayla Algan'a, Nihat İleri'ye, Nur Sürer'e, Nilüfer Açıkalın'a  izlenmesi gayet keyifli oyunculardan oluşan yıllar önce TRT'de yayınlanan Havada Bulut dizisini şiddetle tavsiye etmek istiyorum sizlere. 'YouTube'da otuzar dakikalık on bölüm halinde yüklemişler. Rüştü Asyalı, Altan Erkekli bile görünüyor arada... Bazı oyuncular bu dizide para almadan, Sait Faik ve onun hikayelerinin hatırına oynamışlar; Nihat İleri, Ayla Algan gibi. Hele bölüm başlarında bir kız çocuğu kovasına bulut doldurup evine getirmiyor mu, gerisine dalıp gidiyorsunuz...

"Ne mutlu sana; aşk nedir bilmiyorsun. Bilsen ne zor, der köpeğine..."

Dizi, Sait Faik Abasıyanık'ın Havada Bulut ve diğer bazı hikayelerinden derlenmiş, senaryosunu Ayfer Tunç yazmış. Sait Faik'in kendisi de hikayelerin içinde, onun da hikayeleri yazan bir adam olarak anlatıldığı çok keyifli bir kurgusu var. İkinci Dünya savaşı döneminde
Sait Faik'in Burgaz Ada'daki evinden.
İstanbul'lu Marika'nın, Yorgiya'nın, at arabacı Kamil'in kızı Ayşe'nin, pavyoncu Seher'in, ona yangın Bayram'ın, Bayram'ın karısını, çocuklarının, yedi bela Gülizar'ın, Madam Todori'nin ve muharrir köpekli adamın kendiliklerini, birlikteliklerini, mahalleli yaşamlarını anlatır durur. Hele hele bir Katina (Hülya Gülşen Irmak) var ki, tekrar tekrar izlemişimdir oyunculuğunu, diyaloglarını... Çok leziz, çok esaslı, çok içli, samimi, kaliteli...

"Fakirin çanı az çalarmış. Bak, sustu."

Biliyorsunuz Sait Faik yaşamının çoğunu Burgaz Ada'da geçirir. Burgaz adanın Kalpazankayalıklarının şimdiki balık restoranı o zamanlar Sait Faik'in köpeğiyle bol bol vakit geçirdiği bir kahvehaneymiş.

"Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi ki..."

Sait Faik ve Havada Bulut kitabına 
dair yazdığım diğer yazıları için;

Aralık 17, 2015

Kahverengi Gözlerin...

Uzun bir tünelde arkamda kalan ışıklar misali azalan umut, neşe ve iyilik halimin yok olmasına bir parça iyi gelecektir güneş. Böyle düşündüm. Biraz çıkıp yürüdüm. Daha yürümeye başlamadan dizlerimin tutmadığını, tutmayacağını anlıyordum. Bir ruhumun olduğunu o gün anlamasam da, emin olduğum anlardandı. Ruhum ağrıyordu. Dizlerim ağrımaya başladı. Ben de oturdum.

© Daniel Nilsson daha fazlası için

Aralık 14, 2015

M.Erksan ve Kuyu filmi

Susuz Yaz (1963)


"Sinema elbette eğlence içindir öncelikle. Konferans dinlemek isteseydik üniversiteye, vaaz dinlemek isteseydik camiye, öğrenmek isteseydik kütüphaneye gidebilirdik. Sinemaya gitmek istiyoruz çünkü eğlenmek istiyoruz" -Metin Erksan.




"Neden her şeyin bir anlamı olmak zorunda" demişti yönetmen David Lynch' de bir röportajında. Çok beğendiğim, ağzım açık izlediğim yönetmenlerdendir Lynch. İkiz Tepeler gibi gerçekliğin ötesinde, aynı zamanda basit, küçük bir kasabada geçen çok gerçek, bütününe baktığınızda "manyak" bir dizinin, Mulholand Dr., Kayıp Otoban, Fil Adam gibi her karesinde bir anlam olan filmlerin yönetmenidir.

