Eylül 28, 2015

Tirane: Balkanlar'a Giderken

Göğe doğru şaşırtıcı derecede dik dağların arasından alçalıyordu uçak. Arnavutça'da kartalların ülkesi anlamına gelen Shkiperia diyorlar buraya. Adıyla müsemma diyebilirim. Bu dağlardan anca kartallar inip çıkabilir. Çok yeşil, çok dik ve sık dağların arasından ızgara biçiminde yerleşmiş görünüyor havadan Tirane şehri. Daha da yaklaştıkça bahçeli, az katlı evler dış mahallelerde, içeride ortada büyük bir meydan ve etrafında betonlaşmış şehir; bloklar, birkaç cam bina, dar sokaklar, fabrika görünümlü prefabrike yapılar. O dağların arasına o düzlük nasıl oluşmuş, şaşırtıcı.
buyulugerceklik.com
Arnavutluk dağları
Arnavutluk için vize gerekmediğinden, arada vize isteyen Bulgaristan ve Yunanistan'ı uçakla atlayarak, karadan Balkanlar'ı gezmek için iyi bir başlangıç noktası oluşturuyordu. Makedonya'dan da başlayıp bir çember çizilebilirdi. Gidiş-dönüş uçak, araba kiralama ve diğer bazı detaylara bakınca, kartallar ülkesinden başlayıp arabayı Tirane havalimanından alarak aynı noktada bırakıp uçakla geri dönmek en uygun plan göründü bize. Öyle de yaptık ve şöyle bir rota belirlenmiş oldu; Tirane, ilk ve en kısa durağımız olacaktı. Uçakla Tirane indikten sonra Arnavutluk-Karadağ-Kosova-Makedonya üçgeni üzerinde bir yuvarlak çizerek belli başlı yerleri görecektik: Tiran - İşkodra - Kotor - Budva - Podgorica - Prizren - Priştine - Üsküp - Ohrid - Tiran, buradan dönüş. Sekiz gün için oldukça yoğun görünse de, kısa mesafeler ve küçük şehirler olduğundan yeterli olacağa benziyordu. İşte bu, Ohrid'e gelmenin yollarından biriydi. Uzun gibi görünebilir, fakat ne demişler; önemli olan varmak değildir.



Turla gezmeyi oldum olası sevemedim. Bir bardak çay içip nerede olduğunun farkına bile varamadan haydi haydi diye başında biten bir rehberi hiç sevmiyorum ki, çok bildik, turistik yerlerden ziyade sokak aralarını görmek, herkes gibi bir kahvede oturmak, sıradan bir bara gidip insanları izlemek, oyun oynayan çocuklara bakmak, köşe bakkaldan su almak gibi gündelik hayatın hikayelerinin parçası olabilmeyi,  şehre ve insanlara o açılardan bakabilmeyi daha çok tercih ettiğimden, ettiğimizden, yaklaşık bin kilometrelik bu mesafeyi arabayla görmeye karar verdik. Fiyatlara baktığımızda da başa baş geliyordu. Böylelikle, 4 ülke 9 şehri görmüş olacaktık. Evdeki hesap böyleydi yani.


buyulugerceklik.com
İşkodra-Budva yolu
Tiran için söylenecek çok bir şey yok; büyük bir meydan, meydanda ve her yerde İskender bey heykeli -Arnavutların ulusal kahramanı- aynı meydanda tarihi estetik bir opera binası, küçük bir şehir parkı, kaldırımları kırılmış, sökülmüş eski sokaklar, meydan hariç dar caddeler, küçük kafeler, eski yüzlü binaların arasında bir kaç cam plaza dışında.Gezi yazıları nihayetinde subjektiftir. Bunlar Tirane'in bende bıraktıkları. Dedim ya, zaten bir kaç saat soluklanıp, Shkodra'ya (İşkodra) geçmeyi planlamıştık, öyle de yaptık.


