Mayıs 29, 2014

Anlatı Yönetimi; Zaman

Geç kaldım derse bu hafta bir yarım saat kadar. Bile isteye ama. Kaçırdığım konu da "zaman"mış. İlginç. Artık hayat ve getirdikleri için ilginç kelimesini kullanmamaya özen göstereceğim. Hayatın doğası bu; zamansız, hesapsız, denksiz, denk, ani, rutin, duran ama hep bilinmedik. Burada bir parantez açmak istiyorum. Kelimeler sayarken hayat için aklıma geldi: - Bugün bir psikopatoloji hocası şöyle dedi; " Etimolojiye ilgi duyun. Sözcüklerin kökenlerini merak edin. Doğdukları, geçiştikleri kültürler arasındaki ilişkileri okuyun." Basit bir örnek geldi aklıma: Osmanlı döneminde Almanca' sından yapılan yanlış çeviri sonucu, 'bilinçaltı' olarak Türkçeye yerleşen 'unconscious' kelimesinin maalesef Türkçe karşılığı ile ilgisi yok. Tam ifadesi 'bilinçdışı' Ve şimdilik bildiğim, ve görünen kadarıyla bilinçdışı ve bilinçaltı kelimeleri çok farklı algılanabilir ki farklıdır da. Aslında parantez açmamda ki bir diğer detay; bunu psikopatoloji hocasından duymuş olmam. Tüm bilimlerin-temel öğretilerin ne kadar iç içe olduğu sık sık hatırlanmalı sanırım. Yine aynı hoca, psikopatolojinin tarihini okurken, tuvaletlerin inşa tarihini okumamızı tavsiye etti. Roma döneminde sokaklarda bulunan tuvalet mekanlarının halkın sosyalleşme ortamları olduğunu düşünür müsünüz hiç? 

Edebiyat'tan devam edersek; öyleyd işte konu; Zaman. Tahtaya yazılanlardan ve az biraz daha anlatılandan yakalayabildiğim; zaman konusunu hikaye içinde iyi düşünün. Geçmiş zaman kipleri, aradaki betimlemeler, tekrar geçmişe gitmek, arada düşünmek gibi. -HayatBilgisi atölyesi notları.- Ben bunları dinlerken kendimi korudum biraz dersi kaçırmanın ağırlığından; "Zati zaman bu kadar kısa zamanda nasıl anlatılabilir ki, ne dinlesem az olacaktı, bakarım ben buna bir ara vs. vs. vs." dedim kendi kendime...

Ödev: 'Zaman kipleri ile düşünerek zaman kurgulaması üzerine bir hikaye yazılacak. Sıralar mı karışacak, sondan mı başlanacak, hikaye kipi kim olacak? Zamansal-biçimsel bir şeye kafa yorun. Sondan başa deneyebilirsiniz, zordur ama güzeldir.' Konuyu kaçırınca ödev de zor geldi tabi ki. Yeni bir şey üretemedim. Eskiden notlarımda olan geçmiş-gelecek arasında giden bir şey geldi aklıma ama istenilen ile çok uyumlu olduğunu sanmıyorum fakat yine de onu gönderdim. Yazmış-vermiş olmak için bu hikayeyi göndermedim, sadece bu konuda bu hikayeyi vermek istedim. Bu. Ama zamanım olmadığı için de biraz böyle yaptığım doğrudur. Belki benim tahminimden daha uygundur. Göreceğiz. Budur ödevim de; ... Vazgeçtim tekrar okuyunca buraya eklemekten. Evet, vazgeçtim. Var tabi ki vazgeçme hakkım, hiç bakılmasın öyle. 'Ankara Misket' her düğünde çalınır ama çok az kişi hakkını vererek oynar. Hiç! Hikayemi okuyunca geldi aklıma...

Madem öykü yok okunacak, şarkı olsun bari dinleyecek ; Vuslat Vakti  , Yunan takımından Dalaras ve Parios yorumluyor. Şöyle diyorlar ; 

'Seni seviyorum çünkü güzelsin.
Seni seviyorum çünkü sen sensin.
Dünyayı seviyorum çünkü orada sen varsın.
Ama senin penceren kapalı...
Pencerenin kanatlarını aç sevdiğim!
Aç da yüzünü göreyim...'

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası

Mayıs 24, 2014

Kavaklar...

İstersen Hiç Başlamasın


İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın...

Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın...

İstersen hiç başlamasın
Geç kalmışız birbirimize
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
İstersen hiç başlamasın
Söz verelim birbirimize... 

- Murathan Mungan


Mayıs 22, 2014

"Utanç": Bazı masumiyetler utançta gizlidir

Kadınlar kendilerine cinsel şiddet uygulanmasından haz alır mı? Kadınların cinsel şiddet, taciz karşısında gösterdiği direnç, uygulayıcılar tarafından göstermelik, dikkate alınmaması gereken bir açıklama mıdır?

428 pornografik eser üzerinde yapılan inceleme sonucunda filmlerde fiziksel saldırı, tecavüz, şiddet temalarının ortak özellik olduğu görülmüştür. Bunlardan 20% si belirgin tecavüz sahneleri içermektedir. Konu kadın öncelikle korku, çekingenlik ve saldırı altında sahnelenirken, filmlerin 97%’ sinde, yaşanan tecrübenin kadın için deneyimin sonunda bir uyaran ve haz konusuna dönüştüğü sahnelenmektedir. ( Donald Smith, 1976 Sosyal Psikolog,)

Sosyal psikolojide “ rape myth” (tecavüz miti) olarak terimleşen bu düşünce, özellikle hetereoseksüel erkekler arasında yaygındır. Kanadalı üniversite öğrencileri arasında yapılan deneysel çalışmada pornografi kapsamı dışında erotik ve erotik olmayan iki ayrı film izlettirilen iki grup öğrencinin, izledikleri filmler hakkında- anketin film hakkında olduğunu bilmeden-verdikleri cevaplarda, tecavüzün suç olmayabileceğini, daha da fazlası kadınların -yine terimleşen bir tanım olarak- “token resistance” (göstermelik direnç) gösterdiğine inandıkları sonucu çıkmıştır. ( Scully, 1985)

Yapılan benzer çalışma ve deneylerden anlaşılan, seksüel şiddet içerikli fimlerin kişilerin cinsel şiddeti normal kabul etmelerinin öğrenilmesinde etkin rol oynadığıdır. Bununla birlikte, ilişkili suç dosyalarında yapılan incelemelerde mahkumların bu etkinliği destekleyecek geçmişlerinin az olduğudur. Şiddet göstermekten daha çok “rape myth” inancı daha yaygındır. Örnek olaylarda kadının “token resistant” göstermiş olabileceği yaygın inançtır. Cinsel şiddet suçluları kendileri pornografiden beslenmese de bu bilgiye sahiptir, çünkü kişi bu inancını öğrenme araçlarından biri olan “sosyal öğrenme” aracılığı ile öğrenmekte ve aktarmaktadır.

Seksüel şiddete sebep olan kişilerin incelenmesi ve diğer yapılan deneylerde iki ana unsur gözlenmiştir: Sosyal hastalıklar ve “hypermasculunity” (erkeklik güç istenci); kadınlar üzerinde güçlü ve baskın karakter olabilme isteği. “Rape myth” daha çok bu istencin bir ürünüdür.

1973 yapımı, Utanç filmi şiddet içerikli olmasa da cinsel şiddete maruz kalmış kadının hem erkekler hem kadınlar tarafından dışlanışını anlatmaktadır. Daha da önemlisi ve daha da rahatsız edici olan; deneyimi yaşayan kadının taşıması gerektiğini öğrendiği, sandığı, inandığı ve mahkum edildiği: Utançtır...    Utanç : Enfes ses ; Ayla Büyükataman, müziğin hüznü değerli bestekar Yalçın Tura...

Hayır,  Hayır demektir! 

Mayıs 19, 2014

Öyle Bir Yerdeyim ki *

*Öyle Bir Yerdeyim ki


Öyle bir yerdeyim ki
ne karanfil ne kurbağa
Bir yanım mavi yosun
Dalgalanır sularda
Dostum dostum
Güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe
Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider Allah Allah
Öyle bir yerdeyim ki ne karanfil, kurbağa
Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım mavi yosun çalkalanır sularda

Dostum, dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe
Öyle bir yerdeyim ki bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider Allah, Allah dölüm düşmüş sokağa.

Hasan Hüseyin Korkmazgil


Dinle,...


Yok köprünün şiirle bir ilgisi.

Hasan Hüseyin Korkmazgil, 1983 yılında beyin kanaması nedeniyle bir yıl bitkisel hayatta kaldıktan sonra vefat etmiştir. Bir yıl 'bir yerlerde' beklemiş, iki tarafının iki ucu bir yıl birbirine bakmış, sonra kavuşmuş...


Bana öyle geliyor ki, sanki insan ölünce tamamlanıyor?!...

Mayıs 17, 2014

Her Şey Geçer ?...



Derler ki her şey geçer...
Her şey bir gün geride kalır. Bazen geriye hiç bir şey kalmaz, bazen her şey geridedir artık... Ne kalırsa kalsın geriye ya da kalmasın hiç bir şey sizin ne yaptığınızdır bakıp kalana önemli olan. Söyle bana şimdi; ben ne yapacağım kara bir taşa baktığımda her daim? Ben ne yöne gideceğim, ne yöne bakacağım kara bir mağaranın önünden geçtiğimde her sefer?... Sen sanıyorsun ki aynı Tanrı' nın çocuklarıyız biz...

13 Mayıs 2014 günü Türkiye'nin Manisa ilinin Soma ilçesinde kömür madeninde çıkan yangın dolayısıyla -bugün- 302 insan hayatını kaybetmiştir... Onun yüzünden... Senin yüzünden... Benim yüzümden... 

Mayıs 13, 2014

Anlatı Yönetimi; Bakış Açısı

Bakış açısı hikayeye başlamadan önce yazarın karar vermiş olması gereken bir aşamadır. 1.tekil şahıs bakış açısı mı, 3. hatta 2.tekil şahıs bakış açısı ile mi yazıp yazmayacağına karar vermelidir.
3.tekil bakış açısı: Tanrısal bakış açısı. Tehlikelidir. Olanı, olmuşu, olacağı bilen, karakterlerin fikrini okuyan hatta yönlendiren. Kolay başvurulur. Sinematografik bir anlatımdır. Kötü rastlantılara açıktır. İnsanları konuşturmak için kötü rastlantılara ihtiyaç duyabiliriz. Gerilim yaratmak isteniyorsa başvurulmamalıdır.
2. tekil bakış açısı: Dramatiktir. Birisi kahramandan "sen" diye bahsederek anlatır. Lars Von Trier'in Europa filmi iyi bir örnektir. Son on-yirmi yılda daha sık başvurulur olmuştur.
1. tekil şahıs: Samimidir. Olayları ve karakterleri kahramanın gözünden onun bildiği kadar okuruz. Major (yoğun), minör (az baskın) olabilir. Minör 1.tekil şahıs için "Great Gatsby"  iyi bir örnektir. Kahramanı komşusunun gözünden okuruz. Aynı hikayenin farklı 1.tekil şahıslarlarca, dolayısıyla farklı bakış açılarıyla anlatıldığı örnekler de vardır; Benim Adım Kırmızı kitabı ve  Rashomon filmi.
Temel ders; göster,anlatma...
Hikayede "dramayı"  kimin anlatacağı belirler...

Ödev; Diğer katılımcılardan bir kişinin hikayesi farklı bir bakış açısı ile yeniden yazılacak. ( Kriket Sopası yazılacak mı yeniden merak ediyorum. Ama kimin gözünden yazılabilir ki! Kavaklar?, belki. )
***
Esnaf Lokantası

"Bugün bilmiyorum Selma, üstüme gelme artık.  Hoşça kal. "Otobüs geldi. Sıranın arkasına geçtim. Düşünüyordum hala. Binmedim. "Ha ..." diyerek taşa hem ayağımı hem de bir küfür savurdum. Nasıl söyleyeceğim?! Nasıl... "Efendim", diyecek, "neden", diyecek,"ne olacak", diyecek, "kim", diyecek, soracak ta soracak... Söylemem gerekiyor ama!  Geri döndüm duraktan.  İlk gördüğüm esnaf lokantasına girdim. Arkamdan biri genç biri orta yaşlı görünen iki kadın daha girdi. Öyle ki neredeyse beni takip ediyorlarmış hissine kapıldım. Üçümüz birlikteymişiz gibi girdik içeri. Garsonun " beraber misiniz abi?" bakışını bile yakaladım. Ben camın kenarına, O'nlar hemen benimkinin yanında en az altı kişilik büyükçe bir masanın iki yanına oturdular.Listeye göz atmamla başaımı çevirmem bir oldu. Düşünecek şey değildi şimdi yemek çeşidi. "Bir piyaz, bir de köfte" dedim daha yanıma ulaşmamış garsona. O'da bana gelmeden iki kadının yanında durdu. "Çorba" dediğini duydum genç olanın. Daha büyük gösteren, "pilav" dedi, gerisini duymadım. Piyaz geldi önce. Tahinli olaydı ne olurdu şu. İstanbul'da yapanı yok.Tahinli ve bol yumurtalı anca Antalya'da. Keşke evde yeseydim yemeği. Var mıdır ki ? Belki de yoktur. Söylesem yapardı. İstesem tabii ki yapardı yapmasına da , isteyemezdim ki. Neredeyse hiç konuşmadım bu hafta. Sordu söylemedim. "Ne oluyor sana?!" dedi. Israr etti. Kızdı, "bıktım, yeter, suratını bir düzelt Allah aşkına", dedi, beş bilemedin altı kelimedir ettiğim. "Yok bişi, yorgunum, iş sıkıntılı, bişi olsa anlatırım, Aaa! " deyip azarladım bir de. Ben ne zaman böyle "adam olmayan bir adam" oldum... Nesi varmış adamlığımın? Olmadı n'apalım! Denedim, son bir yıldır hep denedim. Anlamamış olabilir miydi bunca aydır? Yalan, sahtelik o kadar mı yakışıyor yüzüme. Hiç anlamamış olabilir mi? O kadar mı iyi oturmuştu yüzüme bu ihanet... İhanet?! İhanet sayılır mıydı ? 
"Bu pilav soğuk, biraz ısıtır mısın" dedi genç görünen kadın. O zaman baktım yüzüne. Uzun bir yüzü, yüzüne göre küçük bir burnu, incecik dudakları vardı. Makyajı yerinde, yüzünün biçimine uygun, renkleri moda ve doğaldı. Güzel değildi ama olmuştu. "Ben yedim ama vallahi soğuktu, kabak tatlınız varsa ondan alayım çayla", dedi daha büyük gösteren. Çok güzel gözleri vardı. İri, parlak cam gibi ama siyah. Simetrik bir yüz, dolgun yanaklar, dolgun dudaklar. Tam makyajı olmasa sanki daha güzel hatta diyordum, konuşmasa güzelmiş dedim! Ayrık ön dişler 'bizi burada zorla tutuyorlar' diye sallanan huzur evi sakinleri gibiydi.
" Yağmur durmuştur inşallah, ayaklarım ince" dedi yine genç olan. "Aman güzelim durmasa ne olacak, mecbur yürüyeceğiz eve." 
"Sence ne olacak?" 
"Bence konuşacak. Aylardır diyorum resti çek, bak nasıl tıpış tıpış konuşuyor boşanıyor."
"Tersi de olabilirdi. Bırakamazdım O'nu. Şimdi değildi, şimdi olmazdı. " E, nasıl oldu da git dedin" 
"Ben demedim, O dedi. Artık dayanamıyorum her gece bana 'bir çay daha!' demesine dedi. 
"Vallahi ilginçmiş seninki. Hadi hayırlısı. Gece gelecekse... " dedi, gerisini duyamadım. Üç kişi aramızdan yürüyüp geçiverdi. Kadınların yüzüne bir daha baktım. Yahu, Selma'mıdır yoksa?! Nasıl bi tesadüf olurdu! Nasıl bir konudur bu bana denk gelen! Değil tabi ki. Selma az önce ayrıldı ya benden. Belki Selma'da bırakmazdı beni. Yok, hiç sanmıyorum. Altı ay olmuş, son üç aydır da neredeyse her gün söyler olmuştu. "Artık ya gel ya git demişti." Evet, gideceğim. Denedim. Olmadı. Ben bu evliliği denedim. Ne yaptım ki ?! Bekledim. Belki yeniden ısınırım, yeniden çekici bulurum, yeniden aşık olurum kim bilir dedim, düşündüm bunu çok. Denemek mi bu? Bilmiyorum... Değil. Üç gündür aç insana dünya güzelini göstersen dönüp bakmazmış. Niye? Çünkü aklı midesindedir. Aklımı veremedim ki deneyeyim... Aşık mıydım ki ? Değil miydim? Hatırlamıyorum, evlenmiştim işte... Değildim. Değildim ki, şimdi aşığım diyorum... Şimdi aşığım. Ayrılamam Selma'dan. Gitmeden edemem. Eve, gideyim. Konuşmalıyım. Konuşup, en azından bu "yalan" azabından kurtulmalıyım.
" Ne oldu, niye yüzün dondu" deyişiyle baktım orta yaşlı güzel olana doğru.
" Konuşmuş."
" Eee?"
" Gelmiyor muş"
" Nasıl gelmiyor muş?"
" Biraz ara verelim dedi."
" Kendine ara versin bence O, yeter bunca kaldığın bu dipsiz kuyuda. Anlatamadım sana, her gün söyledim, s..., Bişi çıkıcak ağzımdan şimdi!"
" Kalkalım. Ben eve gidip uyumak istiyorum..."
Selma da bu kadar üzülür mü? Üzülür elbet. Ama O'da üzülür. Off, Allahım.. Ben ne yaptım böyle...Bu gece söylemeli...
" Uyudun mu Selma?"
" Alo dediğime göre?"
" Yarın görüşüyor muyuz diyecektim?"
" Emin misin?"
" Eminim..."
" Tamam, uyumak istiyorum şimdi. İyi geceler."
***
Bir önceki ödevim "Kriket Sopası" hikayesinin değerlendirmesi : Pasif, durağan bir karakter olması açısından ilginç. Kahramanımız (söğüt ağacı) her ne kadar bir olay örgüsü yaratamayacak olsa da, kesildikten kriket sopası olana kadar başına gelebilecekler anlatılabilirdi. (Benim de aklımdan geçenler bunlardı ama zamansızlıktan kurgulayamadım. İnşallah ödev gözüyle bakmadığım başka zamanlar da diyelim... Benim için "ilginç" sıfatını duymak, kazanmak güzeldi, yeterliydi.)

