Temmuz 31, 2014

Kahkaha Mevzuu

Adını hatırlamıyorum. Hatırlamadığım için de üzgünüm şu anda. İnsanlar isimleri ile hatırlanmalı. Ben böyle düşünürüm. Öyle olduğunda, onları anan en son insan ölünceye kadar hayatta kaldıklarına inanırım. -Eski bir roma atasözü de böyle der zaten: "Sizi anan en son insan öldüğünde unutulursunuz."- Umarım benden başka anımsayanı vardır.
Ben oniki-onüç yaşlarımda iken, o galiba yirmibir-yirmiiki yaşlarında idi. Belki daha da küçük. Bana çook büyük bir abla gibi gelirdi. Yirmili yaşların altında iseniz, yirmili yaşların üstü size çook ilerde bir zaman gibi gelir. Belli bir yaştan sonra da, ne bileyim, otuz civarından sonra olabilir, aynı yaştasınız gibi gelebilir. Sanırım aradaki yılların çokluğu değil, paylaşılabilen "zaman, şeyler" belirliyor aradaki zamanı.

Adını hatırlamıyorum diyordum, yine yoldan çıkmışız. Bizim evin iki ev uzağında oturuyorlardı. Ara sıra karşılaşırdık. Ayak üstü sohbet ettiğimizi hatırlıyorum, bir de okuldan geldiğimde onu hep pencereden bakar gördüğümü. O, ilkokuldan sonra gönderilmemişti başka. Evde bir abisi, annesi, babası bir de o vardı. Arkadaşım değildi ama onu çok az tanımama rağmen sevdiğimi, kendime yakın hissettiğimi, sessizce bana bir şeyler anlattığını hissetmişimdir hep. Ortaokul bitince onu bir daha görmedim. Lise için başka bir şehre gitmiştim. On yıl oluyor aklıma geldi bir gün, anneme sormuştum "hani bir abla vardı, evden pek çıkmazdı, ne oldu o, evlendi mi, bir yere gitti mi", demiştim. Annemin yüzü değişmiş, elindeki dantel oyasını bir an bırakmış "ayy, o kız kendini astı ya kızım, odada kendini asmış bulmuş annesi bir gün.", deyivermişti. Ben, sonradan şaştığım bir sakinlik ile "Niye!?", demiştim. "Bilmiyorum ki kızım ya, biri mi varmış, babası mı yakalamış, oğlan bırakıp gitmiş mi, sahip mi çıkmamış, tam bilmiyorum", dedi... 

Havva'dan beri insan soyunun "namusu" kadınların iki bacağının arasında.
Bütün dinlerde bu böyle. Dinler de bu böyle aslen. Hıristiyanlığın engizisyon mahkemelerince yakılan "cadıları", islamiyetin hocalarınca verilen recm kararları, hatta pagan dinlerinde dahi- ki paganizmde kadın kutsaldır-, bazı kötülüklerin kadından geliyor olması... Niye Havva'dan daha uzağa gidiyoruz ki zaten; insanın cennetten kovulmasının nedeni Havva'nın Adem'i kandırması değil midir? Erkeğin kadınlarla ya da kadınların yüzünden suç işlemesinin, ya da kadını "istemesinin" sebep-i nedeni hep kadınlar. Zorla istemesinin bile... Kadınlar yüz vermezse erkek astarını istemez... Söylemler hep kadını suçlar; -o saatte orada ne işi vardı, neden o şekilde giyinmişti, gitmeseydi, açmasaydı, göstermeseydi.- İşin acı tarafı: kadınlar da kadını suçlar... Gönülsüz olmasının, hayır demesinin hiç anlamı olmaz neredeyse. Kadın hep başka şekilde evet diyordur nasılsa!.. Bakış açısı o taraftan olunca, örneklerin ya da olayların bir önemi yok. Toplum içinde kahkaha atmasın kızlarımız da denir, erkek gördüğünde yüzü kızarsın başını önüne eğsin de denir.