İşkodra'ya doğru.
Yola devam etmeden önce; siz de turla gezmeyi istemezseniz araba kiralamanızı tavsiye ederim. Yoğun ve hızlı işleyen bir şehirler yada ülkeler arası toplu taşıma sistemi yok. Olan otobüsler de bizim yirmi otuz yıl önce bıraktığımız eskilikte. Yollar çok kötü. Çift yönlü yol yok denecek kadar az. Öyle, elli-altmış kilometreyi otuz dakika da alırım demeyin, bir saatten fazla sürebiliyor. Trafik kontrolü yok değil ve dil bakımından denk gelirde anlaşamazsanız epeyce uğraşırsınız, ilerde anlatacağım. Lüks seviyesi bizden düşük, geceliği kişi başı yirmi-kırk avro otel ya da pansiyonlar idare eder, fakat konforu şansa kalmış. Biraz daha rahat edeyim derseniz, otuz-kırk avronun üstü tatminkar. Yemekler fena değil, porsiyonlar bol ve ucuz. Az yiyen birileri iseniz, bir porsiyonu iki kişi bile yiyebilir. Ekmekler doğal, lezzetli ve her ülkenin kendine has birası vardı. Genel olarak bize göre fakir ülkeler, bize göre de ucuz. Araba kira anlaşmasını gelmeden İnternet üzerinden yapmanızı tavsiye ederim, başkentin havalimanı, nasıl desem, bizim bir Anadolu kentinin havalimanı kadar, 400 bin nüfuslu bir kent haliyle, araç bulmaz zor olabilir gibi geldi. Birden fazla ülkeye geçiş yapacaksanız, 'green card' (yeşil kart) dedikleri kırk avro değerinde, ülkeler arası geçiş kartı alacağınızı kiralama şirketine belirtmeniz iyi olur. Onlar temin edip hazırlıyorlarmış. Biz unuttuk, ilk geçiş ülke sınırında aldık, fakat görevlilerin dil ve bilgi yetersizliğinden epey zorlandık. Şimdilik böyle, gerisi yolda... 


buyulugerceklik.com
İşkodra yolu
İşkodra gölü iyi güzeldi de, o sinekleri besleyip büyütmeseler iyimiş...

not: Tuhaf; arabayı siyah hatırlıyorum hayallerimde. Fotoğrafçımız 'güzel fotoğraf çekebilme' takıntılı olduğundan, rastgele; yolların, şehirlerin, fotoğrafları az. 

Eylül 25, 2015

Ohrid: Bir Kadın Bankta Oturuyordu

OhridBalkanlar seyahatimizin son durağı Ohrid, Ohri diye okunuyor. Ohrid gölü kenarında küçük bir tatil kasabası. Göl kenarında küçük bir çarşının, çarşının önünde bir meydanın, sahilde lokantaların hakim olduğu az bir düzlüğü, geri kalanı yokuşlu, dar, taşlı, Arnavut kaldırımlı sokakların, Osmanlı stili evlerin görüldüğü, küçük, sevimli bir kasaba. Kasaba dediğime bakmayın, Makedonlara göre sekizinci büyük kentleri. Oldukça yeşil, etrafı dağlarla çevrili. Dağlarda göle bakan evler görülüyor. Gelirken yol boyu gördüğümüz köyler olmalı. Bazı köylerde camiler, bazılarında kiliseler vardı. Türk köyleri Müslüman ama Arnavut ya da Makedon Müslüman köyleri de var. Kilise ve caminin yan yana olduğu köyler de görmüştük. Eylül'ün son haftasındayız. Oldukça sıcak, o nedenle yaz mevsiminin ortalarında buraları düşünemiyorum... Daha kalabalık, gürültülü, renkli olduğuna da eminim. Her yer Ohrid incisi satılan dükkanlarla dolu. Gerisi bildik, yazlık hediyelik eşyacılar... Göl, deniz havasında, oldukça büyük. Bugün kurban bayramının ilk günü fakat etrafta pek bayram havası da yok, belki köylerde vardır. Ohrid meydanında da yan yana bir cami ve kilise var. Pek çok esnaf Türkçe biliyor. Hoş, devrik cümleli bir şiveleri var; "Ben bilim Türkiye'de çok problem var bu ara.", "Sen bilimisin, artık eskisi gibi değil dedim babama." gibi.

