Mayıs 04, 2011

İstatistiki Bilgi...

İki " kitabım " vardır benim..."Saatleri Ayarlama Enstitüsü"  biri, "Yüzyıllık Yalnızlık" diğeri...
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ilk baskısını 1962 yılında yapmış bu eseri dili, kelimeleri, anlatım şekli her şeyden öte anlattıkları bakımından hala şahaserdir benim için...
İki uygarlık arasında bocalayan, toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını alaya alan eleştirel bir romandır. Yapıt çocukluğu II. Abdülhamit döneminde geçen, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde de yaşayan Hayri İrdal'ın anıları şeklinde kurgulanmıştır. Hikayeye çok dalmayacağım, hiç bir zaman edebi eleştiri yapabilecek kadar "olmadım" edebiyat konusunda... Hikayenin ana teması ; kahramanımız Hayri İrdal' ın  bir vesile ile Halit Ayarcı ile tanışması ve o dönemde bütün ülkede büyük bir ilgi uyandıracak ikisini de çok zengin edecek, bir holding haline ve çok çeşitli yerlerde şubeleri açılacak  " Saatleri Ayarlama Enstitüsü "nü kurmalarıdır... Roman da Hayri İrdal'ın anılarını yazmaya karar vermesi ile başlar.  Şöyle der Hayri İrdal : " ...behemehal yazılacakları derinleştirmeye, hulasa bir yazıdan ve bilhassa hatırat cinsinden bir yazıdan samimilik denen şeyin istediği bütün sıkı şartları göz önünde tutarak, hadiseleri zihnimde sıralamaya çalıştım. Çünkü ben Hayri İrdal, her şeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söylemedikten sonra neden yazı yazsın?... " Çocukluğu saatçi Nuri Efendinin yanında geçen Hayri İrdal saatler ve insanlar hakkında konuşmalarla büyür. Nuri Efendiye göre : " Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekan, insanla mevcuttur." Yine demiştir ki Nuri Efendi bir keresinde "Sabır insan oğlunun tek kalesidir..." 
Benim kitaba dair anlatacağım  başka bir şey ama şunu yazmadan edemiyorum , Tanpınar' ın mı , Hayri İrdal'ın mı desem ama bir kadın için böyle de yazabilmişlerdir kendileri : "... Ve ben içimden, dostlarının hem geç kalmalarına, hiç gelmemelerine, hem bir an evvel gelip beni neredeyse boğacak olan bu saadetten kurtarmalarına dua ediyordum. O gece ilk defa Selma Hanımefendinin sade üslup, sade zarafet, sade iyi  seçilmiş elbise, en latif duruş ve çıldırtıcı bir yığın gülüş olmadığını, ayrıca bir vücudu bulunduğunu, bu vücudun birinci sınıf bir kadın vücudu olduğunu, bu gemi ile dünyanın en güzel seyahatleri yapılabileceğini görmüştüm. Hiç bir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı, kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu... "

Saatleri Ayarlama Enstitüsü haliyle büyük bir kurumdu. Kurucularının ünü ülkeyi aşmış, yurt dışından gazeteciler tanışmak için geliyorlardı. Şirket merkezinde çok fazla çalışan yoktu, telefonlara bakan ve gerektiğinden Halit Ayarcının bazı raporlarını hazırlayan bile teyzesi idi mesela. Hayri İrdal bunu sorguladığında teyzem bu işi yapabilecek en iyi kişi gibi çeşitli lakırdılarla ikna etmişti zaten Halit Ayarcı onu...Bir keresinde teyzesinden şöyle bir şey  istemişti  Halit Ayarcı ; " Büyükçe bir kağıda yanyana çubuklar çizelim, her biri farklı uzunluklarda olsun, uzunlu kısalı. Her birini farklı renklere boyayalım lütfen.Aman ha hiç eğrilik olmasın, hepsi dümdüz olsun yana yana ama uzunlukları farklı." Ertesi sabah teyzesinin harikulade çubukların üzerine rakamlar altlarına tarihler koyarak, şimdi hatırlamadığım şirket içi bir istatistiki bilgi için kayıtlara geçmesini istemişti. Hayri İrdal nasıl olur dediğinde ise, " hiç merak etme çok az , hemde tahmin edemeyeceğin kadar az istatistiki bilgi sorgulanır"  Bir çoğu böyle çıkartılır, ayrıca kim hesaplayabilir ki en iyi bizden başka ! 
Bayıldığım ve bir o kadar inandığım bir kısımdır burası bu kitapta...Tüm bu istatistiki raporlamaların içinde olan biri olarak eminim ki rakamlar, tablolar bir şeyi anlatmaz, siz neyi anlatmak istiyorsanız onları öyle yaparsınız...Çabuk başarı elde edenler de işte o grafikleri kendi lehlerinde renklendirebilenlerdir...İstatistiki bilginin sapma payları vardır,  ortalamalar alınır, küsuratlar yuvarlanır ve geriye kalan gerçekten çok uzaktır...Tanpınar'ın buralar dahil kitapta yaptığı ironiler, küçük hikayeler büyük bir hayranlık uyandırıyor bende...
Yine kitaptan  ; 
Halit Ayarcı  ;  
- Size kendi hakikatinizi söyleyeyim. Artık dönemezsiniz. Çünkü hiç bir şeyden vazgeçemezsiniz. Bütün tenkidlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. Kızınız, oğlunuz için her zaman kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim...Hiç bir şeyden ayrılamazsınız, nasıl döneceksiniz ?
Hayri İrdal : 
- Dönmek istemiyorum, dedim, sadece biraz daha makul...
Tekrar güldü:
- Makul...Makul...diye başını salladı.  Hayır siz makulu aramıyorsunuz! O kadar budala değilsiniz. Aklın kendisi için işleyen bir cihaz olduğuna kaniyseniz o başka...Hayır sizin aradığınız başka bir şey .
- Ben doğruyu arıyorum. Yahut istiyorum, bir parçacık olsun...
- Doğru,  ya bütün olur, ya hiç olmaz... Dostum, sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma , bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.
Bir tekme ile bütün iç dünyamdan uzaklaşmıştım.
- O kadarını isteyen yok dedim.
- Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş, pazarlığa gelmez! Bu masada biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonunda kaybetmek üzere oynar! Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir. Fazilet pazarlık götürür mesele değildir...

Bir diğer konu değinmek istediğim; yukarıda gördüğünüz kitabın eski baskısının kapağı. Saat ve kitabın içeriğini bir parça anlatabiliyor. Modern ve eskinin buluşumu, insan ruhunun zincirlerini gibi. Bu yandaki ise yine dergah yayınlarının yeni baskısı; ne kadar da yaratıcı Tanrım siminin içinde satt geçen bir kiatbın kapağını saatle donatmak! Bir de kitabın İngilizce baskısına Penguen yayınevinin yaptığı baskıya bakın...




2 yorum:

  1. hayata inanmak lazım hayri bey hayata; siz, acemaşirana inanıyorsunuz...

    bu da benim favori cümlem. Ayrıca aselbanın geceden siyah saçları... diye devam eden öuhteşem bir benzetme anımsıyorum. neyse güzel bir yazıydı elinize sağlık

    YanıtlaSil