Aralık 31, 2012

Yeni Dünya 08: Kral'ın Parası ve Yıl Sonu Çılgınlığı

Pasadena Rose Parade geçişi, 2013
Gıcık oluyordum elimde değil. Arapların; rahat rahat para harcamalarına, aynı sınıfı üç kere tekrar etmelerine ve bunu hiç umursamamalarına. Gidecekleri üniversitenin hazır olmasına, tek ihtiyaçlarının İngilizce sertifikası olmasına, bir yandan hoşlanılmazlarken bir yandan el üstünde tutulmalarına gıcık oluyordum.

Hatice, (Khadijh yazılıyordu) on dokuz yaşında çok şirin bir Suudi Arabistan'lı kızdı. Abisi Muhammed yirmi bir yaşında, serseri mayın gibi ortalarda gezerken Hatice, hep babasının yanındaydı. Bazı dersleri üçü birden alıyordu, ama genelde Hatice ve babası aynı sınıfta Muhammed bir üst sınıfta oluyordu. Çok güzel elbiseler giyiyor, çok da yakışan baş örtüleri takıyordu. Ben hariç yabancılarla pek konuşmuyordu. Babası da pek kadınlarla konuşmuyordu, bazen beraber ayak üstü muhabbet ediyorduk. Seviyordum bu aileyi. Babasının derslerdeki azmi, kızına soru sorması, hoş görüntüler oluşturuyordu. Karısı ile kızını ülkeden bırakabilirdi, ama getirmişti, belki de sırf bu yüzden sempati duyuyordum. Yoksa başka da tanımıyordum. Türkiye'yi de seviyor ve sayıyorlardı. Baba ziraat mühendisiydi, çocuklar dil bölümünü bitirdikten sonra burada üniversite de okuyacaklardı, aile dönecek çocuklar kalacaktı. Anne evdeydi.

Suudi Kralı yurt dışında okumak isteyen herkesin, genç ya da her ne yaştaysa, altı yıl boyunca okul masraflarını karşılıyor, aylık iki bin dolar da cep harçlığı veriyor. Devlet gideri değil, Suudi Kralı kendi mal varlığından bir nevi fon/burs şeklinde veriyor. Ne para varsa adamda! Gıcık olmayayım da ne olayım! Diğer, yalnız gelen gençlerin bahçeli evlerini, eğlencelerini, gezmelerini, altlarındaki arabaları, yediklerini, içtiklerini varın siz tahmin edin... Ha, bir de şikayetleri; vay efendim, anlaşmalı okullar varmış, istedikleri okula gidemiyorlarmış. Belli başlı, pek çok okul vardı oysa. Hangi ticari kuruluş, sorunsuz akan bir para için anlaşma yapmazdı ki.

Kaldırımlardaki Pasadena'lılar.
Yurt dışındaki ilk yılbaşı gelip çatmıştı. Andressa ile düşünüp duruyorduk, ne yapacağız? Bizim küçük kasabada ne yapıyorlardı ki? Sorduk soruşturduk en ilginç aktivite, yan kasabadaki 'Rose Parade' ı(Gül geçidi) izlemeye karar verdik. Bir kaç çinliyi de kandırdık. E, araba lazımdı çünkü. Dediler, erken gidin, kaldırımda oturun bekleyin. Yanınıza da kalın bir şeyler alın, gece soğuk olur. Akşam üstü vardık kasabaya.  Pasadena, çok daha büyük bir yerdi. Kasaba değil aslında da ben öyle demeyi seviyorum 2010 nüfusu 137122. Daha önce hiç gelmemiştim, arabayla 40 dk civarı sürüyor. Caddeleri dolaşmaya başladık. İnsanlar kaldırımlara çadırlarını kurmuşlar, battaniyelerini sermişler, çoluk çocuk oradaydı. Saat 22:00 suları idi ama şimdiden her yer doluydu. Hepsi kaldırımların en önünde yer kapmaya çalışıyordu, önlerinden geçecek karnaval kutlamalarını daha iyi görebilmek için. Bu bölge gül yetiştiriciliği ile ünlü. Her yılın ilk gününde tüm çiftçiler farklı içeriklerde gösteriler hazırlayarak geçit yapıyorlar. Özü ve özeti bu. Çinlilerimizden ikisi 19 yaşında idi, o yüzden içkili mekanlara giremiyorduk. Sırf bakmak için bir kaç tanesine Andressa ile ben girdik. Bir şey yok, bildiğiniz barlar işte. Zaten öyle bir havada da değiliz. Bize ilginç görüntüler olsun yeterdi. Biraz yorulmaya başlayınca, bir köşede beklemeye başladık. Yanımızda ki Amerikalı gençlere e, ne zaman başlıyor, dedik. Gün doğumunda, dediler. Biz neredeyse hep bir ağızdan, Whaaat! (Nee) sabah mı?, dedik. Gençler bize güldü, biz halimize...
Kaldırımlardaki Pasadena'lılar.
Paldır küldür can sıkıntısından gelmiş, yeterince sormamıştık.