Şimdi, hem Lynch hem de Erksan gibi adamların işlerini hiç de dedikleri gibi yapmazken böyle söylemlerde bulunmaları garip mi geliyor? Değil. O kadar ciddiye alıyorlar ki yaptıkları işi, işin özünü kaçırmadan yapıyorlar. Evet, bir eğlencedir öncelikle sinema, onun için var olmuştur, fakat eğlence aracılığıyla ifade etmektir söylenmek isteneni. Eğlence olması, zevksiz, renksiz, keyifsiz, anlamsız bir ifade olacağını göstermez. Lynch filmlerindeki her karakterin her hareketinin neredeyse bir anlamı var. 
Kuyu (1968)
Metin Erksan deyince, az buçuk sinema ile ilgilenenler Sevmek Zamanı, Susuz Yaz, Acı Hayat gibi filmleri ilk başta sayabilirler. Metin Erksan tarzının keyfine varmak için harika örneklerdir bence de. Ben size bir de Kuyu filminden bahsetmek istiyorum. Dönemin ünlü yıldızlarını -Koçyiğit, Girik, Şoray-, gibi sollayarak Nil Göncü isimli çok genç, lise çağında bir kadın seçilmiş baş role. Sanırsınız o köyden biri. Oysa Nişantaşı lisesinde okumuş, tiyatro eğitimi alan bir şehirli. Çok başarılı, çok gerçek, çok yalın bir oyunculuğu var. Karşısında muhtemelen bir daha hiç, ya da çok az filmde başrol oynayacak olan Hayati Hamzaoğlu var. Ben filmlerdeki kötü adamlara daha bir dikkat ederim. Hani, iyi olmak kolaydır, insanlar sizi sever, beğenir, yolda görür gülümser. Oysa kötü olmakla, hele o dönemlerde rolün üstünüze yapışmasını, bir daha jön olamamayı, insanların size tepkisini ve kenarda köşede kalmayı seçmiş olursunuz. Gerçi bizim sinemamızda belli başlı birkaç aktör ve aktris hariç rol seçme, tercih yapma, istekte bulunma fırsatlarının olduğunu sanmıyorum.
Erksan'ın bir kaç filminde görülen bir özelliğidir; bizim figüran bildiklerimizi o baş role taşıyabiliyor. Susuz Yaz'daki Erol Taş'ta Hayati Hamzaoğlu kadar iyi oturmuştu mesela.

Köylülüğümüzün hikayesi Kuyu. Tutku hakim tüm konuya neredeyse, diğer; Sevmek Zamanı, Acı Hayat, Susuz Yaz' da olduğu gibi. Fakat bu, sınırları karşımızdakinin cevabıyla çizilmiş bir tutku değil, ısrarda beis görmemek, çoktanbizim olduğunu düşündüğümüzü talep etmek. Kuyu filmi neredeyse bir, kadının adı yok filmi. Hayır, asla bir cevap değil Osman için. İstedikçe istiyor, kovdukça geliyor, sustukça bağırıyor. Ve o tutku ile sevdiği Fatma tecavüze uğradıktan sonra "itin kokladığı et" oluveriyor. Yetmiyor, öyleyse yine de benimsin, hepten benimsine dönüyor. Erksan'ın Mülkiyet üçlemesi olarak adlandırdığı bir serinin sonuncusu olan Kuyu (1968), -insanın, bedenin mülkiyetini anlatıyor. Yılanların Öcü (1962) -toprağın, Susuz Yaz (1963) -suyun mülkiyetini.

Kuyu (1968)
Nisa süresi 19, "kadınlara iyilikle davranın"  ayeti ile açılıyor film. Filmin konusundaki ironi, bütün köylülerin İslamdan ve gereklerinden bahsederken atladıkları bu ayet, insan evladının işine gelen hesaplara göre yaşadığını anlatmanın güzel bir detayı olmuş. Altmışlardan sonra, bir daha doksanlara kadar nadiren görebildiğimiz harika bir gerçekçiliği var Erksan filmlerinin. Ertem Eğilmez kadrosu ve filmleri ile her ne kadar eğlensek, gülsek, ağlasak da sinemamızın anlattıkları denince bunlardan daha ötesi de gelmeli aklımıza. Yeşilçam sineması deyince aklınıza gelen ne varsa onun filmlerinde yok değil; zengin köylü ağalar, fakirliğin zorlaştırdığı, zenginliğin ayırdığı aşklar, kötü anneler, ihanet eden kadınlar, zalim erkekler, hepsi var fakat işlenişi insanın tüm yönleriyle beraber olduğu gibi, insan gibi. Kötülük, iyilik, insanda olduğu gibi, insan kadar. Tesadüflerin değil olabileceklerin, olanların hikayeleri onunkiler... En azından ben öyle görüyorum. 