Ohrid

Makedonya, Before the Rain filminden ve Elveda Rumeli dizisinden aklımdadır en çok. Aklımdaki gibi güzel, hatta daha bile. Dağların yeşilini seyretmek güzel bir yanınızda, diğer yanınızdan göle bakmak bu satıları yazarken. Meydanın tam ortasında bir kafe var. Kalabalıkla beraber meydanı seyrediyoruz, ben yazıyorum bir yandan. Ortada Çar Samoil'in bir heykeli var. Sekiz kollu sarı bir güneş şekli, kırmızı zemin üzerine yerleşmiş çok büyük bir bayrak göle doğru dalgalanıyor. Blues bir şarkı çalıyor. Etrafta genelde Makedonlar, Sırplar, ve diğer Balkan ülkelerinden olduklarını tahmin edebileceğiniz tipte insanlar var, ve tabii Türkler. Kumral, uzun, yapılı, sert kemikli yüzlü Balkan insanı. Ya da Slav halkı diyebiliriz. Yugo-Slavya: yani, Güney Slavları. I. Dünya savaşı sonrası kurulan ve 2003'de yıkılan Yugoslavya Cumhuriyeti'inden geriye kalan Balkan ülkelerinin insanları. Makedonya bu iç savaşın yoğunlaştığı, 91 yılı yılında bağımsızlığını ilan etmiş. BM 93 yılından bu yana resmi olarak Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya, adıyla ülkeyi tanımaktadır. Ohrid, 50-60 bin kişilik küçük şehirlerinden biri. En yoğunu Makedon, üçüncüsü Türk olmak üzere yedi ayrı etnik grup yaşamaktadır. İkinci yoğun nüfuslu din İslam, ve Müslümanların çoğunu Arnavutlar oluşturuyor. Ohrid'de savaş kalıntıları yok. Buralarda sert çatışmalar olmuş mu bilmiyorum. Eski evler, binalar, sokaklar eskiden beri aynı gibi duruyor. Türkçe bilen Makedonca, Arnavutça da biliyor gibi. Burada değil de diğer bir ülkede nasıl bir kaç dil bildiklerini sormuştuk bir sohbette, bir genç; "Mecbur biliyorsun. Komşun Arnavaut, küçükken beraber oynuyorsun, koşuyorsun, konuşuyorsun öğreniyorsun..."


Bakıyorum da etrafıma, artık pek çok yere, en azından benim gördüklerime tek bir genel görünüm hakim. Benzer kıyafetler, benzer yemek menüleri, benzer sunumlar ve eğlence tarzları. Dünya tekilleşiyor mu? Ohrid'de çok özel, benim ilgimi çeken eskiden kalma eser yok diyebilirim. Kendi halinde, Makedonların, belki de deniz tatili kasabası denilebilecek, küçük, şirin bir yer. Aklım, Atatürk'ün lisesinin bulunduğu ve Elveda Rumeli dizisinin çekildiği bir saat uzaklıktaki Manastır kentinde. Arabamız olmasına rağmen üşendim, yarın dönüş için yolumuz da çok kısa olmadığından yorulmamaya karar verdim ve gitmedim.

Ohrid

Gölün kenarında, çarşının doğusunda bir restoranda oturuyoruz şimdi. Bir adam piyano çalıyor. Zülfü Livaneli'den Yiğidim Aslanım şarkısına altında oturduğumuz koca çınarın yaprakları eşlik ediyor.Açım, fakat rüzgar, deniz görünümlü göl, ağacın sesi ve gölgesi her mutsuzluğu bastırır cinsinden canlı, umut verici... Dört ülke arasından en ucuzu Makedonya. Çorba 1 avro mesela. Şimdiye kadar pek çok memleket gördüm, en küçük porsiyonlar bizde. Burasının porsiyonları da en az üç kişilik bize göre. Bir kase çorba yarım tencere gibi diyebilirim sahiden de. Ekmekleri de güzel. Bol yumurtalı taş fırın ekmeği, belli. Balkanlarda gördüğüm dört ülke de aynı şekildeydi.


Göl kenarında, bankta bir kadın oturuyor epey zamandır. Yalnız, yaşlıca. Deniz gibi geliyor su. Oysa dağların arasında, yükseklerde bir yerdeyiz. Burada yaşanır mı? Vizontele' de dendiği gibi, "İnsan bir yeri seviyorsa orası dünyanın en güzel yeridir, sevmiyorsa değildir." Bir yeri sevmek içinse, ne oranın doğal güzelliği, ne de insanlarının nasıl olduğu önemlidir... Neyse, bu başka bir yazının konusu. Biz yolumuza devam edelim. Nasıl geldik buaraya kadar ona bakalım haydi;

Eylül 22, 2015

Çay tamam da çorbayı çok sevmiyorum.

Hiç bir şeyi tam olamıyor insanın, olması gereken zamanında olamadığında. Dedem geliyor böyle zamanlarda aklıma hep.

Bugün acayip derecede sigara içmek istiyorum. Bırakalı on ay oldu. Oysa iyiydim nicedir.

Sabahtan ikindiye kadar çay, akşamdan bu saate kadar şarap içtim. Aradaki zamanda yoldaydım. Yine canım çay istiyor ona şaşırıyorum. Ben ki unutup sürekli bardakta bırakırım çayı. İlk ve son yudum yetiyor olsa gerek.