Sonra, etrafa bakıp çılgınlığa gülmeye başladık. Daha gece yarısı bile olmamıştı kaldırımlar dolmuştu. Biz de düşünüyorduk; bunlar neden çadır, tencere, tava, yorgan, battaniye burada. Çoluk, çocuk, yaşlı hatta. Sabaha kadar kaldırımlarda yatıp, sabah izliyorlarmış geçidi. Sen akıl fikir ver Allahım!
Şaka bir yana güzel bir yılbaşı karşılaması aslında. Sene de bir gün, gözünü karnavalla aç! Çinlilerde hayal kırıklığı, biz biraz daha gülüp sokakları turladıktan sonra gece yarısını edip yurtlarımıza döndük tıpış tıpış. Malum, Salı tatil olsa da yığınla ödev vardı yetişecek... O yılın sabahına ait 'net' ten bir kaç resim:

rose parade


rose parade




Pasadena Rose Parade geçisi.
Pasadena, 01 Ocak 2013

Aralık 24, 2012

Yeni Dünya 7: Yasak

Yurdun yakınındaki 'Circle K' -bildiğiniz köşe market anlamına geliyor- marketine gitmeyip, iki blok ötedeki Ürdünlü Frank'ın dükkanına gidiyorsam, bu kasabaya alıştım diyebiliyordum. Bence bunun gibi detaylardır bir şehre alıştığınızı gösteren. K marketin sahibi asık suratlı yaşlı bir adam, üç aydır iki günde bir gidiyorum, değil yaşımı yüzümün 21'in üzerindeyim diye haykıran çizgilerini ezberledi, her seferinde "Pasaport lütfen", diyor, sigara almak istediğimde. Şaşırınca da kızıyor.

21 yaşın altındakilere sigara ve içki satmak ciddi ve takip edilen bir suç. Hatta, yaş sınırının altındaki birine sigara veya içki satın alırken yakalanırsanız da yine kendiniz 21 yaşın altındaymışsınız gibi, 400 Amerikan doları ceza ödüyorsunuz. Eyaletten eyalete değişiyor tabii, Kalifornia'da böyle. Barlarda ve gece kulüplerinde de geçerli bu. Garsonlar önce kimliğinizi soruyor. 21 yaşın altında gece kulübüne zaten giremiyorsunuz. Bar veya içki satılan kafelere girseniz dahi masada kimliğiniz soruluyor. Ha, aklınızdan arkadaşınızın bardağından yudumlamak geçiyorsa, dikkatli olmanızı öneriyorum. Garsonlar görürse kapı dışarı ediliyorsunuz, söylemedi demeyin. Tabii, bunca sıkılık La Verne gibi küçük, herkesin tanındığı ve göz önünde olduğu bir kasabada daha geçerli. Büyük şehirlerde masaların takibine çok rastlamadım açıkçası.

House and Wing; önünde bira ile yakalandığım kasabanın tek barı.

Bu yaşın altındaki sınıf arkadaşlarım pek söyleniyordu bu duruma. Yurt ve okul içinde ve çevresinde bira dahi içemediklerinden sızlanıp durdular epeyce. Özgürlükler ülkesi Amerika'da ya da Kalifornia eyaletinde diyelim, açık havada herhangi bir yerde; evinizin bahçesinde, bir parkta, piknikte, ormanda, plajda, üstü açık arabanızda, hatta oturduğunuz barın önünde alkollü içecek içemezsiniz, yaşınız ne olursa olsun. Bu kadar kapsamlı olmasına şaşırıyordum şahsen, cezası mininum 400 dolar. Barların önünde içilmediğini de elimde 'Miller' şişesi ile kapının önüne çıktığımda fark ettim. Herkes bana, 'Bruce Wills' gülümsemesi ile "Ne kadar cesursun tatlım", der gibi bakıyordu. Kontroller sık değil ama yakalanırsanız istisnasız. Bu durumda bizim onlara ortadoğu ülkesi olmadığımızı anlatmaya çalışmamıza hiç gerek yokmuş değil mi? Çevre karayolu kenarlarındaki mangal-rakı sefamızı görseler yeterliymiş. Şaka bir yana, söylemeden geçmemek lazım; bir zamanlar Osmanlı'nın eleştirildiği hataları aynen yapmaya devam ederek, ülkemizde yeni yeni eklenen bu türlü yasakların, "Amerika'da dahi" savunması ile önümüze sürülmesi "aptal" kandırmaktan başka bir şey değildir.

Amerika'nın yerlileri. Şortlu olan değil.
(Chicago)
 Amerikan halkı dediğimiz topluluğun, Avrupa kıt'asından gelen göçmenlerden oluştuğunu düşünürsek ve hala göçmen almakta oldukça aç olan bu ülke de, kimse bu tür "basit" nedenlerle sınır dışı edilmek ya da sicilleri kirlensin istemiyor. Kurallara uymakta hassaslar bu nedenle de. Belki de bizim vurdum duymazlığımızın altında yatan şey; güçlü, "ülkemiz" kavramının negatif etkisidir.

Toplumlar; din, görenek ve yüzyıllardır gelen yaşam koşullarının oluşturduğu geleneklerine göre sosyal kurallarını oluşturuyorlar ve kendilerine uygulanan kısıtlamalara da bunlara göre karşı çıkıyorlar ya da kabulleniyorlar. Bu kısıtlama, Kalifornia'da kabul edilebilir olmuş ama vergi ödemelerindeki en küçük bir artış uzun günler gündem maddesi olabiliyor ve parlamento seçimlerinde en belirleyici etken. Seçimlerden sonra hem medya hem La Verne esnafı vergi artışlarıyla ne kadar hayal kırıklığına uğradıklarını konuştu durdu. Bunun yanında silah alım satımı ve kullanımı tamamen serbest. Nedeni ise basit, anayasal haklarından geliyor: "Kendimi savunma hakkımı devlet kısıtlayamaz", diyorlar. İlginç. Ya da "bireyci" toplumların geldiği noktalardan biri diyebiliriz.

Asık suratlı bakkaldan nerelere gelmişiz... Amerikan toplumunu geniş açıdan kapatmadan önce,
kıtanın tek gerçek sahipleri kızılderililer, orjinal adıyla "Native American" ya da daha kapsayıcı olarak "Indians"' lardan kısa bir bilgi vermeli. %80 'ni artık dağınık yaşıyor ve asimile olmuş durumda. Kalanlar rezervasyon adı verilen bölgelerinde yaşıyorlar. Rezervasyon bölgelerinde -orta güney Amerika; Arizona, Nevada gibi- kendi meclisleri, kanunları ve en önemlisi vergi yasaları var. Amerikan hükümeti onlara bir nevi kan borcu olarak bunu sağlamış.

Bu nereden çıktı; geçen hafta derste, bir öğretmen ödev konusunu anlatırken "Yerel Amerikalı'larla röportaj yapmanızı istiyorum, gerçi yerel Amerikalı yanlış, ana dili ingilizce olanlar demek daha doğru, yerel dediğimizde 'Indıans' ları kastederiz, onları bulamazsınız",  dedi. Benim dikkatimi çeken; gözlerini yere indirip, hafifçe kızarmasıydı. Bir zamanlar, yeni bir dünya bulmuş olmanın iştahı ile, kendilerine yer açmak uğruna Kızılderilileri önlerine katıp sürükledikleri, koca kıtaya sığamadıkları için bir an suçluluk mu duydu ne! dedim içimden...

Mahatma Gandhi'nin dediği gibi, "Dünya insanların gereksinimlerini karşılayabilir ama ihtiraslarını asla."

