Temmuz 14, 2011

Öyle Böyle ...

M.Heidegger okuyacaklarımın arasında; "Dil varlığın evidir." , "İnsan dünyaya öylece bırakılmıştır" dediği için... Hume' da öyle "nedensellik" ilkesine karşı çıktığı için. Schopenhaur ' da var tabi ki sırada gelmiş geçmiş en iyi karamsar-yok sayıcı olduğu, "İnsanın hayatı yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.", dediği için...

Tüm gün beynimde dönenleri dinleseydi biri, dinlerken kaydetseydi bugün veya başka günlerde de, öyle çok yazı çıkardı ki. İnsanın aklından geçenleri kağıda dökmesinin zorluğu, düşünmek ve kelimeler arasındaki ilişki ile bağıntılı olmalı. Dilimiz düşüncemizdir diğer anlamıyla. Bir çiftçinin buğday başağının renklerine dair ne kadar bildiği kelime varsa o kadar da farklı bildiği başak rengi vardır, gibi. Bir çok konuda bu böyledir; ekonomistlerin istatistiklerle rakamlarla konuşması, doktorların hastalıklardan örnekler vermesi, magazin dünyasının popüler kelimelerle anlatabiliyor olması derdini, yeni aşıkların sevgi böceğine dönüşmesi şiirselleşmesi dilinin, aşktan yeni çıkanların ne kadar umutsuz kelime varsa edinmesi gibi gibi... Dili biraz düşüncesi ile ilgilidir insanın, dilindeki ferah kelimeler hem sizi ferahlatır hem kişinin yüreğinin ferah olduğunu hissettirir size. Düşünün en sevdiğiniz yazarı, hayal edin nasıl da kelimeleri ile eşdeğer tuttuğunuzu düşüncesini... Sizi alıp kendine çeken, diyardan diyara taşıyan kelimelerdir ve onları yazanın düşünme biçimidir...

Bunları düşünürken yazmakta bu kadar zorlanılmasının, zorlanmamın, düşünce sistemimdeki yetersizlikten mi kaynaklanıp kaynaklanmadığını düşünmeden edemiyorum... Düşündüklerinin kelimelerini neden bulamaz insan?

Okumayacağım ilk başta saydığım kitapları. Ömrümün yetmeyeceği bir oda-kütüphane dolusu kitabı okumam mümkün değil ki. Okudukça düşünce sistemime yerleştireceğim yeni yeni fikirleri düşünecek kadar yarınlarımda azalacağına göre günbegün, abesle iştigal değil de nedir onları okuyacağımı düşlemek... Okusam ne olacak ki, ne değişecek ki? Bilmek; yine söylüyorum, en büyük cezasıdır mutlu olmak isteyen insanın...

Otuzlu yaşların sonuna yaklaşmanın bir güzelliği mi yoksa insan bunu daha erken edinebilir miydi bilmiyorum, çok ta sanmıyorum, bu yaşlarda artık kendinizi birilerine anlatma ihtiyacınız ortadan kalkıyor. Bu biraz " ne anlatabilirim ki! bunca yılı nasıl anlayabilir ki! " üşengeçliğinden biraz da " neden anlatacağım ki ! " boşvermişliğinden... Birinin gözlerine bakıp sizi ne kadar farklı algıladığını görüp "bırak kalsın" demenin güzelliği yok mu! Madem enine boyuna düşünmeyi bilmiyor, madem bir insanı tanımanın bu kadar kolay olduğunu sanıyor "bırak öyle bilsin" demenin güzelliği... İnsan ki genelde yeni tanıdığı insanları acele bakışlarla süzmek, tetkik etmek, kaçamak sorularla ilk - ve tabi ki yanlış- kanaatleri edinmekte şaşılacak bir çabukluğa sahiptir...

İnsan bu yüzden dost edinemez olur artık bu yaşlarda. En az bir tane dostu var ise dünyanın en zengin arkadaş çevresine sahiptir zira .

Benim var çok şükür.