Bir arkadaşım var; yirmi dört yıldır tanıyorum. Son on-on beş yılda bir kaç kez görüştük. Fakat bazen aynı geceler birbirimizi rüyamızda görüyoruz, haber veriyoruz. Bana söylediği bir sözü yıllarca o üretti sanmıştım, öyle değilmiş, bir kitaptan alıntıymış. Kızmadım canım. Bir şekilde kitabı fark ettim ve okudum. Sabırla bekledim o cümleyi. Cümle sayfa 229'da yer alıyordu. Sayfanın rakam toplamı on üçtü, cümlenin alıntı olduğunu söylendiğinden on üç yıl sonra fark etmiştim.
Evet, anlamsız ve saçma olabilir size göre, fakat önemli olan bana öyle gelmediği değil mi? Ha, bir de kitapta bu sözü bir erkek bir kadına söylüyordu ve aralarında on üç yaş fark vardı.

Açlık Oyunları serisini sevenler; sizde kendinizi aldatılmış ve aptal yerine konmuş hissetmediniz mi? Dört yıl serinin filmlerini bekledik, hadi kitabını okumayanlar vardı diyelim, sen git filmin sonunda Katniss'in kız kardeşini öldür. Yahu bu kız, üç kitap-dört filmdir ne için, kimin için savaştı. Kız kardeşi açlık oyunlarına katılmasın, ölmesin diye ülkeyi baştan başa birbirine katmadı mı! Sen git sonunda çocuğu öldür. Ne diyorsunuz yani? Ey insanlık, kapitalizm ve onun kötülüğüne karşı asla kazanamazsınız mı? (kitabın sonunu hatırlamıyorum belki farklıdır -bakmaya da üşendim şimdi-)

"Hayat fena halde futbola benzer. Dört doğru pas yüzde doksan goldür"

Üniversite'den hocama bir araştırma konusu söyledim; "yüksek lisans için daha mütevazi şeyler planlıyoruz Aze", dedi.  Emin olamıyorum; dalga mı geçti, sahiden de yüksek lisans için fazla mı geniş bir konu. Ben de bunu anlamıyorum; sav savdır! Yükseği doktorası mı var. Her neyse yarın bir daha soracağım. 

Uyumak güzel mi değil mi şu yaşıma geldim henüz karar veremedim... 

Hani bazı resimler var; bir tarafı flu bir obje çok net oluyor. Mesela bir çiçek, bir yüz, kişilerden biri, ağaç, denizde tekne gibi. Ben o resimleri anlamıyorum; göz gördüğünde resmin bütününü görmüyor mu? Bırakın herkes de öyle görsün manzarayı ve istediği objeyi kendince hayalinde netleştirsin. Belki ben bambaşka bir objeye odaklanacağım, cık cık cık... 

*Dar alanda kısa paslaşmalar, filminden. 

Eylül 19, 2015

Defter tutsam olancası bir gündür...

Al Yeşil Pencere

Yıldızlardan indim
Yapraklardan indim
Köpüklerden indim.

Taş yumuşacık
Toprak sıcak
Merhameti öğrendim.

İnsan sözlerinden yapılırmış
Payıma düşen rüyayı
Gördüm bitirdim.

Kim çırpınırdı bunca
Ölüm olmasaydı
Güzellik, sana sığındım.

Bir salyangoz söyledi
Daha yüce değilmiş
İnsanın yaşama tutkusu.

Seni sevdim
Canıma yürüdü bütün zamanlar
Yerlere göklere doldum.

Ey al yeşil pencere
Ol aşk ehli söylemişti çok önce:
Defter tutsam olancası bir gündür.*
*karacoğlan

-Şükrü Erbaş
kitap: Bağbozumu şarkıları, Kırmızıkedi yayınları, 2015 

Eylül 16, 2015

Gölge nedir?

"Gölgeniz, Güneş'ten çıktıktan sonra 149,600,000 kilometre boyunca hiçbir engele takılmadan seyahat eden katrilyonlarca fotonun, yeryüzüne değmelerine sadece birkaç metre kala sizin yüzünüzden başarısızlığa uğramalarının sonucu oluşmaktadır."

Tebrikler! Yine iyi bir iş çıkardınız. Daha fazlası için; www.evrimagaci.org

Eylül 13, 2015

Eylül 10, 2015

"Human Being"

Bu videoyu daha önce paylaşmışım. Tam altı yıl olmuş.
İnsanlık tarihi için 6 saniye gibi süre belki. O nedenle bir şeylerin değişmiş olmasını beklemek çok gülünç olurdu. Keşke, en azından iyi bir yöne doğru evrilebilmiş olsaydık. Fakat benim öğrendiğim bir şey varmış bu son altı yılda; artık iyimser değilim. insanlığın kendi kendini yok edeceğine inanıyorum. Küçükken de böyle hissederdim, şimdi eminim; dünyanın sonu ya da kıyamet, her ne ise adı insan elinden çıkacak. 


Eylül 07, 2015

Çocuk Cinsel İstismarının Etkileri

Bir rapor çalışmamdan özet bilgilendirmedir. 