Kasım 2012,  La Verne, CA

Aralık 10, 2012

Yeni Dünya 6: Sınıf Arkadaşlarım

Küçük, şirin La Verne'nün kendi halindeliğini özlüyorum. Aslına bakarsanız, daha sıkıcı bir kasaba olamazdı. Bazen cuma günleri ders çıkışı Andressa ile Coffee Berry'de oturup koca bir hafta sonu ne halt edeceğimizi düşünür, sonra geldiğimiz yoğun mu yoğun şehirleri -benimki İstanbul- düşünüp, burayı çok özleyeceğiz biliyorsun, derdik birbirimize.

yeni dünya
Market yolu
Bir Starbucks, üç masalı minik bir kafe, bir italyan, iki kore lokantası, bir pizzacı, üç kuaför, bir küçük market, bir tütün ürünleri dükkanı, bir elmasçı (kuyumcu da denebilir), bir fotokopici, tek katlı belediye binası, ona benzer bir itfaiye binası ve bir polis bürosu... İşte o kovboy filmlerinin batı kasabalarından birinin modern hali kısaca. Yarım saatlik yürüme mesafesinde bir spor salonu, iki büyük market, iki Çin, bir İran ve bir Moğol lokantası. Ne alırsan 1 dolar marketi ve benzin istasyonu. UPS posta ofisi, tırnak bakım-güzellik salonu, McDonalds, emlakçı ve bir adet sinema... Asıl büyük alışveriş merkezleri ise, İKEA dahil, araba mesafesinde idi. Özlediğim şey tam da buydu. Bu sıkıcılık... Bu sakinlik... Gidecek bir başka semt, bekleyecek otobüs kuyrukları, market sıraları, dinleyecek korna sesleri, insan uğultuları, sinirli sesler, asık suratlar olmaması. Hayatımda ilk defa yapacak bir şey olmadığından kütüphanede uzun uzun oturmak zorunda kalıyordum. Üniversite öğrenciliğimde birkaç kez gittiğim kütüphanelerin, kitap kucağınızda şekerleme yapmak için bu kadar güzel yerler olduğunu keşke daha önceden keşfetseydim. Yarım saatlik market mesafesini sessizlik ve palamutlar eşliğinde yürümek, sevgili Andressa ile etraftaki Çinlilerin dedikodusunu yapmak, hocaları çekiştirmek ve yeni sevgili olmuş ya da ayrılan öğrenci çiftleri tespit etmeye çalışmak da geri kalan aktivitelerimizdi.

Suudi Ahmet K,
Kendimden on beş-yirmi yaş küçük gençlerle ilk defa bu kadar uzun süre aynı ortamı, aynı sıraları paylaşıyordum. Öğrenciler... Ya da, Çin'in geleceği, gençleri demeliyim belki. La Verne Üniversitesi'nin yabancı öğrenci nüfusunun yüzde doksanının ve bizim sınıfların da Çinli olduğunu düşünürsek kendilerine dair kayda değer bir yargım oluştu diyebiliriz.
Biz ve bizden öncekiler dünyanın iyi hali için neler yaptık, bu da meçhul belki, ama bu gençliğin dünya için değil kendileri için çabalayacakları çok aşikar geldi bana. Eğer yaşayacakları dünyanın yok olacağını hissediyorlarsa, yani hedonizm anlayışlarına ters düşen bir gelecek görüyorlarsa evet, dünya için bir şeyler yapabilirler. Onun dışında, ilk ve en iyi öğrendikleri şey, kendileri için, kendi çıkarları, istekleri, mutlulukları için yaşamaları. Yalnızlar ama bu yalnızlık onlara "insanlığı," "dünyayı," "geleceği" veya "geçmişi" düşünmeleri için bir zaman yaratmıyor. Yalnız olduklarının farkında değiller. Daha doğrusu bu, bizim anladığımız gibi bir yalnızlık değil. Onlar bunu bir durum gibi değil, duygu olarak yaşıyorlar ve bundan bir şikayetleri yok.

Geçmişin, şimdinin, ya da geleceğin doğru olduğunu savunmuyorum. Ben inanıyorum ki, dünya nasıl olması gerekiyorsa öyle olacak, nereye gitmesi gerekiyorsa oraya gidecektir. Yazılmış olsa dahi gelecek mutlak değildir. İnsan fikri eyleme geçmedikçe geleceğin her daim değişme ihtimali vardır.
Bilemiyorum bu yargım genel olarak gençler için de geçerli midir?

Marlen ve Jean
Çin'in yanında, Japonya, Kore, Brezilya, Suudi Arabistan gençlerini de gözlemledim. Bu saydıklarım yoğun olarak Çin'e ait ama sanırım bazı bakımlardan genele yayabiliriz. İnternetsiz bir dünyayı karşılaştıracakları bir anıları yok. Sanki genetik kodları da bu şekilde. Bilgisayar programları gibi her yaptıklarının bir sebebi olmalı gibi davranıyorlardı bazen. Mesela, bir insanla sırf görüşmek için görüşme kavramının farkında değiller. Biri ile görüşülecekse mutlaka bir şey yapılmalı. Alışveriş, sinema, yeme-içme, seks, ödev... Sınıfta Tibet asıllı bir Çinli arkadaşım vardı; Xiao. Gülümse demek. Okunuşu: Şao, kendi dilinde yazılışı; 凡 甑. Dersten sonra kahve içelim dediğimizde, "Ben susamadım, siz gidin," derdi. Öyle bir disiplin ve zaman planlaması ile yetişmişler ki her an "bir şey" yapıyor olmalılar. Aileler arasında çok ciddi bir yarış varmış. Herkes kendi çocuğunun okulda birinci, balede en iyi, piyanoda en başarılı olmasını beklermiş. Bu yüzden de oldukça baskıcı bir eğitim veriyorlar onlara. Tabii, komünist eğitim sisteminin de etkisini ekliyorlardı. Uzakdoğulular, isimleri zor yazıldığından ve söylendiğinden kendilerine hemen bir takma isim buluyorlar. Çoğunluğu Amy, Jean, Liz, Micheal, David gibi popüler Amerikan isimleri ya da benim arkadaşlarım gibi Dickie ve Marlen (Şao). Marlen, Marks ve Lenin'den geliyor bu arada. Her fırsatta uyuyorlardı, sanki ülkelerinde hiç uyumamışlar gibiydiler. Kütüphanede, teneffüste, okuldan gelir gelmez birkaç saat, akşamları erken vs. Çin'de sabah erken saat etütlerinden, akşam ev ödevi baskısından oldukça sıkılmışlardı.
yeni dünya
Kendi adını Quan
Büyük bir geleneksellik ve "iç dünya" kültürü ile yetiştirilen, Buda'ya, Konfüçyüs'e, binlerce yıllık felsefe tarihine sahip Çin gençliği bile "paranın" tek tanrı olduğunu düşünüyor. Sonraki Tanrıları da Çao Mao. Mao Çetung'u böyle okuyorlar. İnandıkları için değil, öyle bildikleri için.  Tanrı'ya inanır mısın sorusuna, ya "Tanrı kimdir? İsa mı, Muhammed mi, Buda mı, kim sizce?" diye cevap veriyorlar ya da "Çin'de herkes Çao Mao'ya inanır, Çin'de Tanrı Mao'dur," diyorlar. İngilizce eğitimine gelen öğrencilerin %99'u MBA ya da işletme okumak için burdalar. Hayalleri, çok para kazanmak ve "rahat" bir yaşam sürmek adına.

Yeni yükselen ekonomik büyüme ile birlikte Çin'de ciddi gelir seviyesi farklılıkları olduğunu zaten biliyordum. Zengin çok zengin, fakir çok fakir. Yurtta bir arkadaşım mesela, "Baban ne iş yapıyor?" soruma, "Bilmiyorum," dedi. "Nasıl?!" demiştim. "Bilmiyorum, ama çok para kazanıyor. Anneme sürekli pahalı mücevherler alır, beni de buraya yolladı ve gelecek ay burada bir ev alacağız, üniversite eğitimim boyunca oturmam için," demişti.
Devamı da var elbette. Başka yazılarda onları da anlatacağım. Benimle kalın efem...

Aralık 2012, La Verne, CA

Aralık 01, 2012

Yeni Dünya 5: Amerika’ da Okumuş

Bazı şeylere yaşamadan ikna olmak gerçekten zormuş. Bu genellemeye de yine yaşadıktan sonra ikna oldum.
Eğitim sistemleri takdiri hak ediyor. Sistemi görmeden önce Amerika' da okumuş yargısının abartıldığını düşünürdüm açıkçası, ama, evet, bu doğruymuş.
Anna ders anlatmaya başlamışken.