Aşağıdaki kısa belgesel 11 Mayıs 2009'da, ölümünden bir kaç yıl evvel, Cem Ertesen tarafından çekilmiştir. Ustanın kendi sesinden Türk Sineması tarihini kısaca dinlemek isteyenlere sunarım, buyurun:

Aralık 11, 2015

Müzik gibisi...

 Bu türküye mest oluyorum ve bu dinlediğim en iyi kayıt. 


Aralık 08, 2015

Öyleyse, öleceğiz elbet...

buyulugerceklik.com
Ortaokul ikinci ya da üçüncü sınıfta Orman Haftası sebebi ile ilçede düzenlenen okullar arası şiir yarışmasında üçüncü olmuştum. Hafta sonu ödül töreni vardı, kazanmam değil de ödül konusunda çok heyecanlıydım. Ne olduğundan ziyade ne olabileceğini merak ediyordum. O merak bana çok haz veriyordu. Büyünce de değişmedim. Bir şeylerin "kendisini" merak ederim, niteliği, faydası, ne olup-olmadığı çok önemli değildir. Nasıl desem; mesela sınavlarda soruları merak ederim. Kolay mı zor mu nasıl cevaplayabileceğim, diye değil, sadece o sınavda sormak için hangi soruyu seçecekler onu merak ederim. Bana bir hediye alınsa, sever miyim, kullanır mıyım, sevmez miyim diye değil de, neyi seçmişler onca seçenek arasından, onu merak ederim. Düşünmem de, şu olsa bu olsa diye, tahmin edemiyor-etmiyor oluşum güzel kısmıdır zaten. Üzülmem onu mu-bunu mu almışlar diye kesinlikle, fakat çok heyecanlanırım.
Ödül de böyle bir şeydi işte. Hani şeker verseler üzüleceğimden değil, hediye diye ne bulmuşlar o işte. Zaten şiiri Fethiye yerel ilçe gazetesinde basmışlardı, ona bakıp bakıp seviniyordum çoktan. Orman Haftası etkinlikleri kapsamında kazananların isimleri ve okulları ile. Resmimiz yoktu.
Hafta sonu ödül törenine tek başıma gittim. Acaba ne verecekler, demiştim evde, babam; ne olacak, kalem verirler öğrenciye, demişti. Kızmış, üzülmüştüm içten içe. Niye söylüyordu ki şimdi?! Kalem değildir canım, o yaşta öğrenciye en azından değişik bir oyuncak ya da hiç olmazsa defter-kitap verirler herhalde diye diye gittim, şiirimi okudum geldim. Kalem verdiler, dolma kalem ama. Şimdi elimde hiç bir şey yok. Ne şiir, -iki kıta bir şiirdi, ağaçların tek tek yalnız, orman olunca kalabalık, çok ve mutlu olduklarına dair bir şeyler, çok az hatırlıyorum,- ne gazete sayfası, ne de kalem.
O gün bugün kitap ve defterleri daha çok, kalemleri daha az severim. Ama en çok ağaçları ve ormanları severim.

Yukarıdaki bahçe apartmanın. Kimse çıkıp oturmuyor, çocuklar bile koşmuyor. Sanırım yasak da. Otursam kalk derler mi ondan da emin değilim, fakat görevli çok uğraşıyor, gülleri budamak, çimleri biçmek, otları yolmak için, sanırım derler. Biz de genelde kenarından dolaşıp, uzaktan fotoğrafını çekiyoruz böyle.

Dün, Suriye'de bir hastaneyi bombaladılar. Bir adam üstü örtülü bir vücudun başında dizlerini dövüyordu. Bir başkası kucağında bir çocuk koşuyordu. Bir kadın iki adamın kolunda baygın yürüyordu. İki adam ağlayarak kameranın önünden koşuyordu. Birleşmiş Milletler temsilcilerinden biri şöyle diyordu: Son kırk saatte her yirmi beş dakikada bir Suriyeli ölmüştür. Her otuz dakika da bir Suriyeli yaralanmıştır. (CNN Intl. haber kanalı)
Birden bu kahra bir çözüm buldum; hepimiz dünyaya ölmek için geliyoruz. Doğan herkesin yaşadığını düşünsenize, dünya bunu kaldırır mı, dünya buna yeter mi, hayır. Öyleyse, öleceğiz elbet... 