2000 yılında yapılan Çocuk Hakları toplantı notlarının yayınlanan sonuçlarına, göre cinsel istismarın istatistiği: (Yavuz, 2000) 
­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­______________
______________________
____________________________
Ulusal 
Uluslararası (batı)
Çocuk
%70-80 (1 yaşında bebek mağdur)
%20-50 (4 aylık bebek mağdur)
Saldırgan
%75-90 tanıdık
%90 tanıdık
Kız/erkek
1/1.
4/1.
Bildirim
%5 ortaya çıkıyor
%10 ortaya çıkıyor
Hızla artıyor.
Hızla artıyor.
Cinsel istismar vakalarında çocuğun özenle ve önemle dinlenilmesi çok önemlidir. Bir kere ve örselemeden ifade alınması,kesinlikle yönlendirici sorulardan kaçınılması, konuşmak istemiyorsa konuşana kadar sabırla beklenilmesi çok önemlidir. Çocuğun dinlenilmesi ile ilgili;  uzmanlar önceleri çocukların gerçek ile fantezi dünyası arasında yaşadıklarını, bazen gerçekle fanteziyi birbirinden ayıramayacaklarını düşünürlerdi. Daha sonraları bu görüş çocukların cinsel istismar konusunda kesinlikle yalan söylemeyecekleri yönünde değişti. “Çocuklar bir sorundan kurtulmak için yalan söyler, bir sorunun içine girmek için değil.” Ya da, “Çocuklar bir şeyi tarif ediyorsa, mutlaka olmuştur.” Şeklindeki fikirler birçokları tarafından kabul görmekteydi. Ancak bu görüş de çocukların güvenilmez olduğunu savunan eski görüş kadar hatalıdır. Çocuklar kötü şahit değildirler, ideal şahit de değildirler, ancak farklı birer şahittirler. Bundan dolayı da çocuklara daha profesyonel, daha onların dilinden anlayan profesyonellerle yaklaşmalıyız. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz ki, çocuklar cinsel istismar olayında saklamak dışında nadiren yalan söylerler, ancak olayları yanlış değerlendirebilirler. (Yavuz, 2000, s. 11)

Çocuğun cinsel istismarı yaşadığı yaş, diğer ifade ile bulunduğu gelişimsel evre, sonuçların etkisi ile doğrudan ilişkilidir. Kuşkusuz bu tür yaşam olayları çocuğun gelişimini olumsuz etkilemektedir. Özellikle çocuk hangi gelişim evresinde ise çocuk o dönemdeki gelişim beklentileri ile sorunlar yaşayacaktır. Erik Erikson’un (1902-1994) psikososyal adını almış ve Sigmund Freud’un aksine kişinin cinsel gelişiminden ziyade sosyal gelişimi üzerinde durduğu kuramında normal gelişimin sekiz aşamasından söz eder. Buna göre;
0-1 yaş aralığı, bebeğin temel güven duygularının oluştuğu, güvensizliğin oluşabileceği,.
Küçük çocukluk dönemi; 2-3 yaş, bağımsızlığa karşı utanç ve kuşkunun,
İlk çocukluk dönemi; 4-5 yaş, girişkenliğe karşı suçluluğun,
Orta çocukluk dönemi; 6-12 yaş, üreticiliğe karşı aşağılık duygusunun,
Ergenlik dönemi; 13-18 yaş, benlik özdeşleşmesine karşı rol bunalımı,
Genç yetişkinlik; 19-25 yaş, yakınlığa karşı yalıtılmışlık,
Orta yetişkinlik; 26-40 yaş, üretkenliğe karşı durgunluk,
İleri yetişkinlik; 40 ve üstü yaş, bütünlüğe karşı umutsuzluk gelişebilir.
Böylelikle bu dönemlerde oluşabilecek hasarlar da kişilerin ruhsal gelişimin de sorunlar yaratacaktır. ( Cüceloğlu, D. İnsan ve Davranışı, 1993 s.337 akt. Sandalcı, 2004, s.23 )

Araştırma sonuçlarının önemli bir etkeni olan uzman ile çalışma konusunda ilginç bir bulgu olarak; Dr. Yavuz’un notlarından alınan bilgiye göre; Sağlık ocağı ve hastanelerde adli tıp uzmanı olmayan hekimler tarafından yapılan muayene sonrası düzenlenen raporlar ile aynı olguların Adli Tıp tarafından değerlendirilmesi arasında uyumsuzluk oranı %60’tır. (Yavuz, 2000, s. 16)
Bir diğer önemli etken ise, giriş bölümünde bahsettiğimiz mağdurlara ulaşılamaması sorunudur. Bu konuda çarpıcı bir örnek; 1992 yılında yapılan ÇİKODER araştırmasında son üç yılda İstanbul’daki en büyük altı hastanenin kayıtlarında cinsel istismar tanısı almış bulguya rastlanmamıştır. Bu, ya bilgisizlikten böyle bir tanı konulmamış ya da başvuru olmamış sonucunu çıkarmaktadır ki, anlaşılması güç bir sonuçtur. (Ayan, 2010, s. 265)