Kısaca söylersem; burada size verdikleri en önemli bilgi; yapabilirsiniz. Mümkün ya da değil,

imkanlarınız kısıtlı, az ya da çok, ama bu hissi size sürekli aşılamaya çalışıyorlar. -Hatta öyle ki, bugünler de Amerika'nın gündeminde bu hissi fazla aşıladıkları için halkın çoğunun "narsizm" hastalığından muzdarip olduğunu, bunun farkında da olmadığını yazan çizen onlarca habere, yazıya rastlanıyor.- "Yaşınız, ırkınız, cinsiyetiniz, dininiz, diliniz ne olursa olsun, eğitim sistemimiz bununla ilgilenmiyor, ne kadar çalıştığınız, yeteneğiniz ve aklınız ile ilgileniyoruz", diyorlar. Nasıl mı? 
Bir kere bunu yazılı olarak size tüm başvuru belgelerinde açıkça teyit ediyorlar. Diğer yandan tüm sözlü ya da yazılı görüşmelerinde bu noktalarda çok hassaslar. 
Size, "güven" ve "değerlisiniz" duygularını çok net aşılıyorlar. Bu da sizi kendiniz hakkında, imkanlarınız hakkında daha "umutlu" kılıyor. Bir çember halinde hizmet sektöründe çalışanlar birbirine böyle davranmaya özenli ayrıca. Bunun bir diğer önemli nedeni de; - belki bambaşka bir tartışma konusu-, ekonomilerinin sürekliliği tüketim üzerine kurulu. İnsanların tüketmeleri en önemli geçim kaynakları, dolayısıyla da eğitim dahil her hizmet sektöründe çalışanların en önemli görevi "mükemmel" hizmet ediyor olmaları.
uzak topraklar
Çİn tarafı henüz dinlemeye hazır değilken.
Teknik olarak ise; evet, Amerika' da eğitim paralı. Devlet üniversitesi diye bir kavram yok. Bu yüzden de sınav yok. Bölümünüzü, şehrinizi ve okulunuzu seçiyor eğitiminize başlıyorsunuz. Tabii ki, paranızı veriyorsunuz... Düşünebiliyor musunuz, lisede yanlışlıkla sözelci oldu iseniz, ömrünüzü öyle tamamlamanız gerekmiyor. Evet, para önemli ama lise notlarınız da önemli. Eğer 4 üzerinden 4 değilse notlarınız milyon dolarda verseniz, ne bileyim, Stanford Üniversitesine giremeyebilirsiniz misal. Paralı demiştik; Amerikan vatandaşlarının notlarını 3'ün üzerinde tuttuğu müddetçe burs almamaları nerede ise imkansız. Çok çeşitli kurum ve devlet bursları var. Spor bursları çok yaygın. Uluslararası öğrenciler için ise okulda çalışma bursları ve diğer özel kurum bursları var. En kolay yöntem okulda çalışma bursu. Bir öğretim görevlisinin sekreterliğinden, yurtlarda danışmanlığa kadar çok çeşitli işler var. Ayda kazanacağız para, okul ve yaşam masraflarınıza yetmez ancak, ciddi bir katkıda bulunur. Yerel öğrenciler bu sistemi çok tercih etmediği için iş bulmakta zorlanmıyorsunuz. Bu çalışma yasal, ama dil okulları için geçerli değil. Yalnız, büyük şehirlerde kaçak çalışmak çok yaygın, bu da ayrı bir yazı konusu olabilir. 

Hayranlıkla bahsediyor, her şeyi çok kolay gösteriyor olabilirim. Bana sorarsanız eğitim; özerk, özenli, politikadan, dinden, inançlardan tamamen uzak en başta öğrenmeyi öğreten bir sistem olmalı ve yüzde yüz ücretsiz sağlanmalı. Bana göre en doğrusu budur. Benim burada üzüldüğüm; ülkemizde akıllı, yetenekli, çalışkan, hevesli dahi olsanız, aşamayacağınız hatır-gönül, hemşehri, yandaş gibi, şikayet dahi edemeyeceğiniz saçma sapan engellerle kalakalıyorsunuz. Kısacası burada Sistem yönetici, biz de İnsanlar. Takdir ettiğim fark budur. Daha geniş bir tartışma da, istisnasız -insanı hiçe sayarak- sisteme bağlı kalmayı da eleştirebilirim, ama bu çerçeve de, bizdeki halinin eksilerine göre oldukça desteklenir bir "şeyle" karşılaştım. Konuyu destekleyen bir çok örnek var, ancak detaylar burası için fazla. Kısaca, "ne yazık ki", burada okumuş olmak; her şeyden önce kendi gözlerinizin perdelerini açıyor, ve bu en önemlisi sanırım... 

Aralık 2012, La Verne, CA