Aralık 05, 2015

Kâkülünde annesi halkalanan kızlar...

Bahçemizde Nar Ağacı Yoktu Bizim

Orada hayalet bir değirmen
Nazlı buğday başakları, dua, bekleyiş
Rüzgarları soyunmuş parmak sular
Terli bir gökyüzü, can sıkıntısı, ağır zaman
İçine bağıran bir adam
Nereye büyüyeceğini bilmeyen çocuklar
Etekleri yaz bahçesi bir kadın

Orada merhametli yoksulluk
Sürmeli geceler, bulanık sabahlar
Güneşle çiçeklenen yorgunluk
Ay ışığında solan sözler
Atların köpeklerle konuştuğu bir bozkır
Yıldızlar çıkmadan görünmeyen gökyüzü
Bakır bir tencerede eriyen evler

Orada masalların hevesi
Bir küçük radyoya dolan uzaklar
Üzüm kağnıları, elma günahlar, ıslak rüyalar
Mezarlıkta içilen bir sonsuz sigara
Ayva sarı tüyler komşu camlarda
Kâkülünde annesi halkalanan kızlar
Uzak akrabaların getirdiği yalnızlık

Sevgilim, çemberciğim, arapbülbülüm
İki gözün kocaman iki gökyüzü
Neden ağladığımı soruyordun ya sevişirken
Bahçemizde nar ağacı yoktu bizim
Senin ağzın yoktu gövdemiz tarazlanırken
Arzular kaşımızda başlar kirpiğimizde biterdi
Ağlamıyordum

Benim geçmişimi senin geleceğini seviyordum...

- Şükrü Erbaş
kitap: bağbozumu şarkıları, kırmızıkedi yayınevi, 2015

Aralık 02, 2015

Günler geçer hayat biter...

Mahfi Eğilmez'in "bloğunu" takip ediyorum. 68 Kuşağı yazısına yüzlerce yorum geldi. Hepsine sabır, özen ve ilgiyle cevap veriyor. Terbiyesizce eleştirenler var, yapıcı yeni tartışmalar açanlar var. 
Ben kendisini evvelden beri severim, gazete köşe yazılarını eskiden bankacı-iktisatçı bilgi birikimim için okumaya çalışırdım, şimdi diğer, genel yazılarını hayat bilgisi için okumaya çalışıyorum. Bence, iyi bir okur-yazar ve iktisatçı Mahfi Eğilmez. Özellikle, okuduğu insanlık, uygarlık tarihi gibi kitapları çok dikkate alıyorum ve okumaya çalışıyorum. Son yorumlardan birinde şöyle sormuş biri; "Hocam, sizce insanın ve evrenin var oluşunda bir anlam veya amaç var mıdır?",  kendisinin cevabı tek kelime: "Yoktur." 

Aşağıdaki film, Abbas Kiarostami'ye ait. İranlı bir yönetmen ve fotoğrafçı. Vaktiniz varsa ya da ayırabilirseniz on yedi dakikalık bu filmi tavsiye ederim. Kamera sabit, sizin gibi. Olan biten bir şey yok. Martıların dalgalara karşı yumurtaları için verdiği pasif mücadeleyi duyuyorsunuz, izliyorsunuz, o kadar.
Belki hayatın anlamlılığı-anlamsızlığına bir cevap olur.


Bu aralar bir başka arkadaşımında balkonuna güvercinler yuva yapmış. Bir kaç gün önce yumurtalar çatlamış, yavrular hafiften tüylenmiş bile. O da onları gözlüyor. Keşke o da bir kamera sabitleseydi, ilginç olabilirdi. 

Abbas Kiorastami'nin şu sıralar Ankara CerModern sanat evinde bir fotoğraf sergisi var. Ben görmedim, gezen arkadaşım bahsetti yukarıdaki filmden de. "Tek bir fotoğraf bir filmin sebebi olabilir. Sinemanın başladığı yer işte tam orasıdır, tek bir fotoğraf." diyor kendisi fotoğraf ve sinema bağlantısı için. Yönetmeni, pek sevdiğim Juliet Binoche'nin Certified Copy filminden bilirim. Filmden sonra bu filmde bir Nuri Bilge havası var demiştim kendi kendime, meğer sebebi varmış.
Aşağıda J.Binoche filmin bir sahnesindeki hali ile, ve A.Kiorastami.