Daha söyleyeceklerim var bu konuda ama çok uzadı, konu da dağılacak, kesmeli bir yerde. Misal; başka toplumların uygulamaları, bakış açıları, tahrik ne demektir, gibi gibi. Yalnız şunu demeden edemeyeceğim, "kendini bil-nefsini bil" gibi düsturlara sahip doğu islam toplumlarında neden " tahrik olmak" bir suç-günah değildir? "Tahrik edeni", suçlamak işimize mi geliyor? Ve, ne demektir tahrik etmek?

Çoğunlukla, bu konularda yorum yapmak, konuşmak istemiyorum. Bir yaptırımı olmayacaksa konuşmak kendini rahatlatmaktan başka bir şey değil bazen, ve kendini rahatlatmak daha rahatsız edici geliyor. Belki yazı, kim bilir, fark eder... 

Temmuz 23, 2014

Ben Çocukken

Ben çocukken denizkızlarına inanırdım,
Kalkan plajı
Saba kraliçesi Belkıs'a da.
Doğmadan önce ya denizaltında, ya da Belkıs'ın sarayında küçük bir kızdım ben.
Dünyanın bir gün bir şekilde değişeceğine,
Olan şeylerin olmadığına,
Ya da bir gün unutacağıma...
Olacak olanların daha güzel olacağına,
Bir gün birine anlattığımda tüm hikayelerimi
hepsini anlayacağına,
Böylelikle bir daha korkmayacağıma da.
Ben çocukken adımın Jasmin olduğuna, olduğum yerde yanlışlıkla olduğuma inanırdım.
Bir gün birileri gelip beni bulacak, ve tüm olmuş olanlar olmamış olacaktı...

Dinleme tavsiyesi: Albinoni'den Adagio G Minor 

Temmuz 20, 2014

Sayıklamalar VIII

İnsan beyni, hala çözülememiş en ilginç organ olma özelliğini koruyor.
Akşamın 6' sı olmuş neredeyse hiç bir şey yapmadım. Sabah kahvaltı ettim annemle baş başa. Annem de öyle dedi, 'Gel şöyle baş başa bir kahvaltı edelim.' Ömrümün yarısını tükettim - istatistiklere göre -, annem hala kahvaltı hazırlıyor bana, neden ben hazırlıyorum diye hiç sormuyor kendine de. Yani ben yanına gittiğimde hazırlamıştı bile, yoksa yanlış anlaşılmasın, o yaptı ben oturmadım. Tembelimdir, değilim değil, ama yine de anneme kahvaltı hazırlarım tabii ki. Evet, kahvaltı ettim. Annem dedi, 'komşular çağırıyor, Aze 'de gelsin dediler, gelecek misin?' Dedim, 'yok anne, benim işim var, sen git.'
İşte, o dakikadan bu dakikaya sadece oturdum. Son bir kaç saattir aynı şarkıyı dinliyorum. Merak edenler için; Zülfü Livaneli' den Gözlerin. Dakikalarca, 'neden oturuyorsun böyle boş boş kalk bir şeyler yap', dedim kendime.
Telefonuma uzattım elimi. Bataryası %5' e gelmiş. Bittiği zaman tekrar doldurmasam mı acaba. Evet, olabilir. Ne zaman biterse artık... Bilgisayarda 'blog' sayfasını kurcaladım. Şekillerin yerini değiştirdim. Yazıları okudum. Resimlerle oynadım 'picassa' programında. Gülünç şekiller yaptım ama gülmedim. İki de bir saate baktım, vakit çok hızlı geçiyordu. Aslında sabahtan beri yazı yazmak istiyorum. Tam yazacağım, her gün yazı yayınlamama kuralımı hatırlıyorum. İki günde bir yayınlamaya  çabalıyorum. Nedeni karışık, boşverin. İşte bu kurala takılıyorum. Diyebilirsiniz ki; yazıp sonra yayınlayabilirsin.
Sorun; ben bugün yayınlamak istiyorum ama kuralımı da yıkmak istemiyorum.
İşte benim en büyük sorunlarımdan biri budur; bazı şeyleri -olmayacak şeyleri- hayattan hep aynı anda istemek...

