Aralık 15, 2011

Yazmaya Değer

Ne zaman yazmayı düşünsem, özellikle de son zamanlarda, böyle diyorum; yazmaya değer bir konu mu ? Güzel cümleler geliyor aklıma, kuruyorum da arkasından başka güzel cümleler, yine yazamıyorum, yazmıyorum. Kitapları, filmleri, anıları, hikayeleri, gündelik olayları, geçmiş olayları, üçüncü sayfa haberlerini, tarihi olayları düşünüyorum ama hiç gelmiyorlar bana yazmaya değer. Yazılanlara bakıyorum, sevmiyor değilim bir salata tarifinin detaylıca anlatılmasını mesela, eski bir kalp ağrısının sayfalarca canlandırılmasını yeniden, gündemden bir haberin eleştirisini, bir pazar günü gezmesinin gülücüklerle bezenerek kağıda, yok yok, ekrana dökülmesini. Seviyorum, keyifle de okuyorum çoğunu. Kendim yazmaya gelince, neden okusun ki insanlar bunu diyorum. Kimi ne ilgilendirir ki benim her hangi bir konuda ne düşündüğüm diyorum ?

Sanırım, bir çokları gibi bana da deselerdi bu "günlük" mantığı tutar mı ? Hayır derdim kesinlikle. Herhangi bir konuda yetkinliği ispatlanmamış daha da doğrusu bilinmeyen birinin o konu hakkında söylediklerine neden itibar edelim ki değil mi? Ama dünya tam da bu yöne gitti. Film yorumlarından, kitap eleştirilerinden, internet ürün satışlarına kadar bir çok alanda ürün detayından ya da film künyesinden önce yorumlar okunur oldu. Ne kültürünü ne de düşünce sistemini hiç bilmediğimiz insanların yorumları kararlarımızda etkili olur oldu. Oluyor da, öyle...Buradan sonrasını bırakıyorum. Herhalde sosyologlar da inceliyordur daha konuyu.

Benim diyeceğim başka. Benim diyeceğim ; edebi bir eserin okunmaya değer olmasının nedeni konunun kendisi değil kesinlikle. Bu tespitimi de yazıya dökeyim ki bir daha tereddüt etmeyeyim dedim. Okunmaya değer olmasını bu noktada yazmaya değer olması ile eşleştiriyor gibiyim ama yazmaya değer olup olmadığı fikrinin - neden okunsun ki- fikrinden çıkmasından. Yoksa , yazmak safi okunmak ile ilgili değil. Çoğunluk öyle ama direkt değil bence. O çok başka bir konu.

Ana konumuza dönecek olursak; neden ben yolda-izde çeşit çeşit bekleme duraklarında Sait Faik'in ada vapuru ile İstanbul'a gelişlerini, meyhanelerde etrafı seyretmelerini, kahve köşelerinde not tutmalarını, mahallenin dedikodusunu yapmasını, öğlenlere kadar uyuyup akşam üstü gezmelerini kendi kendime gülümseyerek okuyorum mesela. Bana ne ! Hem olmuş bitmiş. Hem okuyorum hem de adaya gidip, belki tam da burada oturmuştu diye baktığı denizi görmeye çabalıyorum. Niye? Çünkü ben nerede olursa olsun okurken gülümseyebiliyorum. Çünkü, rutinin, sadeliğin, küçük hikayelerin hayatın ta kendisi olduğunu gözümün içine hiç acıtmadan soktuğu için. Bir de çok kıskanıyorum şahsını; az gelir, az harcama ,etrafa bakan ve de görebilen gözler, günün birazı gezinti birazı laf ebeliği, kalanı yazı yazmak...

Günlerce gözümün önündeydi Anna 'nın tren raylarında başının ne yönde durmuş olabileceği. Ruslara özgü bembeyaz teninden kıpkırmızı kanın ne yöne doğru aktığı. Gelen trene doğru bakarken gözlerindeki umutsuz ve kayıtsız bakış. Niye? Çünkü evli, üstelikte çocuk sahibi bir kadının genç bir subaya olan aşkını Leo Tolstoy sayfalarca anlatabildiği ve aradan geçen onca yıla rağmen hala görmüş gibi gözümün önüne getirebildiği için.

Anlatabilmek, kelimeleri seçebilmek böyle bir şey. Bazen, bazı cümlelere baktığımda, kırk yıl düşünsem ben o kelimeyi oraya koyamam gibi geliyor. Ne yazık yazmaya yeltenen ben için her zaman sorun olmuştur anlatabilmek. Ben ne kadar çok kelime bulursam bulayım yetmez gibi gelir bazen anlatmaya...

İşte, hikayeyi hikaye yapan ne olduğu değil, nasıl anlatıldığı. Hayatı hayat yapan her sabah aynı yerden doğan güneş değil, ona bakınca görebildiğimiz şey, hikayemizi hangi dilde yazarak ilerlediğimiz...

Devamı olacak...Dedim ya ne kadar yazsam eksikmiş gibi geliyor, ondan...

4 yorum:

  1. "o kelimeyi oraya koymak" kompozisyon insanı olmak
    zor...

    YanıtlaSil
  2. Ele kağıdı kalemi almaya yeltenince hep bize eşlik eden sorular işte. Fazla düşünmemeli en iyisi. Yazdıktan sonra düşünmeli okurlar mı, beğenirler mi diye. Yoksa hiç yazamayız.

    YanıtlaSil
  3. Neden mi okuyoruz? Kitaplar bir yana, bloglar için aslında oldukça belli. Teşirciyiz ve rontgenciyiz. en çok takip edilen bloglara bak hayatlarını sereserpe yazanlar takip ediliyor. Okunuyor mu bilmem ama kitap satışlarını da görünce demek ki okunuyor.

    Bu arada yaz gitsin ya gözünü seveyim. Bırak okuyacaklar elesinler. Kimin neden bloga ugradıgı bile kestirilemiyor. Geçen blogların birinde "viking büyü küresi" gibi bir arama üzerinden sayfaları gezmişler :).

    YanıtlaSil
  4. Hıh dimi Özgür Ceren, "kompozisyon insanı olmak"... Lisedemiyd, ortaokuldamı kompozisyon dersimiz vardı dimi. Bak o zaman daha güzel yazıyordum sanki :-)

    Teşekkür ederim Evren. Sesini duymak güzel.

    Gülümsettin beni yaş tahta. Viking Büyü Küresi ha :-) Bunu arıyorlar yani...Blogların okunması konusunda haklısın ; sıralama şöyle sanırım . erotik>özelilişkiler>hayat>fikir/sanat>teknoloji.

    Sevgiler,

    YanıtlaSil