Genel olarak çocukta aşırı hayalcilik, maksadını aşan cinsel oyunlar, cinsel içerikli konuşmalar, mastürbasyon, başkalarına çabuk inanma, aşırı itaat, zaman zaman intihar girişimleri, içe kapanıklık, uyku sorunları, rol karmaşası görülebilir. (Iverson, T.J., Child Abuse and Neglect, N.Y. 1990, s.63-66, akt.Sandalcı, 2004)

Çocukluk çağında cinsel istismara uğramış kişilerde, somotizasyon bozukluğu, borderline, (sınırsal kişillik bozukluğu) yeme bozuklukları, kaygı sık rastlanan bozukluklardır. Günce (1999 s.93 )’e göre yol gösterici bir araştırma olarak kabul edilen American Humane Association kuruluşunun direktörü Vincent De Francis tarafından 250 çocuk üzerinden yapılan araştırma sonuçlarına göre, istismara uğramış çocuklarda aşağıdaki etkiler gözlenmiştir.
%83 bunalım
%64 çeşitli düzeylerde suçluluk duygusu
%58 kendilerini değersiz bulma
%55 anne-babalarına karşı saldırganlık
%8 suça eğilim. (Günce, G. Çocuğun cinsel istismarı, 99, akt. Sandalcı,2004, s. 23)

Bu sonuçlara ek olarak cinsel zedelenme çocukta dört önemli etkiyi aynı anda yaratmaktadır:

Hasar görmüş (zedelenmiş) cinsellik ki, istismara uğramış çocukların cinsel duyguları, tutumları, davranışları normal gelişiminden sapar. Saldırgan çocuğa hediyeler vererek onu kandırmış, ondan faydalanmış ise, çocukta cinsel davranış ve ahlak karmaşası oluşabilir.

İhanet duygusu; Saldırgan çocuğun güvendiği sevdiği bir kimse ise bu çocukta ihanet duygusu yaratır. Çocuk saldırganı tanımıyor ise, bu ihanet duygusunu kendisini korumadıkları düşüncesi ile ailesine yöneltebilir.

Acizlik; Çocuk saldırgan ile baş edemediği düşündüğünden kendini yoğun bir biçimde çaresiz ve aciz hissedebilir.

Damgalanmak; Çocuk kendini utanılacak, kötü bir obje gibi görmeye başlayabilir. Kendine saygısı azalır. Diğerlerinden farklı olma, suçluluk gibi duygular zamanla davranışlarında sapmalara sebep olacaktır. (Sandalcı, 2004, s. 25)

Bir çocuğun erken yaşta cinsellik ile tanışması mutlaka ona zarar verir. En azından, bu tür yakınlığı dostluk ile karıştırabilir. İleri yaşlarda dostluk ilişkilerinin böyle kurulduğunu düşünebilir. Karar verme olgunluğunda olmayan bir kişinin, karar verme olgunluğuna sahip bir kişi tarafından yönlendirilmesi, kullanılması başlı başına bir sorundur. Zevk alsın veya almasın çocuk kendisine yapılanın, istismarcı da yaptıklarının yanlış olduğunu biliyorlardır. İstismarda çocuğun zevk alması çocuğun gördüğü zararı azaltmaz, aksine suçluluk duymasını sağlayarak sonuçlarını ağırlaştırabilir. (Sandalcı, 2004, s. 21,22)

Bazı araştırmalarda ruhsal bozukluğa rastlanmadığı sonuçları olabilmektedir. Ancak, birçok ve buradaki araştırmada göreceğimiz gibi, bu tür vakalar uzun süreli izlemeyi gerektirmektedir. Ruhsal bozuklukların ilk anda gözlenemeyebileceğini hekimler de desteklemektedir ve etkilerinin daha sonraki zamanlarda görülebileceği de belirtilmektedir. Sözen’e göre; “Cinsel saldırı sonrası görülen belirtiler içerisinde en sık karşımıza çıkan travma sonrası stres bozukluğu (TSSB)’dur. Bulgular dört hafta da ortaya çıkar ve yatışırsa akut stres bozukluğu (ASB) olarak adlandırılır. Bulgular dört haftadan fazla sürerse TSSB tanısı konur. Bulgular travmadan altı ay sonra oluşursa da bu da TSSB’da gecikmeli başlangıç olarak adlandırılır.  Bunun yanında; geleceğe karşı umutsuzluk, yeniden yaşantılama, psişik uyuşma, aşırı uyarılmışlık belirtileri (öfke patlamaları) dikkat yoğunlaştırmada azalma, somatizasyon, madde bağımlılığı, zaman içinde olaya eşlik eden belirtilerdendir. (Sözen, 2011)

not: tartışmak, eleştirmek ya da bilgilenmek isteyenler için kaynakça detaylı paylaşılabilir. 

Eylül 04, 2015

"Stoikiy Muzhik": "Casuslar Köprüsü"

Orjinal adı: Bridges of Spies
Yönetmen: Steven Spielberg
Oyuncular: Tom Hanks, Mark Rylance, Amy Ryan, Alan Alda, Domenick Lombardozzi,
Senaryo:  Matt CharmanEthan Coen ve Joel Coen.

İkinci dünya savaşı sonrası, Amerika ile Rusya arasındaki soğuk savaş döneminde geçen bir film Casuslar Köprüsü.  Yönetmen ve senaryo isimleri gördüğünüz gibi beklentiyi oldukça yükseltiyor.
Film, James Danovan isimli bir avukatın 1957 yılında Rus ajanı olduğu öne sürülen Rudolf Abel'i savunmasını ve devamında bu Rus ajanı ile Rus topraklarında yakalanan bir Amerikan askerini değiş-tokuş etmesini anlatıyor. Hikaye gerçek.

Rus ajanını canlandıran Mark Rylance bu rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu oscar ödülünü aldı. Kendisini Boleyn Kızları filminde de görmüştüm fakat bu filmde ağzım açık izledim, özellikle de şu sahnede.  Film bittiğinde karakteri daha fazla göremeyeceğimin hüznü içindeydim. Hayat ve kendi ile olan barışıklığı, insanları ve olayları analiz etmesindeki inceliği ve azlığı. Evet azlığı. Belirgin, çok isteyen, çok veren, çok duyulan, çok konuşan bir adam değil. Az çoktur felsefesinin canlı örneklerindendi sanki. Sık sık kullandığı bir ifade var. Şurada da örneklerini toplamışlar; yardımı olur mu? (would it help?) Avukatı kendisine idam talebiyle yargılanacağını söylüyor, o da sakince bakıyor. Endişeli görünmüyorsunuz, dediğinde ise yardımı olur mu?, diye cevap veriyor. Paniklemediniz, korkmadınız, unutmadınız gibi benzer ifadeler kullanıyor avukatı zaman zaman, her seferinde yardımı olur mu, diyerek cevaplıyor. Sanmayın ki bunu kinayeli bir tavırla soruyor. Hayır, soruyor, gerçekten merak ettiği için gibi soruyor. Ve size, haklısınız yardımı olmaz, ifadesinden başka bir ifade bırakmıyor sanki.

Ben filmde Mark Rylance'a odaklandım ve bu karakteri izlemekten çok keyif aldım. Filmin ana konusu ise avukat, adaletin ne olduğu ve gerçeklerin takip edilmesi üzerine kurulu. Ayrıca müzakere teknikleri bakımından da tavsiye edebileceğim bir film.
Yer yer uzun, sıkıcı olabilecek sadelikte sahneleri olsa da, artık böyle, pek çok "iyinin" bir araya geldiği film bulmak zor. Ben kaçırmamaya çalışıyorum fırsat oldukça...
*Stoikiy Muzhik; ayakta duran adam, anlamında Rusça bir ifade.


Eylül 01, 2015

Hayat bazen...