Bir soru sormuştu bana bir ara , soruyu hatırlamıyorum ama şöyle cevaplamıştım ben : " Sen ne yaparsan yap ben seni severim, sen birini öldürsen bile ben seni severim biliyorsun... Belki seni kendi ellerimle teslim ederim ama her gün kapına gelirim... Sen ne yaparsan yap dostumsundur benim, bunu hiç bir şey değiştiremez artık..."

Bu konuda fazla umursamaz olduğumu düşünüyorum bazen ; bazen birilerinin gözlerine bakıyorum susuyorum. O kadar yanlış anlıyor ki beni "bırak kalsın" diyorum içimden...

Bazen de bir anlatma telaşı alıyor ki beni... Sanki kimse beni dinlememiş, kimseye hiç bir şey söylememişim , ne kadar söylesem daha da çoğalıyor, ne kadar söylesem yine de asıl konuya gelmemişim, ne kadar söylesem en büyük sırrım hep orada duruyormuş gibi... Öylece...

Bu iki çelişkimi düşündüm bugün uzun uzun, yok, kısaca aslında; birinin gerçek olan olduğuna birinin hayal ettiğim olduğuna kanaat getirip konuyu kapattım artık...

Fakat bu ayrım farklı yaşam alanlarımda farklı olabiliyor ; duygu dünyam ile mesleki dünyam farklı örneğin.

Bu konuya ilham aldığım "şahsiyet" bugün tanıştığım bir firma sahibi aslında ; Önce, Eylül ayında tam onaltı yılımı dolduracağım çalıştığım kurum hakkında uzun uzadıya atıp tuttu, henüz kurumla bir iş ilişkisi olmamışken üstelik. Sonra, benim on altı yılımı verdiğim uzmanlık alanım konusunda; "yanlış anlamayın ama ben bu konuda biraz okudum, bir kaç işlemde yaptım ve Türkiye'de bu işi gerçekten bilen yok diye düşünüyorum, yurt dışında başka yapılıyor, burada başka yapılıyor teranesi..." Aynen bu cümle. Henüz benim karşısına oturduğumda görevimin ne olduğunu bilmeden, kurumda bu konuda kendi yaşının yarısı kadar vakit geçirmiş olabilme ihtimalimi hiç aklına getirmeden üstelik. Hiç sormadan, dinlemeden. Konu ben de değilim aslen, ben ki on saniyede bu işi benden daha iyi bilen ve yapan on isim sayarım, O ki hiç bir fikri olmadan "bu işi Türkiye'de bilen yok " diyebiliyor, rahatlıkla. Konu O'nun bu tavrı değil, benim şahsa karşı önceden olmadığım umarsızlığa sahip olmam konu...

Çok değil beş altı yıl önce belki düzeltmeye çalışırdım, kurum için değil kesinlikle, bilsin diye, öğrensin diye çabalardım... Oysa bugün gözlerine bakıp gülümsedim sadece...Hatta kitabını yazdım derdim o vakit olsa, öyle lafın gelişi değil, yazdım, var bu konuda kurum içi bir yayınım.

Yapma derdim, bu kadar ön yargıyla dolaşma yazıktır sana, dinle önce, bak insanlara derdim... Bunların hiç birini demedim, kurum adına söylenen bir kaç kelime ile kapattım konuyu. Ben de bu kanaatime konuşmanın başında varmadım elbette, bekledim, dinledim hepsini anlattıklarının, çok değil bu konuda biraz fikrim var diyenin bilebileceği bir kaç konu açtım, o bambaşka şeyler anlatırken yine gülümsedim ben...Yine konusunda - bence de - iyi bir uzman olan bir dost demiş ti;

"Öyle yoruldum ki insanlardan, insanların, adı benimle anılan konular hakkında bir taraftan atıp diğer taraftan tutmalarıyla yüzlerinin aldığı aptallığa gülecek halim bile yok..."

Var daha diyeceklerim bu; yargı-yaş-onlar-bunlar konusunda ama çok uzadı kanaatimce...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder