Ağustos 07, 2014

Okuyana Mektup: Sen, "Neden?" deyince ben bütün sebepleri siliyordum.

Şimdi şöyle bir şey yapacağız; ben söyleyeceğim sen yazacaksın, tamam mı çocuğum? Tamam.
-Durmak yok ama böyle.- Tamam deyince insan bir duruyor. Tamam deyince insan birden yeniden başlıyor ya hayata sanki. Öyle gibi oluyor. Sanki tamam diyorsun, tamam deyince hayat değişecek, dünya oradan değil de buradan dönecek sanıyorsun. Evet, sahi doktor bazen düşününce, bazen, öyle değilde böyle olsaydı deyince dünyayı tersine çevirebilir miş gibi hissediyor ya insan, nasıl hissedebiliyor  ki öyle, tıpkı gerçek gibi. Çünkü gerçek. Nasıl? Dünyayı tersine çevir miyorsun ama dünyanı tersine çeviriyorsun. Her şeyi değiştiriyorsun ve dünya senin için tersine dönmeye başlıyor. Anladım.

Aslında, ben zaten bu sakinliğini sevmiştim. Bu, dünya yıkılsa aynı şekilde yürüyebilme ihtimalini. Öyle deme anlayacaklar. Anlasınlar. Umrumda mı. Böyle deyince aklıma hep o film geliyor. Hangi? Sen yazmana bak ben anlatırım. Tamam yazıyorum. Truva filmi.Truva filminde Akilis Prens Hektor 'u öldürür. Sürükleyerek bulundukları çadırların ortasına getirir bırakır.Orası Hektor'un ülkesi tabi. - Ne kadar çok sivrisinek var.- Kollarımı ve bacaklarımı artık işe yaramayacaklar gibi kaşıyarak tüketesim geliyor. Evet, belki de artık bir işe yaramazlar. Evet, Truva diyorduk. Bir gece Akilis çadırında otururken Hektor'un babası gelir,aniden, düşman birliğinin ortasında Akilis'in çadırına giriverir. Akilis der: Burada ne arıyorsun Prim(?) - Neden ki ya, bana neden dedin öyle. İnsan öyle bir cümleyi derken der ki, bunun üzerine başka cümle etmem zaten... Ama ettin. Ben de ona şaşıyordum. Ya, bu cümleden önceki her şey, ya, bu cümleden sonraki, ya da bu cümle yalan! Ben günlerdir onu düşünüyordum; hangisi ne kadar yalan? Yalanın azı olur mu. Herkes güzel güzel yazıyor, ben düşünüyordum, keşke, keşke diyordum, şu... yalan olsa...
İşte, Akilis diyor ki; nasıl geldin buraya, buraya bu düşman hattına nasıl girdin. Prim de alaylı gülerek derki; bırakta kendi ülkemde, kendi topraklarımda nereye ne kadar nasıl gidebileceğimi bileyim. Akilis sonra; peki korkmuyor musun benden, burada şimdi seni hemen öldürebilirim: Prim, işte o sevdiğim cümlesi; Umurumda mı sanıyorsun! -Hani diyorsun ya, Öyle deme anlayacaklar. Yaz sen, umurumda mı sanıyorsun.- Sen benim oğlumu öldürdün Akilis. İlk göz ağrımı. Onu, gözlerini açtığı andan itibaren sevdim, ta ki sen gözlerini kapatıncaya kadar. Şu anda senin beni öldürebilme ihtimalin umurumda mı sanıyorsun. Senden onu bana vermen için yalvarmaya geldim. Ben Truva kralı Prim, oğluma yaraşır bir cenaze töreni yapabilmem için onu senden istemeye geldim. Akilis bu umutsuzluğun verdiği cesaret karşısında güçsüzleşir.
Bazen işte öyle olur. Başka hiç bir şey umurunuzda değildir. Herkes güzel güzel yazıyor, ben niye düşüncelerimin hızına yetişemiyorum. Oysa daha yapacak ne çok şey vardı, gidecek bir çay bahçemiz, kafemiz, oturacak deniz kenarımız, sinemamız, yürüyecek yolumuz, dinlenecek dere kenarımız
konuşacak ne çok şey. Keşke düşüncelerim kadar hızlı yazabilseydim. Bak, konuşmamdan memnunum ama yazmam keşke o kadar hızlı olsaydı. Aslında ta başından beri konuşmamın şeklinden de hiç memnun değilim biliyor musun. Bir kere çok uzatıyorum, çok detaylandırıyorum, bazen ben bile başını sonunu kaçırıyorum, bence çok sıkıcı konuşuyorum, hiç akıcı, güzel değil. Ama bir sor neden öyle yapıyorum ister istemez; her şeyi açıklayayım, aklında hiç bir soru işareti kalmasın, sen hiç düşünme ben her bir şeyi söylemiş olayım. Taa başından anlatıyorum ki her şeyi iyice anlayabil, hiç meraklanma.
Oysa sorsan bana ben sana derim ki; konuşmanın devamını merak getirir, tıpkı insanların gibi. Bir insan bir insanı merak ediyorsa hala, birazda ondan yanyanadırlar mesela. Bunca yıllık evlilerin sıkıldım demelerinin bir nedeni de budur, artık birbirlerinin ne düşündüklerini ne dediklerini, yaptıklarını merak etmiyorlardır. Araya çocuk girer, geçim derdi vs, sevgilerine olan saygı da varsa yürür gider. E, nasıl o zaman o ilk merak hep derseniz, bence, bir  insanın merak edilecek yanları her zaman olur, ne kadar zaman geçerse geçsin, önemli olan artık tanıyorum dememektir  kendi kendimize...
Hani, kırmızı , üzerinde çin şekilleri olan kağıt torba vardı. Hiç demedin bu nedir diye; işte onun içine para da koydum ki, hem de peny, sana bereket getirsin, güç versin, bir gün o istediğin uzak ülkelere gidebileceğin ihtimalini hiç unutma diye... Çok önemli şeyler değil. Ben bunu hep yaparım. Herkese yaparım, valla... Ne olacak ki, hep yaptığım şey onlar... Ama ben anlıyordum; artık bir yerde kesmek istediğini ama kesemediğini de... Hiç demiyordun artık mesela... Ama az anlıyordum. Tam anlasam söylerdim, susarmıydım hiç. Belki de susardım. Ama işte sen benim pek de umursamayacağımı düşündün herhalde. Öyle yaşar gideriz, yaşadığımız kadar, sonra herkes yoluna gider, ya da yoluna geri döner köyünün güzeli ile evlenir diye düşündün herhalde. Olabilirdi valla. Kendimi ve seni biraz daha az umursasaydım olabilir di belki. Hani ben, ben hiç inanmıyorum bizim yolumuzun birleşeceğine diyordum arkasından da, vesikalı yarim filmindeki benzer repliği anlatıyordum ya , sende Neden... diyordun? Neden inanmıyorsun? Hayatta kimsenin "Neden" deyişini o kadar sevmedim biliyor musun. Ben hemen o zaman inanıyordum. Evet, olabilir, neden olmasın... Sen o sesle neden deyince, benim aklımda hiç sebep kalmıyordu...

Yazının bir yerlerinde hep Umut geliyor aklıma... Umut... Umudu savunuşum... Dövülesi iyimserliğim hayata dair... Çok eskiden umut ile ilgili aşağıdaki şiiri yazmıştım.

Umut

Hayatta en çok bir tek neyi istediğimi düşündüm.
Daha önce istediklerimi geçtim, bundan sonra istediklerim arasından seçtim.
Yaşam son bulmaktır. Ne kadar inat edersen et kazanamazsın...
Yaşamdan; bana ölebileceğim zamanı versin istiyorum bir tek...


Beklediklerim, bekleyenlerim yitsin.
Göreceklerim, özleyenlerim olmasın.
Bileceklerim, merak edeceklerim kalmasın.
Arayacaklarım, merak edenlerim bulunmasın.

Öğreneceklerim, deneyimleyeceklerim bitsin.
Şaşırdıklarım, anlayamadıklarım düşünülmesin.
Öyle ereksiz olayım ki ha olsun ha olmasın.
Değişecek mevsim, dönecek gün kalmasın.
Ha sıcak ha soğuk, ellerim ne üşüsün ne de yansın yüzüm.

Öyle bir zamana varayım ki geriye bir tek ölmek kalsın...
Vakit geldiğinde ben çoktan varmış olayım tek...


Şurada işte... Şimdi, bugün de böyleyim...  Niye hem link verip hem yazdım ki. -Link sonradan geldi aklıma.- Neyse.
Düşünüyorum; neyi yapmasaydım şu an burada olmazdım. Atları sevmeseydim diyemiyorum hele dedemi sevmeseydim hiç diyemiyorum. Haşa... Dağları, çimenleri, çiçekleri, kuzuları... Hiç birini sevmekten pişman değilim. E, peki. Şu an burada olmamam için geriye gidip değiştirebileceğim hiç mi bir şey yok... Galiba, düşünüyorumda, yaptığım en iyi şey seni görmemek oldu. Bir keresinde az daha geliyordum. Yani sana sürpriz yapmayı çok düşündüm. Bir gece kalıp geri dönecektim. Arayıp; sanki sabah evdeymişim gibi, o hep gittiğin kafeden oysa, sonra birden, buradayım burada gel çay içelim demek.. Sonra vazgeçtim. Kızarsın belki diye biraz, biraz da galiba senin iradene bırakmak istedim. Sonra dedim de, niye kızasın ki. Kızmaya hakkın olmazdı ki. Sen bir kere öyle demiştin bana: bana sorarsın elini tutabilir miyim diye, bende tabi derim demiştim, ya da onun gibi bir şey. Demiştin ki; elini tutmak için sevgilimden izin alacak değilim herhalde. Doğru demiştim içimden. İnsan sevgilim denmesine itiraz etmiyorsa ona da etmez. İşte hep o zamanlarda sevmeyi bildiğine inanmıştım. Kendime de o zaman, niye kızsın ki, kızmaya hakkı olmaz ki demiştim ama, gelememiştim işte. Şimdi buna memnunum bak. Gelemediğime memnumum... İnanıyorum ben, her işte bir hayır vardır, rahatlatıyor insanı hiç bir şey yapmasa.
Annem uyandı. Öksürüğünden anlıyorum.
Bu geceyi çok düşüneceğim biliyorum. Düşünmeye devam ettikçe, bu geceye çok pişman olacağımı hissediyorum. Sürekli öyle deseydim, şöyle kızsaydım, şöyle itiraz etseydim, o zatenleri neden duydum, dinledim ki diyesim geliyor. Galiba bir tek, en çok bu geceye pişman olacağım. Bu gece biri bir geçe telefonumu bırakıp uyumuş olmalıydım diyorum şimdi içimden... Hiç sevmiyorum şu keşkeleri hiç. Vardı öyle bir yazın senin de, keşkeli bişi demiştin, sonra başka biri daha bişi demişti, sende cevap vermiştin... Son zamanlarda hissediyordum ben ama; sen umutsuzum dedikçe, peki ya sevgin diyordum içimden; sevgin var ama. İnsan seviliyor ve seviyorsa hep umudu vardır. Ne bileyim, bana öyle geliyordu. Demek yokmuş, bişi yokmuş...
Şimdi kalemi bırakırsam, başla bir şey yapmam gerektiğini düşünüyorum ama hiç bir şey gelmiyor aklıma. Hep uyumaktan, hiç kalkmamaktan korkuyorum. O yüzden kalemi bırakmamaya gayret gösteriyorum ama hayat ta dünya gibi. Bir sonu var. Dünya da bir gün duracak. Bir zaman gelecek dünya da artık dönmeyecek. Hayat kısa, kuşlar uçuyor Sevgilim... -Bak, şu an bende şaştım ama, sanki gözlerinin içine bakıp, öyle içten söyledim ki şu son kelimeyi. Ne ben kendimden, ne de sen benden duydun daha önce öyle içimden, sıcak, sevgiyle...
Bak, inan bana, inan ki, hayatta kaldığın sürece hep bir ihtimal vardır. Üçüncü bir yol daha vardır. Benim için değil kendin için inan, kendin için bil. Doğru, ben aptal bir iyimserim, en az senin aptal bir kötümser olduğun kadar. Ama işte çimenlerin ne renk olduğu değildir önemli olan; farklı görebildiğimizi bilmektir.

2 yorum:

  1. Üstad Necip Fazıl demiş ya:
    "Büyük randevu..Bilsem nerede, saat kaçta?
    Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?"
    Öyle.
    Güzel yazı beğendim.

    YanıtlaSil
  2. Gerçekten güzel mi Şenay? Sevindim buna...
    Güzel sözmüş, ne hüzünlü!, ama güzel: "tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta" Sahi ne ağacı acaba, ve ne önemi var...
    Şimdi de bu yazı modundayım biraz..Ama yazamam sanırım bir şeyler..

    Sevgilerimle,

    YanıtlaSil