Hazır Hollywood'dan bahsetmişken bir ikonunu anmadan geçmek olmaz. Kendisinin bazı bana göre ilginç ve özel belgelerine Chicago halk kütüphanesinde rastlamıştım, onları kaydetmeden geçmeyelim... 
Güzel kadın. Güzel kadın kelimesinin yetmediği kadar güzel bir kadın. Sanatçı olarak hayranı değilim. Bir filmini izledim, adını hatırlamıyorum ama benzer konuda Yeşilçam'da da çok film yapılmıştı. Kadın kılığında gemiye binen iki erkek, gemide aşık oldukları iki kadın, komedi, romantizm vs. Önemli değil. Öyle bir ünvana ve yere sahip oldu ki hem çağında hem günümüzde ne yaptığı ne de yetenekleri kimseyi ilgilendirmedi. O Marilyn 'di. Sarışın güzelin tanımı, idolu, anlamı... Sarışın bile değilken sarışın olmanın en yakıştığı kadındı... Holywood denince bahsedilecek yüzlerce kişilik olabilir; hem sanatçı hem politikacı, çevreci, bağışçı, demokrat, solcu, anarşist, hümanist... O hem sanatçı hem iyi bir insandı diyebileceğiniz yüzlerce kişilik... Marilyn başka ne idi emin değilim fakat "sanatçı" bile olamadan öldü. Henüz dersler alırken; şarkıcı, oyuncu, yapımcı olmaya çalışırken karar vermeye çalışırken nerede mutlu olacağına 36 yaşında hala net olmayan bir nedenle kayboldu...
Babasının kim olduğunu annesinin bile bildiği meçhul. Yaşamında pek çok soy adı oluyor sanki her bir isim onda başka kimlikler yaratıyor; Norma Jeane Baker, Norma Jeane Dougherty, Norma Jeane DiMaggio, Norma Jeane Miller ve Marilyn Monroe... Mortenson soy adı ile doğum belgesi alıyor ama herkes biyolojik babasının Mortenson soy adlı annesinin ikincisi kocası Edward değil, film stüdyolarında çalışan satış elemanı Gifford olduğunu düşünüyor. Marilyn, 9 yaşında tecavüzüne uğradığı üvey ya da öz babası olduğu bilinmeyen Edward'ın soy adını redderek, annesinin Baker soyadını taşıyor bir müddet. Daha sonra da kiminle evlendi ise onun soy adı ile yaşıyor. Dougherty; 16 yaşında evleniyor. Ünlü olduğu dönemlerde de DiMaggio ve Miller. Fox filmciliğin yönlendirmesi ile de Marilyn Monroe adını kullanıyor son yıllarında. 
Annesi bazısı kısa bazısı uzun bilinen altı evlilik yapıyor. Şizofreni tanısı ile bir çok kez hasteneye kaldırılıyor. Dayısı manik depresif tanısı ile tedavi görüyor, bir hastane çıkışında kendini asıyor. Bu dönemlerde Marilyn, annesi tarafından bakamıyorum beyanı ile yetimhanede ve çeşitli bakıcı aileler yanında kalıyor. Kimi aşırı dini eğilimli, kiminin kocasının cinsel tacizine uğruyor. Annesinin yakın arkadaşı bir müddet yanına alıyor, kadın evlenene kadar ikisi içinde hayat normal, lakin evlendikten sonra kocası Marilyn 'e cinsel tacizde bulununca Marilyn yine yetimhaneye gidiyor. 
Marilyn 16 yaşında evlendiğinde mutlu olup olmadığını, 21 yaşındaki kocasını sevip sevmediğini çok umursadığını sanmıyorum. Dört yıl sonra boşandıktan sonra, modellik kursu ile başlayarak yavaş yavaş Holywood'un tepesine doğru yaklaşıyor.
Oyunculuğunu bilmiyorum, şarkıcılığını bilmiyorum. Hayatta kalmaya çalışmış ve başarmış küçük bir kız görüyorum ben önce Marilyn'e baktığımda. 
Bugün, hâlâ binlerce insanın güzellik tanımı ise, bilinen en ünlü fotoğrafların sahibi ise, herkese rağmen başarmıştır. 

Kim ne derse desin ölümünden bir kaç ay önce yeni mutfak çizimi yaptıran bir kadın intihar etmez! Onca yolu gelmişken, tepede ölümü seçmez bence...

Ölümünden bir kaç ay önce çizdirdiği mutfak planı. Chicago halk kütüphanesi
Her ne kadar hala psikiyatrise gitse de faturalarını ödeyen, gazetecilere kendi el yazısı ile cevap verecek kadar mütevazi, sorumluluk sahibi ve geleceğini önemseyen bir kadın intihar etmez...

El yazısı ile röportaj cevabı. Chicago halk kütüphanesi
O gece, mirasının çoğunu bıraktığı, eğitimi ve bakımını üstlendiği kız kardeşinin oğlu ile konuşacağını söyleyerek odasına çekiliyor. Rapor edilen telefon kayıtlarına göre, en son başkan Kennedy ile görüşüyor. Ölüm nedeni aşırı uyku hapı alımı olarak kayıtlara geçiyor, ama kanında aşırı doz bulunamıyor. Sonradan otopsiye konu parçaların değiştirildiği iddia ediliyor... 
O ölmüştü. 
Marilyn, merdivenlerini eliyle ayağı ile tutunarak çıktığı çatıdan itilivermişti...

Ve ben bu şarkıyı en çok ona yakıştırıyorum şimdi.
"Sanma ki hikayesi şu titreyen dalların düşen yaprakla biter. Sanma ki güzelliğin o ipek saçlarına dökülen akla bitti... "