not: Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası.

Mayıs 08, 2014

Anlatı Yönetimi; Ödev: Kriket Sopası

Anlayamadığım şu; ben neden bir kriket sopasıyım? Karşı kıyıdaki dalları yere ulaşmış sepet söğüdünün anlattığına göre, onu da ben duymadım ya ondan, yanımdaki yeni dikilen fidan anlattı. O da kesilirken son anda bağırmalarından duymuş. Aramızda bir gelenektir, kim kesilirse ve öğrenebilirse ne olacağını bundan sonra geride kalanlara söylemeye çalışırız. Bilmek isteriz kim nerede ne yapacak, nasıl olacak artık. Bazen karşılaşmayı bile umarız. Geçen sene kabukları ve öz suyu çekilen yanımdaki hepimizden yaşlı olanın hastanelerde olacağını, oradan da yüzlerce eve dağılabileceğini öğrenince sevinmiştik. Öyle ya, yüzlerce ev demek karşılaşma ihtimali yüksek demekti.

İşte bu fidanın bağırışlarından duyduğuna göre; karşıdaki sepet söğüdü hem sepet fabrikasına hem kösele fabrikasına gidecekmiş. Oradan da kim bilir kaç eve girecek. Bu en yaşlımız ile mutlaka karşılaşır. Dünya küçük. Öyle dememiş miydi geçen bahar bir önceki kondukları yere kavaklardan uzun evler yapıldığı için mecburiyetten bizim derenin kıyısına inmek zorunda kalan leylekler...
En çok ta çocuklar sevinmişti sevinmesine de, çok sürmedi çığlıkları. Leylekler bu kadar çok çocuğun olduğunu güneş doğunca öğrenmişlerdi. Öğrenince de daha dinlenemeden yola devam etmişlerdi. Ben büyümeye başladığımda okul da yeni yeni yapılıyordu. İyi oldu, ben sevinmiştim ama, o işte, kösele ve sepet fabrikasına gittiğini bildiğimiz sepet söğüdü pek sevinmemişti. O sevmiyordu sürekli dibinde oturmalarını, yapraklarına dokunmalarını.Yapraklarına pek düşkündü. Dökmemeye çalışır, her kış sanki bir çaresi varmış gibi söylenir dururdu rüzgara.  Çocuklar işte, asılıyorlar, koparıyorlar, gövdesini çiziyorlardı. Her nereye gidecekse olduğu gibi, doğduğu gibi güzel gitmek istiyordu. Ben seviyordum. Hele uzanıp kitap okumalarına bayılıyordum. Dünyanın yuvarlak olduğunu, kuşların her yere gidebildiğini, geceleri ışıldayan yuvarlağa ay dediklerini, benim sesini haz etmediğim bu suyun kenarına benim sağlığım için yerleştirildiğimi hep onların okudukları kitaplardan öğrenmiştim.

Çok meraklıydı bu en genç olanımız. Bazen sıkılıyordum sürekli konuşmasından, diğerleri hakkında olur olmaz hikayeler uydurmasından. Yok efendim; kavaklar uzunlar diye niye o kadar böbürleniyorlarmış, bizim yere doğru eğilmemizle dalga geçiyorlarmış, kuşlar en çok onları seviyorlarmış,mış da mış. Kavaklardan hiç ses duymadım Toprak aşkına, bir gün olupta seslenmediler bana, sizin bu genç olanınız sussun artık demediler. Bir yanda da seviyordum sohbetini, o gelmeden karşı kıyıya kulak kabartır, yaşlı olanla bu sepet söğüdünün sohbetini dinlemeye çalışırdım. Yaşlı olan çok anlatırdı. Bir tek o varmış önceleri, mutluymuş yine de yalnız olmaktan. Leylekler o zamanlar daha çok kalırmış. Neler neler anlatırlarmış. Onlardan duymuştum bizim çook uzak topraklarda ilk doğduğumuzu, insanoğlunun buralara taşıdığını, meyvelerimiz olmadığı için sevilmediğimizi ama işte öz suyumuzu keşfettikten sonra ancak sevildiğimizi, nereleri ağrısa salisin dedikleri öz suyumuzdan içtiklerini onların fısıltılarından duymuştum.

Şimdi burada genç fidanın dibine yığılan ince yapraklarıma bakarken düşünüyorum da bilmemek daha mı iyi olurdu bütün bunları... Hepsini düşünmüştüm de kriket sopası olabileceğimi düşünmemiştim. Güneş henüz doğmuştu geldiklerinde, karşı kıyıdan bize doğru geldiklerinde ben tabi ki anladım fidana değil bana doğru geldiklerini. Hiç konuşmadılar. Nasıl merak ediyordum... Keseceklerini anladığımdan salisin olmayacağımı anlamıştım. Hemen üzülmek istemedim, sepet olma ihtimalimi düşününce. Güzel olurdu sepet olmak. Önce insanların uzun uzun sohbetlerini dinlerdim örülürken, sonra onlarla beraber nereleri görürdüm kim bilir... Beni öylece yere yığdıktan sonra kimse konuşmadı. Oysa merak ediyordum. Sonra gelen kamyonu gördüm. Üzerinde iri iri çubuk resimleri vardı. Önce insanların yaşlı olanlarının yürümek için kullandıkları olanlardan sandım, sevindim, sonra baktım bunlar daha kalın. Sonra biri deyiverdi insanlardan: "Kriket fabrikasına gideceğiz biz önce." Duymuştum duymasına kriket oynadıklarını uzun uzun sopalarla da benim o sopalardan olabileceğimi. Ne bileyim... Gelmiyor ki akla... Beni içeri taşırlarken bilseydim, kırılana kadar bir topa vuracağımı, ne yapabilirdim bilmiyorum. Hiç bir şey yapamazdım. Keşke bilmeseydim kriket sopasından başka neler olabileceğimi diyorum şimdi. Fidan da şaşırmıştı; "Kriket sopası oluyor muymuş bizden" demişti. Kavaklar dahi sanki bana doğru eğilmişlerdi, "Topa mı vuracaksın sürekli", demişti. İşte, günlerdir burada öylece yatarken ve beklerken  kaç defa sordum kendime; ben neden bir kriket sopasıyım?

not. Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burası

Mayıs 06, 2014

Anlatı Yönetimi; Olay Örgüsü

"Olay örgüsü karakterin yolculuğunun hikayesidir. Karakterin beklediği bir mektubu açıp açmama kararı kendi içine yaptığı bir yolculuktur, tıpkı yaşamın "doğal" süreçlerinin anlatıldığı bir hikaye gibi. 
Bu karakter ne istiyor? Bu soruya cevap verebildiğimizde örgüyü yüzde elli çözebiliriz.
Neye ihtiyacı var?
İkisinin cevabı farklıdır. Hikaye yukarıya doğru yükseliyor olmalı. 
Bazı sürprizler hikayeyi canlı tutabilir, öyküye çok yabancı olmadıkça. Hikayenin kendi içindeki sahiciliğini unutmamalıyız. Sahicilik ve estetik...
Üçüncü tekil şahıs anlatabilir. Film izler hissi verebilir. Sıkıcılığından kurtarmak için psikoloji / felsefe ağırlıklı betimlemeler gerekebilir.
Birinci tekil şahıs anlatabilir. Samimidir. Ancak diğer karakterler hakkında bize anlatılan kadar bilebiliriz. Hikayede bunu gözeterek  ilerleyebilmeliyiz.
Olay örgüsünde rastlantılar çok tehlikelidir. "Olmayacak" rastlantılar kötü yazının belirtisidir. (Hiç olmadı bu! Ben masallara inanırım...) Böyle bir rastlantı ancak öykünün başında olursa makul / hoş olabilir. Bu rastlantı öykünün doğmasına sebep olan olabilir. (İyi bari, bende her gün ejderha görelim demiyordum zaten!)
Olayın örgüsünün bir hikayesi, yolculuğu ve bu yolculuğun bir sonucu olmalı. Bunlar somut, zamanlı bir sıralı olaylar olmak zorunda değildir. Temelde; 1.Ne istediğini bilmeliyiz karakterin. 2.Neye ihtiyacı olduğunu bilmeliyiz. 3.Yolculuk esnasında yapılan araştırmaların hikaye içinde bir gerçekliği olmalı." - HayatBilgisi atölyesi notları...-

Ödev: Bir yolculuk hikayesi... ( Henüz hiç bir şey yok aklımda.)

Önceki ödev (diyalog) değerlendirmesi : Orta ! (Değerlendirmeden çıkardığım)
Değerlendirme; ortaya konan sır çok girift olduğundan açığa çıkarmamak için  "iddialı" laflar edilmiş. Sahiciliğini kırmış diyaloğun.. Bu insanlar çok iyi arkadaş gibi görünseler de arkadaşlar kendi aralarında böyle konuşmaz.  (İlgili diyalog kurgu olsa da karakterler gerçekti. Var öyle birileri çevremde. Komik olan, sık sık öyle "tumturaklı", "iddialı" konuşur onlar. Demedim tabi ben böyle derste. Karakterlerin tüm konuşmaları- gündelik hayat gevezelikleri- verilmediği için tek konuşma üzerinden bu şekilde bir diyalog "sahiciliği" kırıyor tabii ki...)

not. Nereden çıktı bu yazılar derseniz; işte burada.