Sonra, neden hiç bir şey yapmadığımı, yapamadığımı düşünüyorum yeniden... Bugün Pazar olmasına bağladım konıyu. On yıllar boyu Pazartesi sendromunu Pazar gününden yaşamıştım. Her Pazar, bir keyifsizlik, bir sıkkınlık, bir "yine yarın Pazartesi" söylemiyle oturmuştum. İşte yazının başında ettiğim cümle bu yüzdendi. İnsan beyninin farklı düşünmesi zaman alıyor... 

Balkonun kapısından yolun karşısındaki büyük zeytin ağacını izliyorum. Karşımda beton bloklar değil de zeytin ağacından bir dağ olmasına keyifleniyorum birden. Burada eskiden Likyalılar yaşarmış. Çok eskiden tabi ki. Evin olduğu yol da Likyalıların kutsal hac yolunun tam üstü. Acaba o ağacın altında dinleniyorlar mıydı, ve şimdi benim oturduğum noktaya bakıp düşünüyorlar mıydı benim gibi? Kimse bilemez. 

İnsanlar ne çok mutsuz, sıkkın, bıkkın, kadersiz, şanssız diye düşünüyorum. Bazıları öyle belki, bazıları da öyle sanıyor kendini. İşte bütün mesela bu sanmak ile olmak arasındaki fark! Ama bu farkda kime, neye göre değil mi? Ateş düştüğü yeri yakar sonuçta. Ama bence bu atasözü de yerini, zamanını yitiriyor artık. Artık Afrika'da aç bir çocuğun resmini, ölen bir çocuğun bedenini, ağlayan bir annenin sesini herkes duyabiliyor. Ateş düştüğü yeri yakmıyor. Ama bu da doğru değil, o ateş ısıtmıyor bile bazen bizleri. Hala düştüğü yeri yakıyor. Hala herkes kendi kendine yanıyor... Yani tam olarak diyemesem de, demek istediğim; sanılıyor ya da öyle, ne fark eder, kişi mutsuzsa mutsuzdur, değil mi? 

Çin'de her gün 600 kişi ölüyormuş çok çalışmaktan. Şurada. İşte, benim hiç bir şey yapmadan oturmaktan utanıyor olmam gerekmiyor da nedir?! O insanlar, hiç bir şey yapmadan 5 dakika oturabilmek için tekrar ölebilirler belki de...

Kalkayım ben. 

Temmuz 19, 2014

Çocuklar İşte Böyle

Çocuklar işte böyle; hep zekiler, hep komikler, hep güzeller... Bir tek çocukları görünce umudumu yitirmiyorum insan ırkından...

Daha iki buçuk yıl öncesinin sessiz bebesi, işte şuradaki, bugünün moda uzmanı, üç buçuk yaşındaki yeğenim Sarah ile diyaloğumuz:
Eteğimi çekiştirip duran kendisine;
- Yapma tatlım, niye aşağı çekiyorsun eteğimi bak düşecek şimdi ama.
- Öyle durmasın yukarıda.
- Duruyor işte belimde, nerede duracak canım.
- Daha aşağıda, böyle dursun. (zamanın düşük bel modeline uyacak seviyeyi tarif ediyor) Öyle çirkin. Modası böyle.
***
- Deniz soğuk mu Sarah, geleyim mi?
- Gel gel, soğuk değil.
- Ugh! Hani soğuk değildi, yalancı!
- Ben yalan değilim.
- Ya nesin?
- Şakayım.
***
- Koş koş Sarah, köpek geliyor. Taş atalım, ya da kaç kaç.
- Atma atma! Öğretmen köpeklere taş vermeyin dedi!
***
- Senin elbisen de benimki gibi; yeşil, kahverengi ve sarı ama benimkinde bir de pembe var dimi?.
- Evet.
- Benim elbisem aynı gökkuşağı gibi.
- Eveet. Sen biliyor musun gökkuşağında kaç renk var?
- Evet, biliyorum. 1-2-3-4-5-mavi.
***
- Bir kaçı birden neredeyse tepeme çıkmış yeğenlerime söyleniyorum; çocuğum şurada oynayın bir, nedir sizin derdiniz benimle?!
- Sekiz yaşındaki erkek yeğenim elleri iki yana açık, geri söyleniyor: E, özlediiik!
***
- Sen büyüyünce ne olacaksın Sarah?
- Bilmem. Bir şey olmayacağım. Ben zaten büyüyünce okula gitmeyeceğim. 
***
İnsan düşünmeden edemiyor; nesi iyi ki büyümenin ve büyük olarak yaşamanın... 
*... "Ne güzel ninnilerimiz vardı bizim...Uyusun da büyüsün diye...Bir göz atıyorum dünyaya, özellikle Filistin'e rahatça uyusalar çocuklar orada, uyusalar ve uyanabilseler ne güzel büyürler aslında. ... Benim büyüklerden umudum yok artık. Çocuklar kurtaracaklar dünyayı, eğer biz onları korumayı başarabilirsek..." 

Temmuz 17, 2014

(C)Esaret

İnsan mekanla sınırlı, zamanla sonludur...

Bu sınırlı ve sonluluğu içinde dahi kendini ölümsüz, engelsiz hissetme yeteneği vardır. Bu gizemli çelişki ile de belki, ırkının ulaştığı modern döneme sahiptir...

Esaret duygusunun deneyimlenmeden anlaşılamayacak bir duygu olduğunu düşünürüm. Duyguları taklit edebiliriz, empati kurabiliriz, ancak esaret bambaşka olmalı...

V.Van Gogh hiç hapishane deneyimi yaşamamış biridir. 1890 yılında yaptığı yandaki The Prison Courtyard, tablosuna yeni rastladım, ve esaret deneyimini hiç yaşamamış kendisinin yaratıcılığına - bu açıdan da- hayranlık duydum. Derken, biraz daha araştırınca, tabloyu Fransız ressam Gustave Dore'nin 1872 tarihli "Newgate Prison" gravüründen hareketle yapmış olduğunu öğrendim. Yine de fark etmiyordu benim için. Resmin yeni hali nasıl da anlatıyordu; karşınıza çıkan duvarları, ayağınızı attığınızda takıldığınız engelleri, dönüp duruşunuzu, kuyruğunu kendinden başka bir parça sanan kediler gibi. Tek ulaşabileceğiniz boşluk gökyüzü gibidir, o da zaten ulaşılmazdır, o yüzden gök yüzündedir.
Beni etkileyen bir diğer ayrıntı; hapishane avlusunun köşeli değil yuvarlak oluşu. Kısırdöngü duygusunun verilebilmesi için daha mükemmel bir ayrıntı olamaz gibi...

Hal böyle olunca anlıyordunuz ki, Van Gogh' un duvarları dışarıda değil içeride idi. Ve bu en kötüsüydü bir insan için...

Bu tabloyu yaptıktan bir süre sonra, aynı yıl, 37 yaşında göğsüne silahı dayayarak intihar ediyor.
Tabloda da 37 kişinin olmasının bir ilişkisi var mı kararı ile bilemiyorum, ama sanki var gibi.

Resmi yaparken intihara karar vermiş olabilir miydi? Çizdiği bu kısır döngüden artık çıkamayacağına kendini inandırmış mıydı? O sırada Fransa'da bir klinikte tedavi görüyordu zira. Ben, kendimce, her şeye rağmen bir umudu olduğunu düşünüyorum hayattan ve kendinden yana. O yüzden neredeyse görülemeyecek şekilde iki küçük beyaz kelebek çizmiştir resmine. Göğe doğru yükselen iki minik kelebek. Silik, yukarıda, uzakta ama yine de çizilmiş olan. Umut edilmiş olan. Ama görünen o ki yetememiş kendisine.

İçimizdeki duvarlar.
Kendi yarattığımız,
gün be gün tuğla koyduğumuz duvarlarımız...
Kapılarımız açılmıyordur; belki önünde değil arkasında duruyoruzdur.
Ahh! Ne korkunçtur, kendi gölgemizin dışına sıçrayamayışımızın ıstırabı...

Temmuz 15, 2014

Okuyana Mektup: Çimenler Yeşildir

Çimenler demiştim sana en son değil mi? Çimenlerin yeşil olduğunu söylemiştim. Sen inanmamıştın.  
O gün bütün gün bunu tartışmıştık. Şöyle demiştik kendimize; kimseye sormayacağız, kimseyi bu tartışmaya ortak etmeyeceğiz, biz, ikimiz, kendimizi ikna edeceğiz; çimenlerin rengine. Sonra sen bütün o çocukluğunu anlatmaya başladın, beni ikna etmek için tabii ki.

Küçükken annen çimenleri kaynatır, suyuna eski bir bezi bandırıp yüzündeki yaralara sürermiş. Oradan biliyor muşsun güya; çimenler kırmızıymış. Ben de dedim ki sana, yüzün yara olduğunda kanıyor muydu? Dedin, tabii kanardı, ne sanıyorsun sen bizim oranın çocuklarını! Vurdular mı acımazlardı ki, sert olur. Kanardı da yüzümüz. Tamam işte demiştim bende, çimenin rengi değil o, yüzündeki yaradan beze bulaşan kanın rengidir. Kanın rengi kırmızı olur. Sen hiç elini kesmedin mi, bilmiyor musun ki? Görmedin mi ki? Dedin gördüm, görmez olur muyum, biz en çok bıçakla, çakıyla, bir de kenarları keskin taşlarla oynardık. En çok ta elimizi keser, elimizden kan akardı. Ama işte geceden beri söylüyorum sana, o gün, ilk geldiğin gün de söyledim, elimizden akan sıvının rengi yeşildir. Tam yeşil denemez ise de , kahvemsi, yeşilimsi bir şey, ama kesinlikle kırmızı değil... Yüzümüzden akan o yeşilimsi sıvı ile kırmızı çimenlerin rengi birbirine karışırdı işte, annemin yüzümüzü sildiği suda da hep... 

Sahi, zaman ne kadar zalim. Sen daha "şimdi" gelmedin mi, nereye gidiyorsun?
Ayrılığı düşünme şimdi. Düşünürsen daha çok yaklaşır. Her şeyi düşünerek yaratmıyor muyuz bir anlamda. Düşünme. 

Peki dedim bende sana, peki; sizin bahçede ağaç var mı? Şaka mı yapıyorsun dedin bana? Var mı yok mu onu söyle? Yahu tabi ki var. Buraya otobüs beklemeye gelmeden önce nerede oturuyorduk biz. Bütün gündüz ve dahi gece, bahçede kavakların altında oturmadık mı?! Sen orada demedin mi, yarın gideceğim diye, ben de demedim mi sana bari mektup yaz! Dedin. E, daha ne soruyorsun? Ben sana gece ne sormuştum? Ne sormuştun? Hiç bir şey hatırlamıyorsun artık. Daha ne hatırlayıp hatırlamadığımı bile bilmiyorsun, hemen kızıyorsun. Ama hatırlamıyorsun işte. E, söyle ne sorduğunu, belki hatırlarım. Hatırlamıyorsun işte, dedim ne sormuştum, dedin hatırlamıyorum. Sen şimdi benden gündüz, ve dahi gece, tüm konuştuğumuz şeyleri hatırlamamı mı bekliyorsun? Yani?!. Yok yok, bizim cezamız dünya da kesilmiş!.. Peki peki! Söylüyorum; dedim ki bu kavakların yaprakları dökülmez mi hiç? Sen de, dökülür tabi ki, kaynatır içeriz kışları dedin. Ben de dedim, tamam işte. Hani o, çay değil de kavak yaprağı suyu içtiğin akşamlar ne renk oluyordu bardağın rengi. Kırmızııı. Fesuphanallah!, ya peki çayın rengi neydi? Yeşiiill. Ya sabır!
Yahu, bak sen de şimdi bunu hatırlamıyorsun. Neyi? Bak işte, gördün mü, bir ben değilim hatırlamayan, kızma bana bir daha! Aman iyi iyi, iyi ki buldun bir gedik, söyle; neyi hatırlamıyorum? O gece kavakların altında çay içmedik mi? İçtik. Ben sana ne dedim? Ne dedin? Çay ne kadar da güzel, yemyeşil, tavşan kanı gibi demedim mi? Sen de hiç bir şey demedin. Vallahi hiç hatırlamıyorum. Ben de sen bir şey demeyince, sence de öyle sandım. Sen susulunca hak verildiğini mi sanıyorsun? Öyle olmaz mı? Olmaz, en azından her zaman olmaz. 

Bazen senin dediğin gibi olur, eklenecek bir şey yoktur. Bazen söylenecek şey söylenirse artık konuşulamayacağından susulur. Bazen, umursanmadığından söyleyen, bazen fark etmediğinden ne söylenirse söylensin. Bazen de, dinleyen bulsun kelimeleri, o söylesin diye susulur. Ama en çok "söz bulamayınca" susar insan... Sen niye susmuştun ki? 

Artık sana inanmak istiyordum. Öyle mi? Öyle. Beni kandırdın mı yani? Hayır, sadece inandım. İnanıyorum, tamam, çimenler kırmızıdır. Aslında sen haklı olabilirsin. Neden? Ben renk körüyüm. Oyun oynuyordum. Ben de sana inanıyordum aslında. Herkes çimenlerin yeşil olduğunu söylüyor. Ama ben kırmızı görüyorum, o yüzden de kırmızı olduğunu savunuyorum. Ben öyle görüyorum, haksız mıyım sence böyle yapmakla? Gerçek? Gerçek. Ben de renk körüyüm. Ama ben çimenlerin yeşil olduğunu görüyorum, renk körü olduğum için de sana inanmaya karar vermiştim. Otobüs geldi. Evet. Yaz bunu gidince. Tamam. 
İkimiz de haklıymışız. Evet. Peki çimenler ne renk olacak? Bence yeşil. Bence de kırmızı. Seni seviyorum. Ben de seni seviyorum.

Temmuz 12, 2014

Dilek...

Yeniden dünyaya gelsem ben;
Kışları az soğuk çok yağmurlu, deniz fenerli, denizli bir kasabada yaşıyor olsam. 
Kayalıkların hemen üstünde olsa evim, iki odalı bol pencereli.
Üç çocuğum olsa, anneleri olmamdan mutlu olsa çocuklarım.
Akşamları tahta masalı, üç-beş kişinin geldiği bir barda
aynen bu şarkıyı söylesem haftada bir kaç kez.
Aynen bu kadın gibi...
Gündüzleri kurabiye doldursam kavanozlara
çocukların kokusundan evi buldukları.
Hiç bir şey yapsam akşam üstleri, hiç bir şey...
Geceleri uyumadan önce düşler kursam,
burada bunu yazan kadın olmayı dilesem...

Portekiz'in en güzel seslerinden Teresa Salgueir'a selam olsun...

Temmuz 09, 2014

O Kadar...

Zamanla aram pek iyi değildir.
Bunun dışında kendimi
şanslı sayarım yine de...

Yalnız kalmakla ilgili
bir sorunum yok. Sadece
nefesini sevdiğim birinin
yakınlarda olması beni rahatlatır.

Bencilce bir şey, biliyorum.
Ama birbirimize ihtiyacımız
olduğunu hissediyorum
ve bunu değerli buluyorum.

Zaman nefes almakla
geçen günler değil,
birinin aklında olmakla
ilgili biraz...

Hayatın kronometresini
sen değil, senin yanındaki tutar.

O kadar.

Nejat İşler

OT Dergisinin Kasım 2013-Şubat 2014 sayıları; cilt-3 kapağından,

Temmuz 06, 2014

İnsan Ruhunun Özeti: “Kış Uykusu” (1)

Hem görsel hem kelimelerle bir şaheser yaratmış Nuri Bilge Ceylan.

Acaba diyorum; gökyüzünde bir ayna olsaydı, belli zamanlarda biz insanların ona bakma ve kendimizi görme şansımız olsaydı, görebilir miydik başkalarının bizim yüzümüzde gördüklerini. Diyelim ki gördük, anlayabilir miydik, değiştirebilir miydik maskelerimizi... Sanırım kabul etmemiz gereken ilk şey; insan kötülüğü ile var. İnsan alçak gönüllüğü ile olduğu kadar kibri ile de var. Yaşamın ölümle, boşluğun anlamlılıkla, sevincin hüzünle, gitmelerin gelmekle, uykunun uyanmakla olması gibi... Bunu bilelim, bununla yaşamayı öğrenelim, hani, nefsimizi silmekten yana değil, bilmekten yana olalım. Budur önemli olan belki de.

"Kış Uykusu" bize; işte İnsan diyor.

Bu filmi izledikten sonra, sinemasını taa başından beri bilerek böyle; sessizlikten-sesliliğe doğru giden bir üretim sürecinde kurduğunu düşünüyorum Sayın Ceylan'ın nedense. İlk filmi; Kasaba'yı yaptığında sanki Kış Uykusu'nu da çoktan planlamış olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler, Üç Maymun ve Bir Zamanlar Anadolu, her birinde diyaloglar sırasıyla daha da artmış. Ya da kendine yapılan eleştirilere inat; "Peki, madem öyle buyurun, benim karakterlerim konuşursa böyle konuşur işte", demiş. İzlediğim beş filmini düşündüğümde, ister görsel ister sözel anlatsın tek derdinin 'insanı' anlatmak olduğunu anlıyorum şimdi. İnsanın kötülüğünü, zayıflığını, hırsını, kibrini, inceliğini, ne varsa sırayla bulduğu ifade edebildiği her şeyini anlatmaya çalışıyor.

Hikaye anlatmanın bir çok yolu olabilir; dans ederek, şarkı söyleyerek, susarak, göstererek ya da söyleyerek. Nuri Bilge Ceylan, ne anlatacağını çok iyi biliyor bir kere. Nereden başlayacağını, nerede keseceğini, nerede gözlerinize bakıp anlayıp anlamadığınızı soracağını. Öyle de anlatıyor hikayesini; görüntülerle, böyle de anlatıyor; kelimelerle. Ve bence o bunu "işi" olduğu için yapmıyor. Haz alıyor, anlatmak istiyor, ondan başka bir şey yapamayacakmış gibi yapıyor yaptığı şeyi!.. Sanki, dünyanın geri kalanını umursamadan, yerdeki onlarca bilyesini bir torbaya doldurup tekrar yere döken, sonra teker teker tekrar doldurup, tekrar yere döken bir oğlan çoğu gibi. O, bilyelerinin renklerini, birbirine tokuştuğunda çıkardığı sesi, tek tek saymayı, pürüzsüzlüklerini hissetmeyi seviyor. Kazanmak ya da kaybetmek değil oyundaki derdi. Sadece oynuyor o. Filmlerle anlattığı hikayelerden, özellikle 'Kış Uykusu'n dan bende kalan budur ilk başta.

Filmin kendisine dair söylemek istediklerimi ikinci belki üçüncü kez izledikten sonra yazmak istiyorum. Şimdilik bu.

Temmuz 04, 2014

Beni Bekleme Kaptan

Mavi Liman


Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman
Beni o limana çıkaramazsın...

N.Hikmet Ran

Dinlemek isteyenlere; Mavi Liman

Tahir ile Zühre Meselesi


Tahir olmak ta ayıp değil 
Zühre olmakta 
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil
Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte yani yürekte...
Mesela bir barikatta dövüşerek 
Mesela Kuzey Kutbu' nu keşfe giderken 
Mesela denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? 
Tahir olmak ta ayıp değil Zühre olmak ta 
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...
 Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir 
ayrılmak istemezsin dünyadan ama o senden ayrılacak 
yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık 
Yahut hiç sevmeseydi 
Tahir ne kaybederdi Tahir' liğinden 
Tahir olmak ta ayıp değil Zühre olmak ta 
Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...


N. Hikmet Ran

Temmuz 03, 2014

Anksiyete

"Dünyada bulunmak endişeye sebebiyet verir. Bütün filmlerin başına yazılabilir bu söz. Bütün kitapların. Hatta fırınların, bakkalların, mezarlıkların. Saunaların bile... Eğer buradaysak, ne olacağıyla; hatta şu ana kadar ne olduğuyla ilgili sürekli bir şüphe hali içinde oluruz. Aramızdan çok azı bu şüpheyi aşıp sükuna erebilir."

Onur Ünlü, Euripides'in " İnsan endişeden yaratılmıştır." lafı üzerine. -kaynak: OT Dergisi.-

Psikolojide tanımlanmış anksiyete türüdür: Ölümlü olduğumuzu bilmek bizde anksiyeteye (endişeye, kaygıya, korkuya) sebep olur. 

Ama müzik her dem iyidir; Goodbye Brother, beste; Ramin Djawadi: Bazı insanlar yetenek sahibidir!

Temmuz 02, 2014

02 Temmuz 1993*

Günlerden Öyle Bir Gündü


Günlerden öyle bir gündü;
Üstüne tarih düştüğüm.
Gözümün önüne geldi birden
Balkıyan güzel yüzün.

Ve yüreğim yandı söndü,

Ter bastı avuçlarımı.
Bir işlek kovan uğultusu
Kapladı kulaklarımı.

Uzandım usulca cigarama;

Yavan ömrüme katık.
Ben o gün öldüm gülüm,
Bir daha ölmem artık...


Metin ALTIOK


Metin Altıok; 02 Temmuz 1993 günü Sivas Madımak otelinde çıkarılan yangında yaralanması sonucu, diğer: 

  • Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
  • Muhibe Akarsu, Muhlis Akarsu'nun eşi 45 yaşında
  • Gülender Akça - 25 yaşında
  • Metin Altıok - 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci
  • Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı
  • Sehergül Ateş - 30 yaşında
  • Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair
  • Erdal Ayrancı - 35 yaşında
  • Asım Bezirci - 66 yaşında, araştırmacı, yazar
  • Belkıs Çakır - 18 yaşında
  • Serpil Canik - 19 yaşında
  • Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
  • Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı
  • Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci
  • Serkan Doğan - 19 yaşında
  • Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı
  • Murat Gündüz - 22 yaşında
  • Gülsüm Karababa - 22 yaşında
  • Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
  • Emin Buğdaycı - 18 yaşında, şair.
  • Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
  • Koray Kaya - 12 yaşında
  • Menekşe Kaya - 15 yaşında
  • Handan Metin - 20 yaşında
  • Sait Metin - 23 yaşında
  • Huriye Özkan - 22 yaşında
  • Yeşim Özkan - 20 yaşında
  • Ahmet Özyurt - 21 yaşında
  • Nurcan Şahin - 18 yaşında
  • Özlem Şahin - 17 yaşında
  • Asuman Sivri - 16 yaşında
  • Yasemin Sivri - 19 yaşında
  • Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
  • İnci Türk - 22 yaşında
  • Cengizhan Demir - 28 yaşında
Otel çalışanları:
  • Ahmet Öztürk - 21 yaşında
  • Kenan Yılmaz - 21 yaşında
birlikte hayatını kaybetmiştir. O gün, günlerden yine bir gündü. Güneş yine doğmuş, yukarıda adı sayılı insanlar sabah uyanmış, kahvaltı etmişti. Her biri o gün onlarca şey düşünmüş olabilir. Öğlen nereyi göreceklerini, hangi sanatçının etkinliğinde neler olabileceğini, okudukları bir gazete parçasındaki herhangi bir notu ya da akşam ne yiyeceklerini. Ama hiç biri kendi ırklarından birileri tarafından akıl-sır ermez bir nefretle anılacaklarını, aynı nefretle dünya da istenmeyeceklerini ve çaresizlik içinde ölebileceklerini düşünmemişti eminim... Ermiyor, bazı insanların ve benim buna aklım ermiyor... Erenlerden Tanrı korusun, ne diyelim. Yalnız, onların Tanrısı değil. Onların Tanrısı ile benim Tanrım aynı olamaz...

Temmuz 01, 2014

Hewara Gule*

Gülün Feryadı* 

Bugün yüreği yanık bülbül
seslendi kırmızı güle
gül uyandı, gel canım dedi, 
ben seninim,
yolunu gözlüyorum...

Güle sordum:
niçin ağlarsın canım?
bana dedi:
bilmem neden böyle düşkünüm,
nedir bu gönlüme düşen ateş.

Çeviren: Çağan, Mayıs 2014